Akabe'den Şecereye Bir Yol Var

Sahip olmak değil, olmak…

“Sahib olmak” müşkülü, insanın varoluşu anlamlandırmasında çözmesi gereken en önemli problemlerdendir. Kimdir insan ve O’nun olan nedir? Neye sahiptir? Sahip olduklarını nerede harcamalı, nerede tüketmelidir? İnsanın serüveni gerçekten de çok trajiktir. Dünya bir yolculuktur, insan da yolcu. Bir de yola yani dünyaya, sırtında koruması ve taşıması gereken bir yükle, çuvalla gelmiştir insan. İçinde emanet vardır. Emanet-i kübra. İnsan mükellef bir varlıktır yani. Bu emanete gösterdiği ihtimam ve özen onu yüceltecektir. Oysa insan daha yolun başında çuvalı boşaltıverir ve içine başka başka şeyler doldurmaya başlar: Dünyanın süslerini. Yolun büyüsüne kapılır ve dünyalı olmak ister. Orada kalmak, oraya yerleşmek... Üstelik adımladığı yoldan ayaklarına ölümcül bir hastalık bulaşmıştır. Sonra bütün gövdesini sarmış ve onu yürüyemez hale getirmiştir. Yerleşik bir varlık yapmıştır onu, göçülüp gidilecek diyarlarda. Nedir bu hastalık? Sahip olmak müşkülü! Bütün hikâyesi budur insanın. Neye sahip olmak istiyorsa insan, yani talebi neyse ondan ibaret olacaktır. Ya yürüyecek ya duracaktır.

İnsanın zannı, hayali ve arzuları kendisine buralı olduğunu söyler durur hep. Maksadı unutturur. “Benim” kelimesini hayatının merkezinde görmesini sağlar. Dünya büyüler onu. İnsan öyle bir dalar ki gaflet uykusuna, gördüğü rüyaların derinliğinde kaybolur gider. Tıpkı devesine binmiş ve Leyla’nın köyüne ilerlemekte olan Mecnun gibi. Mecnun yolu izlerken uyuyakalır. Uyandığında bir bakar ki uzak ve başka bir köye gelmiştir. Leyla’nın köyü değildir burası. Peki neresidir? Bu köy Mecnun’un bineği olan devenin köyüdür. Çünkü devenin yavrusu o köydedir. Bineğinin yavrusuna olan iştiyak ve özlemi onu buraya getirmiştir. Demek ki kim uyanıksa yol onundur. Kim gaflette ise yoldan sapmış maksat da vuslat da uzaklarda kalmıştır.

Dünya bineğiyle seyahat eden ey yolcu! Sen mi bineğin sahibisin, yoksa o mu sana sahip? Maksadın sevgiliyse uyanık ol! Özlem kelimeleri, şiirleri dökülsün ağzından; şenlensin yolun.

Allah (c.c), uyuyanlara gönderdi elçilerini. Yolu anlattılar inceden inceye. Dar geçitlerden, vadilerden bahsettiler. Rehberlik teklif ettiler. ‘Dünyevî yüklerinizi bırakın, yola yol azığı ile çıkın, büyük bir sefere hazırlanın, yerleşik olmanın büyüsünden uyanın!’ dediler.

Bizler buralı değiliz, bizim durumumuz bir garibin ahvalidir. Yad ellerde kalmış bir gurbet kuşuyuz. Ay ışığında yuvasını kaybetmiş ve baykuş yuvalarını kendine vatan sanmış bir garip serçe gibiyiz. Dinlendiğimizi sandığımız yerde akacak kanımız. Ey can ellerinin ehli, fânî mekânı neylersin? Duymaz mısın içindeki can ağrısını? Elçi ‘Uyan!’ diyor sana. Ey insanoğlu!  Mesele “sahip olmak” değil “olmak” meselesidir. Sahip olduğunu sandığın neyin varsa ver, “olmak” al. Senin bütün varına talip bir müşteri var. Biliyor musun?  “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.”[1]

Anadolu insanının dediği gibi söyleyeyim: Var git bu yola. Yola düş. Yolu düşle. Yoldaşı bul. Yola çıkana artık komşu gerekmez, yoldaş gerekir! Önce refik, sonra tarik. Önce yoldaş, sonra yol. Yol ikinci sırada. Önce yoldaş bulma, rehber bulma, rehbere bağlanma var. Bey’at var.

Akabe Varsa Bey’at Var

Akabe sözlükte “sarp yol, dağdaki aşılması zor dik geçit” anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm, kendisine birçok nimetler verilmiş olan insanı bu sarp yokuşu tırmanmaya teşvik ediyor. Akabe’yi aşmaya çağırıyor. Ne var Akabe’de? Sahip olmak değil vermek var, olmak var. Köle âzad etmek, bir yetim veya yoksulu doyurmak; mümin, sabırlı ve haktan yana kimselerden olmak var. Kur’an, bu sarp ve dik yokuşu tırmanarak faziletler kazanma çabasını göstermediği için kınıyor insanı.[2] 

Sen yoldaş bul ve yola çık. Yokuşlar aş, geçitlerden geç ve zirveden izle âlemi. Hedefe varmak için tabii engelleri aşman ve nefsânî bağları koparman gerek. Tıpkı çocuğu sütten keser gibi zor bir süreç bu. Bütün sahip olduklarını, malını mülkünü, organlarını ve azalarını şerden çekip al. Nefsini kötü alışkanlıklardan, aklını vehim, hayal ve bulanık maksatlardan arındır. Kurtul bağlarından. Aş Akabe’leri. “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz”[3] zirvesine ulaş. Rehberinle buluş, bağlan ona. Çöz bütün sahte bağları ve kopması mümkün olmayan kulpa,[4] Allah’ın ipine[5] tutun.

Bu buluşmanın kutlu kelimeleri vardır. Yol, yola düşenler, rehber, akabe, onları saklayan gece ve bey’at. Zaman 621-622 yılları. Yer Mekke. Mevkii Akabe. Mescid-i Harâm’a yaklaşık 3 km. Âlemlerin Efendisi (s.a.s) bir akabenin, aşılacak bir yokuşun rehberi. Medineli müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s) ile sözleşiyorlar. Hakikat yolcuları, rehberleri ile buluşuyor. Efendimiz 620 yılında Hac için yola çıkan Medineli altı kişi ile karşılaşıyor ve onlara İslâm’ı tebliğ ediyor. İslam’ın ateşlediği bu yürekler, Medine’ye döndüklerinde Hazrec ve Evs kabilelerinden Medineli akrabalarının yüreklerini tutuşturuyorlar bu defa. Bağlanıyor yürekler Rasûl’ün (s.a.s) iradesine.  

Ertesi yıl (621) 12 kişi Mekke’ye gelip Akabe’de Hz. Peygamber’le yeniden buluşuyorlar. “Hiçbir şeyi Allah’a eş koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, birbirlerine iftira etmeyeceklerine, emirlerine uyacaklarına” dair Hz. Peygamber’e (s.a.s) söz veriyor ve ona bey’at ediyorlar. Eller bağlılık için birleşiyor. Yürekler Hakk’ın iradesine, ilahî ilkeye boyun eğiyor. Bu sefer bir çığ gibiler. Gittikçe büyüyor gürbüzleşiyorlar. İmanın lezzeti, harareti artıyor.

Nübüvvetin on üçüncü senesi (622) 70 küsür kişilik bir grupla gizlice yine Akabe’de Hz. Peygamber’le (s.a.s) buluşuyorlar. Efendimizin yanında sadece amcası Hz. Abbas (ra) var. Hz. Abbas (ra) bir konuşma yaparak Efendimiz (s.a.s)’i koruduklarını ve ölene dek koruyacaklarını, buna rağmen Rasûlullah’ın (s.a.s) Medine’ye hicret etme arzusunda bulunduğunu ifade ediyor. Hz. Muhammed’i (s.a.s) beraberlerinde Medine’ye götürdüklerinde nasıl zorluk ve meşakkatlerle karşılaşacaklarını onlara anlatıyor. Çünkü bağlanma bedel istiyor. Başta bireysel bir bedel. Aklını ve nefsini hevanın bağlarından çözmeyi. Sonra toplumsal bedel. Yani tarih ve toplumun kodlarından, inanç ve yönelişlerinden radikal bir kopuşu.

Hz. Abbas (ra) Medineli müslümanlara bu zorluklara katlanamayacaklarsa bu işten şimdiden vazgeçmeleri gerektiğini iyice anlatıyor. Yola düşmeden önce düşünmeliler. Efendimiz (s.a.s) ise Medineli müslümanları hicret ettiği takdirde kendisini canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına, rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da ona itaat edeceklerine, bollukta da darlıkta da gerekli malî yardımları yapacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına ant içip bey’at etmeye davet ediyor. Ensar soruyor: “Bey’at eder ve buna sadık kalırsak bize ne var?” Cevap: “Cennet var.”  Ensar hep bir ağızdan “Bu ne güzel alışveriştir.” diyorlar. Orada bulunan Medinelilerin hepsi bu şartlarla Rasûl’e (s.a.s) bey’at ediyorlar.[6]

İradeler, akıllar, kalpler ve ruhlar müttehit, gece serin… Bakışlar Rasûl’e doyamıyor, O Meliku’l-Cemâl’e. Akabe hakikate yol veriyor.

Bey’at: Ellerin, İlkelerin, İradelerin Birleşmesi

Bey‘at kelimesi “satmak; satın almak” mânasındaki bey‘ masdarından türüyor. Istılahî anlamda ise bey‘at, alış-veriş fiili ile aynı kökten gelen bir kelime olarak karşılıklı anlaşmak ve yapılan anlaşmaya bağlı kalmak anlamlarına geliyor.[7] Siyasî bir kavram olarak bey‘at, seçilen devlet başkanına itaat etmeye söz vermek, bu konuda irâde beyân etmek anlamında kullanılıyor.[8]

Bu kelime, Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesinden itibaren siyasî bir mahiyet kazanmış, bir devlet başkanını seçme yahut seçilmiş veya bu makama herhangi bir yolla gelmiş devlet başkanına bağlılık sunma anlamında kullanılmaya başlanmıştır.[9] Bey‘at, kelime olarak malın malla değişimi anlamında; hakların değiştirilmesi söz konusu olduğunda “andlaşma” manasına da kullanılmış. İslam siyaset geleneğinde yönetim akdi de, akidlerin bu genel şeklinden ayrı olmadığından bu akde, alım-satım akdine kıyasla “bey‘at” denilmiş. Alışverişteki şeklî durum bey‘atte de geçekleştiği için bu kelime kullanılmıştır. Nitekim emîre ve veliahde bey‘at ettiklerinde taraflar, akdin pekiştirilmesi için tokalaşırlardı. Bu, alıcı ve satıcının yaptığına benzediğinden, devlet başkanına verilen yönetim akdi de bey‘at olarak adlandırılmıştır.

İkinci bir toplu bey’atleşme var Rasûl’ün (s.a.s) mümtaz siretinde. Bu bey‘atı Kur’ân-ı Kerîm, “Allah'ın eli, onların elleri üstündedir.”[10] şeklinde anlatıyor. Nitekim Mekke’nin fethinden iki yıl önce (628) Hz. Peygamber (s.a.s) gördüğü bir rüya üzerine[11] ashabıyla birlikte umre yapmak için Medine’den Mekke’ye hareket edip, Hudeybiye Kuyusu yanında konaklıyor. Bunu haber alan Mekkeli müşrikler müslümanların şehre girmesine engel oluyorlar ve Efendimizin onlara elçi olarak gönderdiği Hz. Osman’ı göz hapsine alıyorlar. Mekke’deki bu gelişmenin Hz. Peygamber’e ve müslümanlara Hz. Osman’ın öldürüldüğü şeklinde ulaşması üzerine Hz. Peygamber müşriklerle savaşmadan oradan ayrılmayacaklarına dair ashabından bir bey’at almaya karar veriyor. Orada, Hudeybiye’deki ikameti sırasında gölgelendiği “semure” denilen bir çeşit çöl ağacının altında ashabından, “ölüm üzerine”[12] veya “savaştan kaçmamak üzere”[13] bey’at alıyor. Hatta Hz. Peygamber kendi sağ elini orada olmayan Hz. Osman’ın eli kabul ederek sol eliyle onun yerine bey’at yapıyor.[14] Kur’an bu bey’atte birleşen elleri Hakk’ın da teyid ettiğine işaret ediyor. Yolun Rehberi Hakk’ın elçisi. Onun iradesi Hakk’ın rızasına müstenid. “Ey Muhammed! Şüphesiz ki sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmiş olurlar; Allah’ın eli onların elleri üstündedir...”[15] “Ey Muhammed! And olsun ki Allah seninle ağaç altında bey’at ederlerken müminlerden râzı olmuştur...”[16] Bundan dolayı bu bey’ata “Bey‘atü’r-rıdvân” (rıdvân [râzı olma] biatı) veya “Bey‘atü’ş-şecere” (ağaç altındaki biat); bey’at eden sahâbîlere “Ashâbü’ş-şecere” (ağaç altında Hz. Peygamber’e biat edenler); gölgesinde bu bey’atın yapıldığı ağaca da “Şeceretü’r-rıdvân” deniliyor.

Bu bey’at ya da karşılıklı yapılan anlamında mübâya‘anın hakikati ezelde Allah’a verilen söze riayet etmektir. Hakkı ve ilkeyi temsil eden iradeye teslim olmaktır. Ayetin işaretiyle ellerin birleşmesi Hakk ile bey‘atleşmek olarak değerlendirilmiş ve ellerin birleşmesi en genel anlamda iradelerin Hakk’ın iradesi ile irtibat kurmasına ve ona intisaba işaret etmiştir. Ellerin sıkışması, bağlanması, birlikteliğin sağlamlığına ve kuvvete alamettir.

Öte yandan el, fiil ve icrayı temsil eden bir organdır. Ellerin birleşmesi ile bu anlamda insan bütün fiillerin Rasûl’e (s.a.s) ve onun temsil ettiği Hakk’ın iradesine bağlandığını vurguluyor. Zaten insanı insan yapan ve diğer varlıklardan ayıran nutuk kuvveti değil midir? İnsan düşünen ve konuşan bir varlık. Bu sebepledir ki insandan sadır olan en yüce fiil aslında konuşmaktır. Konuşmanın da öyle bir tarzı, türü vardır ki insanî fiilleri kendinde toplar ve bu doğrultuda insanın bütün organlarını bir yönde hareket etmeye cebreder. Bu konuşma türü, söz vermektir. Aslında insanın kemali söz vermesi ve sözünde durmasıyla belirginleşmez mi?

Belki de insanın tanımı, “İnsan söz veren bir varlıktır.” şeklinde olmalıdır. Bey’at bu anlamda insanî fiillerin tamamını hak sözü merkeze alarak yeniden düzenlemeyi ifade eder. Bey’at öyle bir bağlılık akdidir ki irade, seçme, belirleme ve ilkeden dönülmediği müddetçe bağlılık gösterme anlamlarını taşır. Bey’at; iradeyi, Hakk’ı ve ilkeyi temsil edene devrederek bey’atın diğer tarafıyla ilke ve hukuka riayet etmek suretiyle bunun karşılığını ödemek üzere anlaşmaktır.

Hz. Peygamber’in (s.a.s) İslâmiyet’i kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde bey’at aldığı bilinmektedir. Bu bey’atin Hz. Peygamber (s.a.s) ve dört halife zamanındaki uygulaması genellikle el sıkışma şeklinde olmakla birlikte Resûlullah’ın başka şekillerde bey’at aldığı da vâkidir. Nitekim cüzzamlı bir müslümandan sözlü olarak biat aldığı,[17] kadınlardan bey’at alırken de bir bez üzerinden musafaha yaptığı veya bir kap suya birlikte ellerini soktukları bilinmektedir.[18] Bey’atta önemli olan seçim veya bağlılık iradesinin belirtilmesidir. Bey’at muhakkak bazı şartlar ileri sürülerek gerçekleştirilmiştir. Nitekim şu ayet bey’atteki bağlılığın gerçekleştiği ilkeye işaret eder:

“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnatta bulunmamak ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana be’yat etmek üzere geldikleri zaman, onları kabul et; onlara Allah'tan bağışlanma dile; doğrusu Allah, bağışlayandır, acıyandır.”[19]

Sonuç olarak demek ki önce yoldaş, sonra yol. Ardından yokuşlarda, geçitlerde, akabelerde kutlu rehberle buluşma ve eline el, gönlüne gönül verme, iradesine irade teslim etme var. Yola revan olduktan sonra ise akitler yenileniyor bir bir, vadiler aşılıyor. Ve kutlu seferde bir şecere, semure ağacı. Bir yolcunun dünyadaki hali geliyor insanın aklına. Bir ağacın altında gölgelenmek ve oradan kalkıp gitmek gibi.

Ne büyük bahtiyarlıktır, bir gölgelenme anında Rabbin hoşnutluğunu kazanmak. Rasûl’de tecelli eden hakikate kurban olma, adanma iradesi göstermek. O kutlu beyan, dilleri döndüren izzet, ölümü korkutan bağ: Bey’at. El sıkışılıyor, Allah’ın eli onların elleri üstünde. Ve ayaklar, eller, diller, kalpler, akıllar, ruhlar üzerine doğuyor Rıdvan güneşi. Hoşnutluk ağacının dalları şahid buna, gök şahid, güneş şahid, gölge şahid. Akabe’den Şecere’ye bir yol var.

“Ey huzur içinde olan nefis!, O senden, sen de O'ndan razı olarak Rabbine dön! Ey can! İyi kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”[20]

 “Müminlerden öyle erler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler.”[21]

 



[1] et-Tevbe, 9/111.

[2] bk. el-Beled 90/11-14.

[3] el-Fâtiha 1/5.

[4] el-Bakara, 2/256; Lokman, 31/22.

[5] Âl-i İmran, 3/103.

[6] bk. İbn Hişâm, es-Sîre, II, 428-467; İbn Sa‘d, et-Tabakāt, I, 217-223; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 95-100;

[7] Süleyman ed-Demîci, İslâm’da Devlet Başkanlığı, çev.: İbrahim Cücük, İstanbul: Ravza Yayınları, 1996, s. 190.

[8] Abdülkerim el-Hatîb, el-Hilâfetu ve’l-İmâme, Beyrut: Dârü’l-Ma’rife, 1975, s. 280; Muhammed Hamidullah, İslâm Anayasa Hukuku, haz.: Vecdi Akyüz, İstanbul: Beyan yay. 1995, s. 170; Corci Zeydan, İslâm Medeniyeti Târihi, I-IV, çev.: Zeki Meğamiz, İstanbul: Üçdal Neşriyat, 1972-1976, I, s. 165; Huriye Tevfik Mücâhit, Fârâbî’den Abduh’a Siyasî Düşünce, çev.: Vecdi Akyüz, İstanbul: İz yay. , 1995, s. 61; Vecdi Akyüz, Kur’ân’da Siyasî Kavramlar, İstanbul: Kitabevi yay., 1988, 203.

[9] bkz. Cengiz Kallek, “Biat”, DİA, VI, s.120-124.

[10] el-Feth: 48/10.

[11] bk. el-Feth 48/27.

[12] Buhârî, “Megāzî”, 35

[13] Buhârî, “Cihâd”, 110; Müslim, “İmâre”, 67.

[14] Tirmizî, “Menâkıb”, 18.

[15] el-Feth: 48/10.

[16] el-Feth: 48/18.

[17] Müslim, “Selâm”, 126; İbn Mâce, “Tıb”, 44.

[18] Kurtubî, Tefsîr, XVIII, 71.

[19] el-Mumtehine, 60/12.

[20] el-Fecr, 27/30.

[21] et-Ahzab, 33/23.

Yazar: