Hz. Mûsâ – V: KÂRÛN

 

Hz.Mûsâ'nın uyarması istenilen insanlardan birisi de akrabalarından olduğu rivayet edilen Kârûn’ dur.[1]

 “Andolsun ki biz Mûsâ’yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik.”(Mü'min 40/23-24)

Mûsâ'nın mücadelesinde olumsuz bir karakter ve kötü bir tavır sahibi olan Kârûn; İsrailoğullarından olmasına rağmen Firavun ve Haman ile birlikte hareket etmiş, Allah’ın Peygamberine iftira etmekten de çekinmemiştir: "Onlar Mûsâ'ya:" Bu düpedüz bir büyücüdür" dediler.”(Mü'min 40/24) 

Kârûn, Mısır'da Firavun tarafından İsrailoğullarının başına atanmış, bu sayede aşırı zenginliğe kavuşmuştur. Aynı zamanda da zalim birisidir. O, bu atanmışlıktan dolayı kavminin Firavun karşısında itibar kazandığını söyleyen adi bir işbirlikçidir. İsrailoğullarına yapılan zulümde onun parmağının da olduğu açıktır. Mısır'dan çıkışta Firavun ile kalmak yerine istikbalini İsrailoğullarında gördüğü için onlarla beraber hareket etmiştir. Tek derdi elde ettiği itibarı ve imtiyazı kaybetmemektir. Bu davranışının kendisine güç vereceğine inanmıştır. Zira o kendini aşırı beğenen, güce tapan müstekbir karakterli birisidir.

Kârûn' un konumu; Mekke döneminde Ebu Leheb’i, Medine döneminde ise münafıkların reisi Abdullah b. Ubeyy' i andırır. O, gücün hâkimiyetine inandığı için toplumun ilgisini sürekli olarak gösterişe ve servete çekmeye özen göstermiştir. Bu sebeple çok gösterişli elbiseler içinde, adamlarıyla ve hazineleriyle halkın üzerinde etkili olmak istemiştir. Servetinin çokluğuyla övünmesine karşılık Allah'ın emirlerini hatırlatan Mûsâ' ya kendi kazandığı malından hiç kimseye bir şey vermeyeceğini ifade etmiştir.

Kârûn, malıyla güçlü olduğunu düşünüyor, bununla şımarıyordu. Kendini Hz. Mûsâ’dan üstün görüyordu. Bu husus Kur'ân-ı Kerim' de şöyle açıklanır: "Şüphesiz Kârûn, Mûsâ'nın kavmindendi. Ama onlara haksızlık ediyordu. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını taşımak bile güçlü kuvvetli bir topluluğa zor geliyordu. Kavmi ona şöyle demişti: "Şımarma, çünkü Allah şımaranları sevmez. Allah'ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak.  Dünyadan da nasibini unutma. Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sende insanlara öylece ihsanda bulun...” (Kasas 28/ 76-77) İnsanların onu uyarmasına rağmen, o infakta bulunmak yerine servetiyle gururlanıyor ve halkı etkilemek istiyordu.

Kârûn’un, İsrailoğulları üzerindeki nüfuzunu arttırmak için yaptığı gösterişler insanları etkilemeye başladı.  Nitekim dünya hayatında gözü olan bazı kimseler:"Keşke Kârûn' a verilenin bir benzeri de bize verilseydi; çünkü o büyük bir servete sahiptir" dediler.” (Kasas 28/79) Servetiyle insanları etkileyip kontrolüne almak isteyen Kârûn, kendi düşüncesinde bir düzen kurmanın peşindeydi. Buna karşılık Hz. Mûsâ ile Harun ise İsrailoğullarını Allah’ın emirlerine itaate çağırıyor, onların İlahi yasalar, kanunlar ve emirler çerçevesinde hareket eden samimi kullar olmalarını istiyorlardı.

Servetini tamamen kendi ilmi sayesinde kazandığını söyleyen Kârûn, gurur ve kibriyle insanlar arasında fesadı yayarak arzularına ulaşmaya çalışıyordu. Gücün kendisinde olduğunu, bunun için de insanların onun kanaatlerine göre hareket etmesi gerektiğini düşünüyordu.

 “Ben bu servete yalnız kendi bilgim sayesinde kavuştum” O, kendisinden önce daha güçlü ve daha varlıklı nice nesilleri Allah'ın helâk ettiğini bilmiyor muydu?(Kasas 28/78)

Kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kârûn'un yaptığı gösterilerden etkilenip ona meyledenlere hakikati hatırlattılar. Hakikatin gücüne onları davet ederek şöyle dediler: "Yazıklar olsun size! İman edip, salih amel işleyenler için Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşur.”(Kasas 28/80)“İşte ahiret yurdu! Biz onu, yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara nasip ederiz. En güzel sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.”(Kasas 28/83)  

Kârûn’un kibri ve bencil tavırları, kendisine yapılan nasihatlere kulak asmayan fesatçı tutumu onun sonunu hazırladı: “Sonunda Biz, Kârûn’u da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’ tan başka ona yardım edecek ne adamları kaldı; ne de o kendini kurtaracak durumdaydı.”(Kasas 28/81)

Dün onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında:“Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Demek ki gerçekten küfre sapanlar iflah olmaz!”(Kasas 28/82) demeye başladılar. 

         Kârûn’un böyle cezalandırılmasının sebebi, yeryüzünde büyüklük taslaması, tuzak kurması ve fesat çıkarmaya çalışmasıydı. İlahi sünnetin böyle gerçekleşeceği bir hadis-i kudside ifade edilmiş; Allahu Teâlâ yücelik, kudret ve büyüklüğün, tıpkı bir elbise gibi kendisini sarıp kuşattığını belirtmiş, bu özellikler kendisinde varmış gibi davranan kimseleri mutlaka cezalandıracağını haber vermiştir. (Müslim, Birr 136; Ebu Davud, Libas 26)Yine bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz, Kârûn’ un ismini vermeden onun yere batırılışını şöyle ifade eder: “Bir adam elbisesini yerde sürüklerken birden yere batırıldı. İşte o, kıyamet gününe kadar yere gömülmeye devam edecektir”[2]

Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Ancak azabımızdan kaçıp kurtulamadılar.”(Ankebut 29/39)

“Çünkü yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları planlıyorlardı. Fakat kötü tuzak ancak sahibinin ayağına dolanır. Onlar daha öncekiler için geçerli olan ilahi kanundan başka bir şey mi bekliyorlar? Oysa Allah’ın kanununda asla bir değişiklik olamaz. Allah’ın kanununda hiçbir sapma da göremezsin.”(Fatır 35/43)

 

KARYE’ YE GİRMELERİ

Vaad edilen Arz-ı Mukaddes’e girmekle “Karye” ye girmenin aynı şey olup olmadığı konusunda şöyle düşünülebilir: Karye Arz-ı Mukaddes sınırları içinde bir yer olup buranın Kudüs olmadığı söylenmiştir. Oraya nasıl girilmesi gerektiği ise şöyle ifade edilir: “Hani bir zamanlarda şöyle demiştik: “Şu şehre girin. Orada dilediğiniz yerden bol bol yiyin, şehrin kapısından eğilerek ve Allah’ a şükrederek girin; bir de “Dileğimiz isyanımızın affıdır” deyin ki, Biz de günahlarınızı bağışlayalım. İyilik yapanların mükâfatını fazlasıyla vereceğiz.” (Bakara 2/58)

İsrailoğulları karye’ye girerken açıkça belirtilmesine rağmen “Hıtta” (Affet bizi ya Rabbi!) yerine “Hınta” (bize buğday ver) demişler (Buhari, Tefsir, Araf 5) secde etmek yerine de kıç üstü sürünerek girmişlerdir. Böyle bir durumda bile verilen emirle alay etmek istemişlerdir. Bunları Kur’ân-ı Kerim :“Kendilerine zulmetmiş olan kimseler…”(Bakara 2/59) olarak tarif eder. Bu şehre girişin Hz. Mûsâ’nın son dönemlerinde gerçekleştiği söylenmekle birlikte, Mısır’dan çıkıştan hemen sonra da gerçekleştiğine dair rivayetler vardır. Buraya giren İsrailoğulları sefahate dalmış, azgınlık yapmışlar, daha sonra da bir hastalıkla cezalandırılmışlardır.

 Karyenin “Eriha” olduğunu iddia edenler olduğu gibi[3] bu şehrin tam karşısındaki başka bir şehir olduğunu söyleyenler de vardır.[4]Sonuç olarak burası vaad edilen Kudüs olmayıp o bölgedeki bir başka şehirdir. Allah her şeyin en doğrusunu bilendir.

 

NİÇİN BANA EZİYET EDİYORSUNUZ?

İsrailoğulları öylesine garip davranışlar ortaya koydular ki onların bu tavırlarını anlamak mümkün değildir. Kendilerine verilen bunca nimet karşısında “Ancak bu kadar nankör olunur” dedirtiyorlardı. Onlar kitaba sımsıkı sarılarak, onun emirlerine uyacaklarına söz vermişler, fakat pek azı hariç (Bakara 2/83) itaat etmemişlerdi. Kendilerine verilen “Sımsıkı sarılın ve dinleyin” emrine,“işittik ve isyan ettik” diye karşılık veriyorlardı. (Bakara 2/93) Bütün bu kaba ve çirkin tavırları yüzünden kalplerine buzağı sevgisi iyice sinmişti. (Bakara 2/93)

Hz. Mûsâ (as) onları, her defasında ısrar ve inatla hakka çağırıyordu. İçlerine sinmiş buzağı sevgisini ortadan kaldırmak ve bir cinayetle başlayan tartışmayı kesmek için bir ineğin boğazlanmasını emredince; İsrailoğulları ineğin rengini, yaşını soruyor, emredileni yapmamak için adeta çırpınıyorlardı. Onların bu ciddiyetsiz tavrı,Mûsâ (as)’ı üzüyor ve incitiyordu. O kavmine karşı üzüntüsünü şöyle dile getiriyordu:

“Ey Kavmim! Allah’ın sizlere gönderdiği bir peygamber olduğumu bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?” Onlar doğru yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırmıştı. Allah, doğru yoldan çıkan bir kavmi asla hidayete erdirmez.” (Saf 61/5)

Allah, İsrailoğullarının bu durumunu örnek vererek, biz Müslümanları, Yahudiler gibi olmaktan men etmektedir:“Ey iman edenler! Mûsâ’ ya eziyet edenler gibi olmayın. Allah, Mûsâ’yı onların iftiralarından temize çıkarmıştır. Mûsâ, Allah nezdinde değerli bir kul idi.”(Ahzab 33/69)

Peygamberimiz Yahudilerin Hz. Mûsâ'ya yaptıkları bir zulmü şöyle anlatır: Hz. Mûsâ (as), her tarafını örterek giyinirdi. İsrailoğulları böyle giyinmesini bahane ederek bir kusuru olduğunu yaymaya başladılar. Abraş hastalığı sebebiyle böyle giyindiğini söylediler. Bunu işiten Mûsâ (as) çok üzüldü. Bir gün yıkanırken elbisesini üzerine koyduğu taş, yürümeye başladı. Hz. Mûsâ da elbisesini almak için hamle yaptıkça taş uzaklaştı. Ta ki İsrailoğulları onu gördüler. Vücudunun kusursuzluğuna şahit oldular.[5] Onların bu iftiraları da böylece son bulmuş oldu.

Sevgili Peygamberimiz de pek çok sıkıntıya maruz kalmış ve Hz. Mûsâ gibi sabretmişti. Huneyn günü ganimetlerin taksimi sırasında bir şahıs bu taksimin adaletli olmadığını, haksızlık yapıldığını ve dağıtımda Allah rızasının gözetilmediğini söylemiş ve Efendimizi adil olmamakla suçlamıştı. Bunu duyan Allah’ın Rasûlü çok üzüldü ve şöyle dedi: “Allah’ın rahmeti Mûsâ’nın üzerine olsun! Şüphesiz o bundan daha fazla eziyet görmüş ve sabretmişti.”[6]

İsrailoğulları Hz. Mûsâ’yı kardeşini öldürmekle suçlamış, Kârûn’un kiraladığı bir kadın ona zina isnadında bulunmuş, Allah’ın Peygamberi savaş öncesi kavmi tarafından terkedilmiştir.Yahudiler Allah’ı açıkça görmedikçe inanmayacaklarını belirtmiş, kendilerine verilen nimetlere nankörlük etmiş, buzağıya tapmış ve daha pek çok isyanlarıyla  Mûsâ aleyhisselamı  üzmüş ve incitmişlerdi.

 

 

 

MÛSÂ TİH’ TE HEDEFE ÇOK YAKIN

Mûsâ kavmiyle çok uğraşmış, onları hidayet üzere yaşayacakları bir hayata ve mutlu olacakları bir vatan toprağına kavuşturmak istemişti. Onları alemlerin Rabbinin vadettiği Arzı Mukaddes’ e götürüyordu.

Mısır’da başlayan, büyük badirelerin atlatıldığı bu hasret dolu uzun yolculuğun sonuna yaklaşıldı. Bu son noktada Mûsâ (as) onlara şöyle seslendi: “Ey kavmim! Allah’ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar kılmıştı ve (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini size vermişti.” (Maide 5/20)

Şu an sizler tarihi bir günde ve zaferin apaçık olduğu bir mekândasınız. “Ey Kavmim! Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı kutsal yere girin. Ardınıza dönmeyin. Yoksa kaybedenler olarak dönersiniz.”(Maide 5/21)

Böylesi açık ve net müjdelenen zafer vaadine karşılık, İsrailoğulları Allah’ın nebisi Mûsâ (as)’a itiraz ettiler: “Ey Mûsâ! Orada zorba bir millet vardır.Onlar oradan çıkıp gitmedikçe, biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer onlar oradan çıkarlarsa biz de oraya gireriz.”(Maide 5/22)

Allah’ın elçisinin tüm ısrarlarına rağmen, zafer müjdesine bile aldırmadan, İsrailoğulları peygamberlerine itaat etmediler, emrini dinlemediler. Ancak Allah’tan korkan, Allah’ın nimete erdirdiği iki yiğit adam:“Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü’minler iseniz, yalnızca Allah’a tevekkül edin.” (Maide 5/23)demişlerdi.

Onlar bu iki yiğidin sesine de kulak vermediler. “Allah’a güvenin” sözünü  ciddiye almadılar. İnatla: “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın! Biz burada oturacağız”(Maide 5/24) diye cevap verdiler. Sen ve Rabbin diyor, sen ve Rabbimiz demiyorlardı. Kişilikleri öylesine bozulmuştu ki, onlar için şunu söylemek hakikati itiraf olurdu:“Özgürlüğü kaybolmuş, güvenliği başkaları tarafından korunan kimselere zafer müjdesini peygamberler bile verse,onlar asla savaşamazlar. Çünkü onlar, kendilerini şöyle görüyorlardı: “Zor işler karşısında aciz bir kul, nimet ve ikram karşısında üstün bir kavim.”

Mûsâ (as), bu kavme yıllarca liderlik yapmış, düşmanlarına karşı onları korumuş ve en sıkıntılı günlerinde yanlarında yer almıştı. Allah’ın emirlerini ve kitabını getirmiş, dünyalarının mamur olması ve kendilerinin mutluluğu için çok çabalamıştı. Ahiretleri de cennet olsun diye gayret göstermiş ve hayatında onlara asla yalan söylememişti. Zalimlerin böyle yüce bir peygambere reva gördükleri bu tavır bardağı taşıran son damla oldu.

 

“YA RABBİ! FASIK KAVİMLE ARAMI AYIR!”

“Ve Hz. Mûsâ ellerini kaldırdı: ‘Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Artık bizimle, bu fasık, yoldan çıkmış kavmin arasını ayır’ dedi.”(Maide 5/25) Bir toplum yapılmaması gerekenleri yaparak Rahmet elçilerini üzmüşlerdi. Bu durum İsrailoğullarını büyük bir sıkıntıya soktu. Kendilerine vatan olarak müjdelenen topraklar onlara haram kılındı. İlahi ikaz bunu şöyle ifade eder: “Onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme.” (Maide 5/26)

Hz. Mûsâ kavminin bu tutumuna bir anlam veremiyordu. Firavun’un zulmünden kavmini kurtarmıştı. Uzun ve meşakkatli olması beklenen bir yolculukta barınma, yiyecek ve giyecek sıkıntılarından hiçbirisini yaşamamışlar, çöllerde bulutlarla gölgelenerek sıcaklardan rahatsız olmamışlardı. Ve sona gelmişlerdi. Ama sonuç hiç de hoş değildi. İsrailoğulları isyanları ve itaatsizlikleriyle fasık bir toplum olup çıkmışlardı. Böylesi fasık bir toplum, misak ile bağlandıklarını bozmuşlar, yapılması gerekeni yapmamışlar, birleştirilmesi gerekeni ayırmışlar, güzel görüleni kötü, kötü olanı güzel görerek yeryüzünde fesat çıkarmışlardı. Artık Mûsâ (as)’ın onlarla bir alakası kalmamıştı.

Seksen yılı bulan bu mücadele, İsrailoğullarının fasıklığıyla sonuçlanmıştı. İki yiğidin dışında hiç kimse sözünü yerine getirmemişti. Bütün bunların hikmeti belki de Mûsâ’ya bir buluşmayla öğretilecekti.

 



[1]Begavi, Mealim, III, 454; Beydavi. Envar, IV, 580.

[2]Buhari, Libas, 2; AhmedİbnHanbel, III, 40.

[3]İbn Kesir, Tefsir, III, 67; Beğavi, Mealim, II, 20, 24;Taberi, Tefsir I, 299..

[4]Tefhimü’l- Kur’an c.1, s.68.

[5]Buhari, Enbiya, 28; Müslim, Fezail, 42.

[6]Buhari, Enbiya 28; Müslim, Fezail, 42.

Yazar: