Hz. Hûd Aleyhisselâm ve Âd Kavmi

Yüce Allah, Nûh aleyhisselâmın kavmini tûfan ile helâk etmiş; yeryüzünde bir tane bile müşrik kalmamıştı. Hz. Nûh ve beraberindeki mü’minler için yeryüzü bereketlendirilmiş, inşâ edilen tevhid toplumunda insanlar huzur ve refah içinde yaşamışlardı. Âd kavmiyle birlikte insanlık yeniden putperestlik bataklığına saplandı.

Âd Kavmi

Âd, en eski Arap kavimlerinden biri olup küçük-büyük bütün Arapların çok iyi bildiği bir topluluktur. Haklarında kulaktan kulağa dolaşan efsanelerin olduğu bu kavim, helak olup gitmiş; onlardan geriye adlarından başka hiçbir şey kalmamıştır. Arap şiirlerinde de çokça bahsedilen bu topluluk,  “Arab-ı Baîde” diye bilinen ilk Arap kabilesi olup,  Hz Nûh’un oğlu Sâm’ın soyundan gelmektedir.

  Kur’ân-ı Kerim’de Âd kavminin yaşadığı bölgenin ismi “Ahkâf” olarak geçmektedir. Bu kelime Arapça’da; “rüzgârların oluşturduğu hafif tümsek kum tepeleri” manasına gelir. O zamanlar Yemen ile Umman arasında yer alan bu bölgenin sınırı Irak’a kadar uzanıyordu.

  Bugün çok ince kumlarla kaplı olan bu bölge, enteresan bir özelliğe sahiptir. Atılan her cismi içine çekmekte ve hiçbir bedevî Arap o bölgeden geçmeye cesaret edememektedir.

  Âd kavminin yaşadığı dönemde bu bölgenin suları bol, bağlık bahçelik, geniş ve verimli topraklarla kaplı olduğu bilinmektedir.   Kral Şeddâd zamanında İrem isimli bir şehir kuran Âd kavmi, bu şehri cennete benzetmiş ve  cennetin  bu dünyada olduğunu iddia etmiştir. İrem, bağları ve yüksek binalarıyla meşhur olmuştur.  

Âd kavmine verilen nimetlerin, diğer kavimlere verilmediği Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilmiştir:

 “(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd’un kavmi) Âd’e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e, vadide kayaları oyan (Salih’in kavmi) Semûd’a ve güçlü saltanat sahibi Firavun’a neler yaptığını görmedin mi?”[1]

Âd’ın Kibri

Dünya hayatının hemen bütün nimetlerine sahip olan Âd kavmi, bu kuvvet ve iktidarları  sebebiyle mağrur olup şımarmıştı. Zalim kavim, yüksek tepelere, sonsuza kadar kalacaklarını düşündükleri köşkler ve yüksek binalar inşa ediyorlardı. Bunu da bir ihtiyaçtan dolayı değil, sırf gösteriş ve debdebe duygusuyla yapıyorlardı. Zevk ve safa içinde iyice azgınlaşan Âd kavmi insanlara da baskı kurmaya, zulmetmeye başlamıştı.[2]

 Maddi güç ve varlıklarını her şeyin üstünde gören Âd kavmi, yüce Kitabımızda şöyle anlatılır: “Âd kavmine gelince, onlar da “Bizden daha güçlü kim var?” diyerek yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmüyorlar mıydı? Onlar, ayetlerimizi bilerek inkar ediyorlardı.”[3]

Âd Kavminin Dînî Durumu

 İbn Kesîr, Âd kavminin Nûh aleyhisselâmın kavminden sonra putlara tapan ilk kavim olduğunu ifade eder. Yüce Allah şirk öncüsü bu topluma merhamet göstermiş ve Hz. Hûd’u onlara peygamber olarak göndermiştir.

Âd kavmi, Allah’ı inkâr etmiyor; O’nun kendilerine karışmasına ve peygamberler aracılığıyla hayata müdahale etmesine karşı çıkıyorlardı. Geleneği ve körü körüne atalarına tabi olmayı bağnazca kutsallaştıran zalim kavim, Allah’a kulluktan hoşlanmıyor,  Peygambere meydan okuyordu:

“Dediler ki: Yoksa sen bize sadece bir Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın taptığı ilahları bırakmamız için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit edip durduğun azabı getir bakalım.”[4]

Âd kavmi aslında dünyaya tapan, ahireti inkâr eden bir kavimdi:

Onlar, “Gerçek hayat şu dünyada yaşadığımız hayattır;  yaşarız, ölürüz. Bir daha da asla diriltilmeyiz.”[5] diyorlardı.

Hz. Hûd Aleyhisselâmın  Daveti

Hz. Hûd  kavmini Allah’a kul olmaya ve putlara tapmaktan vazgeçmeye davet etti.

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Onlara şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin ondan başka ilahınız yoktur. Hâlâ Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?’”[6] “Siz Allah’tan başkasını ilah sayarak O’na iftira edip duruyorsunuz.”[7]

Hz. Hûd aleyhisselâm kavmini ısrarla akıllarını kullanmaya çağırıyordu: “Ey kavmim! Peygamberlik görevime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım sadece beni yaratana aittir. Aklınızı başınıza almayacak mısınız”[8] Bu çağrıda, Allah’ın ahirette vereceği mükâfattan başka hiçbir menfaat gözetmeyen bir davetçinin samimiyeti ve körü körüne taklit yerine aklı kullanmaya daveti vardı.

 Hz. Hûd’un bu samimi çağrısında kavmi için iyilik dilemekten başka bir gaye güdülmemiştir.   Aslında her Peygamberin yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Ne var ki diğer kavimlerde olduğu gibi Âd kavminin ileri gelenleri de nefislerini ilahlaştırarak bu güzel davete karşı çıkmış, kendi iktidarlarının devamı için çalışmışlardır.

 Halkın Peygambere Karşı Kışkırtılması

 Âd kavminin ileri gelenleri, Hûd aleyhisselâmın davetinin halk tarafından kabul görmesinden çok korkuyorlardı.  Makam ve mevkilerini kullanarak çeşitli komplolar düzenlediler. Hz. Hûd’u hor ve hakir görüp küçümsediler; davasını alaya aldılar; O’nu beyinsizlik ve yalancılıkla suçladılar. Buna karşılık Hz. Hûd kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu ve ancak kavminin iyiliğini düşündüğünü, asla kötü bir düşüncesi olmadığını şöyle ifade etti:

“Kavminin önde gelen kafirleri O’na ‘Gerçekten de biz senin beyinsiz ve düşüncesiz olduğunu görüyor ve kesinlikle yalancının biri olduğunu düşünüyoruz’ dediler. O da onlara şu cevabı verdi: ‘Ey kavmim! Ben akılsız ve düşüncesiz biri değilim. Ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği  bir elçiyim. Rabbimin buyruklarını size iletiyorum. Ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.’” [9]

Âd kavminin zalim idarecileri, Hz. Hûd aleyhisselâma karşı çirkin bir karalama kampanyası başlattılar. O'nun  peygamber olamayacağını, çünkü  halkın içinden sıradan birisi olduğunu; ayrıca akıl ve mantık dışı şeyler söylediğini iddia ediyorlardı: 

“Bu da sizin gibi bir insan! Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Eğer sizin gibi bir beşere itaat edecek olursanız, şüphesiz siz kaybedersiniz. O size, ölüp toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, diriltilip kabirden çıkartılacağınızı mı söylüyor? Heyhât, heyhât! Size söylenen şey gerçek olmaktan ne kadar da uzak! Gerçek hayat, şu dünyada yaşadığımız hayattır; yaşarız, ölürüz, bir daha asla diriltilmeyiz. Bu adam sadece, Allah adına yalan uyduran biridir. Biz ona kesinlikle inanmayız!”[10]

 Zalim yöneticiler halk üzerinde baskı kuruyor,  onların iman etmesini engelliyorlardı. Ezilen halklar, baskı altında kaldıkları için doğruları kabulde zorlanırlar. Bunu çok iyi bilen zalimler, halkın uyanmaması için peygamberi akılsız ve yalancı olmakla suçladılar. Kendilerini adım adım helake götürecek eylemlerin girdabında debelenip durdular: Kibirlendiler, isyan ettiler. Azdıkça azdılar, haddi aştılar. Arzu ve isteklerini ilah edindiler. Elçileri ve getirdikleri ayetleri yalanladılar. İnatçı zorbalara uydular. Düşünmediler ve hayvanlar gibi oldular. Dünyaya daldılar, ahireti ve Rablerini inkâr edip, fitne ve fesat çıkardılar. Allah’ın azabını ciddiye almayıp, onun hemen gelmesini istediler.[11]

Âd kavmi kendilerini ebedi huzur ve mutluluğa götürecek olan ilahi daveti terk edip onlara hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan zavallı putların peşine takılmış ve böylece aşağıların aşağısına yuvarlanmıştı. Onların bu akılsız tutumlarına karşı Hz. Hûd aleyhisselâm Rabbine yönelerek: “Rabbim! Onların yalanlamasına karşı bana yardım et” diye dua etti. Allah da ona “Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!” buyurdu.[12] 

Âd Kavminin Helâki

“Her ümmetin bir ömrü vardır. Vadesi dolunca onu ne bir an geciktirebilir, ne de öne alabilirler.”[13] Toplumsal düzenlerin yeryüzündeki serüvenleri, insanların bireysel serüvenine çok benzer. Onlar da insanlar gibi doğar, büyür, gelişir, çöküşe geçer ve yeryüzünden silinirler. Bu bağlamda her insanın olduğu gibi, her toplumun da bir eceli vardır. Bu ecel geldiğinde onu durdurmak mümkün olmaz. Uyarıcının gelmesi ise son bir ikazdır. “Ecel yaklaştı” demektir. “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek, oranın refah içinde şımarmış ileri gelenleri şöyle dediler: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz.”[14] “Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, oranın zengin ve şımarık adamlarına buyruğumuzu göndeririz; ama onlar buna karşı gelerek ilahi cezayı hak ederler. Biz de orayı yerle bir ederiz.”[15] 

Dünyaya sarılmak ve nefsin isteklerini ilah edinmek, Allah’ın himayesinin kalkmasına sebep olur. Allah’ın ayetleri inkâr edilip, peygamber yalanlandığında, hevâ ve hevesler ilah edinildiğinde artık insanların gözleri hakikati görmez, kulakları duymaz, kalpleri anlayamaz. Doğru bir şey düşünemez hale gelen bu insanlar, şeytanı kendilerine rehber edinirler. Onun peşine takılarak doğru yoldan çıkar ve ahlaksız bir hayat yaşarlar. Ve bu, onların helâke gitmesi anlamına gelir.

Âd kavmi Allah’ın onlara verdiği nimetler sebebi ile kendilerini yeryüzünde ebedi zannederek, yüksek binalar ve muhteşem köşkler yapıyorlardı. Bunların bir gün yok olacağını akıllarının köşesinden bile geçirmiyorlardı. Bunun sonucunda ise halkı küçük görüyor, onlara gaddar ve zalimce davranıyorlardı. Hz. Hûd aleyhisselâm onları bu azgın ve nankör tavırlarından vazgeçmeye davet ediyordu: “(Onlara) ‘Siz her yüksek tepeye ihtiyaç için değil de eğlenmek için yüksek binalar mı yaparsınız? Sanki dünyada ebedi kalacakmış gibi sağlam saraylar mı edinirsiniz? Yakalayıp cezalandırdığınızda, merhametsiz zorbalar gibi mi cezalandırırsınız? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin! Bildiğiniz bunca nimetleri size ihsan eden Allah’tan korkun. O, size sürüler ve evlatlar verdi. Bahçeler ve pınarlar ihsan etti. Doğrusu sizin için büyük bir günün azabından korkarım.”[16] 

 Mekkelilerin yaptığı gibi peygamberlerini ciddiye almayan bu kavim, kibirlenerek Hz. Hûd aleyhisselâmla alay ettiler, cahilce O’na meydan okudular: “Öğüt versen de, vermesen de, bizim için fark etmez! Bizim bu yaptıklarımız, bizden öncekilerin yaptıklarıyla aynıdır. Bu yüzden azaba uğratılacak değiliz.” Böylece peygamberleri Hûd’u yalanladılar; Biz de onları helâk ettik. Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ama onların bir çoğu yine iman etmez. Şüphesiz yalnız senin Rabbin, karşı konulmaz bir kuvvet ve son derece merhamet sahibidir.” [17]

Âd kavmi konuştukça batıyor, adım adım helâke sürükleniyordu: “Şöyle dediler: “Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Senin sözüne bakarak ilahlarımızı bırakacak değiliz; sana da inanmayız.”[18] Rivayetlere göre Hz. Hûd aleyhisselâm, zalim kavme yeri gelince deliller ortaya koyuyor, yeri gelince akıl sahiplerine hitap ederek düşünmelerini sağlamaya çalışıyor, yerine göre de mucizeler gösteriyordu.[19] Fakat kibir ve önyargıyla akıl ve vicdanları körelmiş insanlar batıl yollarından bir türlü dönmüyorlardı.

Hz. Hûd aleyhisselâm cihâdını, kınayanın kınamasına, tehdit edenin tehdidine aldırmadan aralıksız sürdürüyordu. Zâlim kavmi dedi ki: “Yalnız şu kadarını söyleyelim ki, ilahlarımızdan biri seni fena halde çarpmış.” Hûd da şöyle dedi: “Sizin Allah’ı bırakıp da ilah diye taptıklarınızla bir ilgim bulunmadığına Allah’ı şahit tutarım, buna siz de şahit olun. Hepiniz el ele verip bana tuzak kurun ve yapabiliyorsanız bana hiç göz açtırmayın. Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Bütün canlıların kaderi Allah’ın elindedir. Elbette Rabbimin yolu dosdoğru yoldur. Eğer yine de yüz çevirirseniz, bilin ki ben görevimi yaptım ve size bildirmem gerekeni bildirdim. Rabbim sizin yerinize bir başka kavmi getirmek isterse getirir ve siz O’na kesinlikle zarar veremezsiniz. Elbette benim Rabbim her şeyi görüp gözetendir.”[20]

“(Hûd) şöyle dedi: Artık size Rabbinizden bir azap ve gazap inmesini hak ettiniz. Onlara tapılacağına dair Allah’ın bir delil indirmediği, adlarını sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden ibaret ilahlarınız hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Öyleyse o azabı bekleyin, sizinle beraber  ben de bekleyeceğim.”[21]

Âd kavmi, Hz. Hûd aleyhisselâmın hidayet çağrısına inatla direnmiş ve tehdit edildikleri azabı hafife alarak; “Ey Hûd şu bizi tehdit ettiğin azabı getir.” demişti.[22]  Yüce Allah, Hûd aleyhisselâma şöyle vahyetti. “(Onlara şöyle) de: “Bir an önce gelmesini istediğiniz azap benim elimde olsaydı, sizinle benim aramdaki iş çoktan bitirilmişti. Allah zalimleri en iyi bilendir.”[23] “(Hûd onlara): “Azabın ne zaman geleceğine dair bilgi Allah katındadır. Ben ancak size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz cahillik eden bir toplumsunuz” dedi”[24] 

Kurtuluşa çağıran davetçinin karşısına dikilip meydan okuyan ve azabın hemen gelmesini isteyen bu insanlar ne büyük bir cahillik sergilediklerinin daha sonra farkına vardılar mı acaba? Maalesef hayır! Farkına varsalardı, azab gelmeden önce, Yunus aleyhisselâmın kavmi gibi tövbeye sarılırlardı. Fakat kibir ve nefse tapınmanın eşlik ettiği koyu cehalet onları bundan alıkoyuyordu. Aslında cehalet, Peygamberlerin çağrısından yüz çeviren bütün kavimlerin ortak özelliğiydi. Nitekim; daha önce Nûh aleyhisselâm’a kavmi, “Yanındakileri kov” demişti. Nûh aleyhisselâm ise kavmine: “Ben sizin cahil bir toplum olduğunuzu görüyorum”[25] diye cevap vermişti. Hûd aleyhisselâm’dan sonra Lût aleyhisselâm da kavmine karşı aynı ifadeyi kullanmış: “Doğrusu siz pek cahil bir topluluksunuz!”[26] demişti.  Aynı şekilde, Hz. Musa’ya, İsrailoğulları: “Bize de onların ilahları gibi bir ilah yap!” dediğinde Musa aleyhisselâm: “Siz ne cahil bir milletsiniz!”[27] demişti. Böylece Hakkın dışında ancak batıl; İslâm’ın dışında da ancak cahiliye olduğu Peygamberlerin diliyle tescillenmiş oluyordu. Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun. Biz de bu gün, “Allah’ın hükümlerinden yüz çeviren günümüz Müslümanlarının ahireti bırakıp dünyaya meyletmesi ne cahilce bir tutumdur!” dersek çok yerinde bir söz söylemiş oluruz..

Hûd aleyhisselâm, Kavmini Tevbeye Çağırıyor

Hz. Hûd aleyhisselâm, kavmi için âdeta çırpınıyor;  onların tevbe etmesini şiddetle arzuluyordu: “Ey kavmim! Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin ve O’na tevbe edin de size gökten bol bol yağmur yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Günah işlemekte ısrar ederek davetimden yüz çevirmeyin.”[28]

İslâm’da tövbe sürekli yapılması gereken bir eylemdir. Çünkü insanoğlu tabiatı icabı devamlı hata yapmaya, günah işlemeye meyyaldir.  İnsanın Rabbine -Estağfirullah- “Allah’ım, beni bağışla” diyerek yalvarması manasına gelen “istiğfar”, tövbenin sürekliliğini sağlayan çok güzel bir zikirdir. Tabii ki istiğfarda arzulanan, gönlün dile eşlik etmesidir. İstiğfar sadece günahların bağışlanmasına değil, dünyevî birçok faydaya da sebep kılınmıştır. Bu konuda Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: 

“Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.” [29]

Her peygamber kavmi için rahmettir. Bizler için ise hem Sevgili Peygamberimiz (sas), hem de Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim rahmettir; yeter ki Allah’tan ümit kesmeyelim.

Âd kavmi, rahmet yağmurlarından hiçbir nasibi olmayan su geçirmez kaygan bir arazi gibiydi. Hz. Hûd aleyhisselâmın ısrarlı çağrılarına asla cevap vermedikleri gibi O’na karşı çıktılar. O’ndan kendisiyle tehdit ettiği azabı hemen getirmesini istediler. Bunun üzerine Yüce Allah o kavme belli bir süre kuraklık verdi.  Tarladaki ürünleri iyice azalmış, meralarda ot kalmadığından hayvanları cılız ve süt vermez olmuştu. Kuraklık dönemi, Âd kavmine tövbe etmeleri için verilen son bir fırsattı. Rahmeti sonsuz Yüce Rabbimiz, azabı çarçabuk isteyerek kendisine meydan okuyan bu cahil insanlara bile, kurtulmaları için son bir fırsat vermek istemişti. Fakat şeytanın ayarttığı, nefislerini ilâh edinmiş zalim insanların, yanlışlarından dönmeye hiç niyeti yoktu. Kibirleri, anlayışlarını köreltmiş, her şeyi maddi sebeplerle izah eden materyalist ve determinist zihinleri başlarına gelen kuraklıktan ibret almalarına mani olmuştu.

Ve Âd Yok Oldu…

 Âd kavminin gözleri semaya çevrilmişti. Ümit içinde gökyüzüne bakıyor, kuraklığı bitirecek bir bulut arıyorlardı. Acınacak haldeydiler. Fakat buna kendileri sebep olmuştu. Çünkü onlar alemlerin rabbi Allah’ı değil, putlarını tercih etmişler, başlarına gelen felaketlerle ıslah olmaları gerekirken daha da azgınlaşmışlardı.

 Kuraklığın bütün şiddetiyle devam ettiği, umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu bir gün, ufukta enlemesine yayılan kara bir bulut kümesi gördüler. “İşte yağmur bulutu, işte yağmur bulutu!” diye sevinçten dans etmeye başladılar. Hûd aleyhisselâmın ise göğe baktığında yüzü değişmiş, sevinmek yerine üzülmüştü. Zira O, Allah’ın izniyle kavminin görmediğini görüyor ve adım adım yaklaşan helâki hissediyordu. Son defa kavmine dönüp acı acı baktı ve : “İşte beklediğiniz azap!”  dedi.

“Azabın bir bulut şeklinde belirip de vadilerine yöneldiğini gördüklerinde, “Bu bize yağmur yağdıracak bir bulut” dediler. Hûd “Hayır” dedi. “O, bir an önce gelmesini istediğiniz şeydir; bir rüzgar ki, acı bir azap taşır. Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eder.” Nitekim öyle bir helak oldular ki meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu. Kafirler topluluğunu Biz işte böyle cezalandırırız. And olsun, size vermediğimiz imkanları Biz onlara vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler de vermiştik. Fakat ne kulakları, ne gözleri, ne de kalpleri onlara hiç bir fayda sağlamadı; çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkar ediyorlardı. Sonunda, alay edip durdukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi.”[30]

Kur’ân-ı Kerim’de Mekke halkını ve onların şahsında bütün insanları uyarmak için örnek gösterilen ve sonları korkunç bir felaket olan kavimler  arasında Âd kavmi de bulunmaktadır: “Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Ben, ‘Âd ve Semûd toplumlarını helâk eden yıldırıma benzer bir yıldırımla sizi uyarıyorum.”[31] 

Âd kavmi, sadece Allah’a ibadet etmelerini isteyen nebevî davetten yüz çevirip inkâra sapmıştı: “Onlara birbiri ardınca peygamberler gelmiş[32] ve kendilerine: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin” demişlerdi. Onlar ise: “Rabbimiz dileseydi bize peygamber olarak melekler indirirdi. Sizinle gönderileni biz inkar ediyoruz” dediler.[33]

“Âd kavmine gelince, onlar da “Bizden daha güçlü kim var?” diyerek yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmüyorlar mıydı? Onlar, ayetlerimizi bilerek inkar ediyorlardı. Biz de dünya hayatında hor ve hakir edici azabı onlara tattırmak için, üzerlerine o uğursuz günlerde gürültülü bir fırtına gönderdik. Ahiret azabı ise bundan daha da aşağılayıcıdır; kimseden de yardım görmezler.”[34]

Bir fırtına ki, insanları kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi yerlerinden koparıp atıyordu.”[35] Sonunda “Âd kavmi ise, azgın ve korkunç bir fırtınayla helak oldu.[36] Allah o fırtınayı onlara yedi gece, sekiz gün boyunca musallat etti. Öyle ki, o anda onları, içi boş hurma kütükleri gibi serilmiş görürdün. Şimdi onlardan bir iz görüyor musun?”[37] 

“Helak emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri rahmetimizle kurtardık ve onları şiddetli bir azaptan koruduk.”[38] “Biz, onu ve onun yanında bulunanları merhametimizle kurtardık; ayetlerimizi yalanlayan ve ona iman etmeyenlerin ise kökünü kestik.”[39] Böylece Nûh aleyhisselâmın kavminden sonra Âd kavminin de kökü kesilmiş oldu. Yeryüzü tekrar küfür ve şirkten temizlendi.

Bugün de Peygamberlerin talimatına yüz çeviren insanlar, geçmişteki kavimler gibi helâk olmaktan korkmalıdırlar. Helâk konusunda büyük bir rahatlık içinde yaşayanlar, Rasûlullah aleyhisselâmın bu konudaki endişesini bildiren şu hadisini dikkatle okumalıdır:

Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in zevcesi Hz. Âişe annemizden şöyle nakledilmiştir:

“Ben Rasûlullah aleyhisselâmı küçük dilini görebileceğim şekilde gülerken asla görme­dim. Çünkü o sadece gülümserdi. Bir bulut ya da rüzgar gördüğü zaman bunun verdiği sıkıntı, yüzünden belli olurdu. Bu sebeple ben kendisine, “Ey Allah'ın Rasûlü! Halk bir bulut gördüğü zaman onda yağmur bu­lunduğu ümidiyle sevinir. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık alameti görüyorum. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum da: “Ey Âişe! O bulutta bir azab bulunmadığından be­ni hangi şey emin kılabilir? Oysa geçmişte bir kavim rüzgarla helak edilmiştir, yine geçmişte başka bir kavim de azab taşıyan bulutları görmüş: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur"[40] demişlerdi."[41]

 Sünnetullahtaki helak yasaları iyi tefekkür edilmelidir. Meselâ Âd kavminin adım adım helake gidişini anlatan şu âyetleri iyice bir düşünelim: 

“İşte bu Âd kavmi, Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr ederlerdi; Allah’ın peygamberlerine kafa tutar ve her inatçı zorbanın ardına düşerlerdi.”[42]

 “Onlar ülkelerinde azmışlar, oralarda fitne ve fesadı artırmışlardı. Rabbin de onların üzerine azap kamçıları indirdi.”[43] 

“Onlar bu dünyada da kıyamet gününde de lanete uğradılar. Dikkat edin Âd kavmi gerçekten de Rablerini inkar etmişlerdi. Unutmayın, Hûd’un kavmi Âd, işte böyle yok olup gitti.”[44] 

İşte bu âyetlerde söz konusu edilen inkârcılık, inat ve zorbaları desteklemek; azgınlık, fitne ve fesat yaygınlaşırsa toplumlar helake sürüklenirler. Toplumların helakten kurtulmaları içinse manevî birer sigorta olmak üzere, toplumda her dâim muslihlerin, yani insanları yanlıştan döndürmeye çalışan davetçilerin bulunması,[45] Peygamber aleyhisselâmın daveti ve sünnetiyle toplumlarda yaşatılması ve insanların her dâim Rablerinden bağışlanma dilemeleri[46] şarttır.

Hûd aleyhisselâmın kavmine yazık oldu. Şeytan bir kez daha birçok insanı helake sürüklemişti. Halbuki onlar ihtiraslarından sıyrılıp kendilerine dönebilselerdi, gerçeği anlayabilirlerdi:

 “Âd ve Semûd’u da helâk ettik. Meskenlerinin hâli size bunu açıkça göstermiştir. Şeytan onları iyi işler yaptıklarına inandırmış, böylece onları doğru yoldan alıkoymuştur. Aslında onlar gerçeği görebilecek kimselerdi.”[47]

“Hiç kuluna zulmeder mi Hüdâ’sı

Kişinin çektiği kendi başının belası.”

Hûd aleyhisselâm ve onunla birlikte kurtulan birkaç[48] mü’min[49] Mekke taraflarına gelip yerleştiler. Peygamber Efendimizin bildirdiğine göre, Hz. Hûd aleyhisselâm hurma liflerinden yuları olan genç ve kızıl bir deve üzerinde beline abasını sarmış ve üst tarafını da alacalı bir kumaşla örtmüş olduğu hâlde telbiye getirerek Usfan vadisinden geçerek haccetmiştir.[50] 

Hûd aleyhisselâm ölene kadar Mekke’de kalıp Allah’a ibadetle meşgul oldu.[51] Hz. Hûd’un bir müddet daha yaşadığı tahmin edilmekle birlikte kabrinin  nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir.[52]   

Âd kavmi, yok olup tarih sahnesinden silinen ilk Arap toplumudur. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Ey Ebû Zer! Peygamberlerden dördü Araptır. Hûd, Sâlih, Şuayb ve senin peygamberin (Muhammed)” buyurduğu nakledilmiştir.[53]

 Bugün güney Arabistan’da  Âd kavmine ait olduğu ifade edilen harabeler ve bir kitabe mevcuttur.[54] O günün durumunu ve başlarına gelenleri ifade eden bu kitabeden o bölgenin münbit ve bereketli topraklar olduğu ve daha sonra yok olup gittiği anlaşılmıştır. Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Hûd aleyhisselâmı hayırla anmış ve “Allah bize ve Âd'ın kardeşine rahmet eylesin” buyurmuştur.[55]

Allah’ın selâmı Hûd aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerin üzerine olsun.


 



[1] Fecr Sûresi 89/6 -10

[2] Bkz: Şuarâ Sûresi 26/128 - 130

[3] Fussilet Sûresi 41/15

[4] A’râf Sûresi 7/70

[5] Mü’minûn Sûresi 23/37

[6] A’râf Sûresi 7/65

[7] Hûd Sûresi 11/50

[8] Hûd Sûresi 11/51.

[9] Bkz: Arâf Sûresi 7/66-68

[10] Mü’minûn Sûresi 23/33-38

[11] Bkz: Ahkâf Sûresi 46/22-23; Hûd Sûresi 11/59; Şu’ara Sûresi 26/123; Furkan Sûresi 25/43-44

[12] Mü’minûn Sûresi 23/39-40

[13] A’râf Sûresi 7/34

[14] Sebe Sûresi 34/34

[15]İsrâ Sûresi 17/16

[16] Şuarâ Sûresi 26/128-135

[17] Şuarâ Sûresi 26/136-140

[18] Hûd Sûresi 11/53

[19] Her Peygambere mucizeler verildiği hakkında Peygamberimize ait hadisler için bkz: Ahmed b. Hanbel, el-Musned, II, 341, 451

[20] Hûd Sûresi 11/54-57

[21] A’râf Sûresi 7/71

[22] Ahkâf Sûresi 46/22

[23] Enâm Sûresi 6/58

[24] Ahkâf Sûres 46/23

[25] Hûd Sûresi 11/29

[26] Neml Sûresi 27/55

[27] A’râf Sûresi 7/138

[28] Hûd Sûresi 11/52

[29] Ebû Dâvûd, Vitr 26; İbn Mâce, Edeb 57

[30] Ahkâf Sûresi 46/24, 25, 26

[31] Fussilet Sûresi 41/13

[32] Bu cümle birçok anlama gelebilir: 1) "Onlara ardı ardına peygamberler geldi." 2) "Peygamberler onlara, dini her yönüyle anlatmaya çalıştılar ve hidayeti kabul etmeleri için her yöntemi denediler." 3) "Onlara kendi kavimlerinden olsun, diğer kavimlerden olsun pekçok peygamberler geldi." (Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân)

[33] Fussilet Sûresi 41/14

[34] Fussilet Sûresi 41/15, 16

[35] Kamer Sûresi 54/20

[36] Rasûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla (Debûr) helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)

[37] Hakka Sûresi 69/6-8

[38] Hûd Sûresi 11/58

[39] A’râf Sûresi 7/72 ; ayrıca bkz.: Zariyat Sûresi 51/41-42; Şems Sûresi 89/6-8.

[40] Ahkaf Sûresi 46/24

[41] Ebû Dâvûd, Edeb 103 -104 Hadis no: 5098 ; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66

[42] Hûd Sûresi 11/59

[43] Fecr Sûresi 89/11-13

[44] Hûd Sûresi 11/60

[45] “Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” (Hûd Sûresi 11/117)

[46] “Oysa sen aralarında bulunduğun müddetçe Allah onlara azap edecek (onları toptan imha edecek) değildir. Bir de, (Sen aralarında olmasan bile,) yaptıklarına pişmanlık duyup günahlarının bağışlanmasını diledikleri sürece de Allah onlara (aynı şekilde) azap edecek değildir.” (Enfâl Sûresi 8/33)

[47] Ankebût Sûresi 29/38

[48] et-Taberî, Târihu'l-Umem ve'l-Mulûk, I, 113

[49] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, I, 6.

[50] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned I/232

[51] Ezrakî, Ahbaru Mekke c.1, s.68, Hâkim-Müstedrek, c.2,s.563

[52] Hûd aleyhisselâmın 150 yıl yaşadığına dair bir haber vardır. (bkz.: et-Taberî, Târihu'l-Umem ve'l-Mulûk, I, 115)

[53] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî, c.VI, Enbiyâ, 34, 449; Ayrıca bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, I, 185

[54] Milâttan yaklaşık 1800 yıl önce yazıldığı iddia edilen bu yazıtlar hakkında geniş bilgi için bkz. el-Mevdûdî, Târih Boyunca Tevhît Mücâdelesi, I, 416; el-Mevdûdî, Tefhîmu'lKur'ân, II, 48, 51. 66  

[55] İbn Mâce, Dua 6 no:3852

 

Yazar: