Mü'min isek Kardeşiz

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdüli’llahi Rabbi’l âlemin ve sallallahu ve selleme âla seyyidina Muhammedin ve âlâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Şu fani dünyada aynı anneden ve aynı babadan doğan çocukların üç beş kuruşluk menfaatten dolayı birbirleriyle kardeşlik bağlarını koparabildikleri, yıllarca dargın, küs yaşadıkları bir hayat içinde bulunuyoruz. Aynı annenin, aynı babanın çocuğu olmak menfaatlerimizden fedakârlık yapıp kardeşliğimizi öne çıkaramıyor.

İnsanların bir köyü, bir aileyi paylaştıkları hâlde küçücük bir tarlayı paylaşamadıklarını görüyoruz. İki kardeşin anne-babası bir olduğu hâlde bir tarla yüzünden birbirleriyle kardeşliği sona erdirdikleri bu dünyada Sevgili Peygamber Efendimiz’in, aralarında dünyevi hiçbir bağ bulunmayan, belki de daha önce birbirleriyle savaşmış olan Mekkelilerle Medinelileri kardeş yaptığı büyük bir örnek de vardır.

Milyarlarca ananın göremediği kardeşliği, çocukları arasındaki fedakârlığı,  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de ümmetinin üzerinde gördü. Ağabeylerin kardeşlerine metrekareyi bile hesap edip, veremedikleri dünyada, ensar, geçim kaynağı olan tarlalarını, barındıkları evlerini ikiye bölüp henüz gördükleri, analarını-babalarını tanımadıkları Mekkelilere “helal hoş olsun” diye feda ettiler. 

Allah, bütün insanlığa bir kanun koymak ve bunu da Medineli ensarın üzerinden uygulamak istemişti. Aynı ana ve babanın çocuğu olabilirsin ancak akiden, imanın aynı olmadığı sürece bir kiraz bahçesi için bile birbirine silah doğrultabilirsin. Ancak anne-babasını tanımadığın bir insanı, Peygamber’ini tanıyorsun, aynı Allah’a iman ediyorsun diye kardeşin sayıp bağrına basar ve o kardeşine evini bile bölüp feda edebilirsin. Çünkü iman kardeşliğinin gücü annenin-babanın gen beraberliğinin, kan beraberliğinin gücünden daha üstündür.

“Ben tarladaki hissemi, apartmandaki dairemi kız kardeşime feda ettim.” diyeni zor bulunur bu dünyada. Ama “Medine’deki hurmalıklarımı Mekke’den gelen kardeşime hediye ettim ya Rasûlullah.” diyen yüzlerce mü’min bulundu bu dünyada. “Bırak bana İstanbul’daki daireyi ben de sana köydeki tarlayı bırakayım.” diyen olur. Bunun örneği çok görülür ama “Allah bana cennetten bir karış versin, şu Medine’yi kardeşime feda ettim.” diyebilmek sadece ensarda bulunur.

Allah’tan bekleyip dünyadakini veren mü’minler şahidi Allah olan, tutanağı da Kur’ân’da bulunan bir iş yaptılar. Hiç tanımadığı insanlara, dün Medine’ye gelen kardeşlerine sadece “la ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah” sözünü beraber söyledikleri için,  çocuklarının geçim kaynağı olduğu hâlde tarlasını, evinin bir odasını perdeyle ikiye bölüp ‘yarısı senin, yarısı da benim olsun mü’min kardeşim’ diyen insanlar vardı bu dünyada. Böyle bir olayın, tarihi haberlerde değil, Kur’ân sayfalarında geçtiğini görüyoruz. Bir destandan söz etmiyoruz, Kur’an hakikatini söylüyoruz.

İmanımız öyle bir çatıdır ki anne-babalığın kapsayamadığı kadar büyük bir alanı kapsamaktadır. Bunun için iman kardeşliğimizi, Kur’ân ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şahitliği ile Medine’de gerçekleşen kardeşliği korumak, en az şu camiler kadar korumamız gereken mukaddesatımızdandır. Kâfirler camilerimize saldırdığı zaman ne kadar rahatsız oluyorsak ondan daha fazlasını kardeşliğimize saldırdıklarında hissetmeliyiz. Belki yıktıkları camimizi yeniden daha sağlam yaparız ama zarar verdikleri mü’min kardeşliğimizi yeniden gerçekleştiremeden bu dünyadan gidebiliriz.

Mü’miniz, diğer mü’minle kardeşiz! Çünkü Allah “Mü’minler ancak kardeş olabilirler!” buyurmuştur.” انما المؤمنون اخوة ” "Mü’minler ancak kardeştirler!” Ancak kardeştirler sözü “başka bir şey olamazlar” demektir. Kardeşlikten daha duygusal bir kelime olamaz. Daha bağlayıcı bir kavram bulunamaz. Eğer mü’minler kardeş değillerse mü’min nasıl olacaklar? Kardeşliği getirmeyen iman, Rasûlullah’ın imanı değildir.

Kur’ân, abdest alamayana teyemmüm alternatifi getirmiştir. Ama kardeşliğin alternatifini getirmemiştir. “Abdest alamıyorsanız teyemmüm yapın.” demiştir. Hâlbuki abdest, Müslümanlığın getirdiği ibadet çeşitlerinden namazın alt yapısı olan bir ibadettir. Ama “kardeş olamıyorsanız bari arkadaş olun” dememiştir. Kardeşlik gerçekleşmedikçe İslam yok demektir. Mü’minlik yok demektir. Mü’min isen mü’minle kardeşliği kabul etmek zorundasın.

İslam camilere kapanma dini değildir. Camilerde beraber olma dinidir. Beraberliği hissetmek dinidir.

Ağabeyle kardeş şu veya bu gerekçe üzerinden kavga edebilirler. Ama mü’min mü’minle hiçbir gerekçeden dolayı kardeşliği çiğneyerek kavga edemez. Küsüp abdest almamak var mı? Küsüp namaz kılmamak var mı? Küsüp Ramazan’da oruç yemek var mı? Olamaz ki! O zaman “nerede Müslümanlık” diye soru sorulur. Nasıl ki bir mü’min abdesti Allah emrettiği halde ‘ben abdest almıyorum’ diyemiyorsa, yine Allah ‘bütün mü’minler kardeştir’ diye kanun koyduğu için abdestinden vazgeçemediği gibi, camisini papazlara satamadığı gibi bir mü’min kardeşini de papazlara, mü’min olmayanların eline bırakamaz. Çünkü Müslümanlığın camisi ne kadar mukaddesse, abdesti, namazı, orucu ne kadar mukaddes ise getirdiği kardeşliği de o kadar mukaddestir.

Kardeşliğimiz pazarlık konusu olamaz. Camilerimizi işgal ettirebiliriz, bir afet bir dalgınlık sonucu. Başka bir yerde gideriz namazımızı eda ederiz. Şeytan, becerip kardeşliğimizi baltalarsa alternatifimiz yoktur. Kapanan, kilitlenen, yıkılan camimizin yerine bir bodrumu camileştirir, bir depoyu cami yaparız. Minarelerimiz yıkılsa bile kulaktan kulağa ezanımızı duyururuz. Ama mü’min kardeşimi kaybedersem hangi Hıristiyan, hangi Yahudi ile kardeş olabilirim ki ben?

İnsanı putlaştırmıyoruz ama Allah’a secde eden mü’mini ve onunla aramdaki ilişkinin adı olan kardeşliği mukaddes görüyorum. Çünkü Allah, mü’minin mü’mine kardeşliğini kendi isminin altında değerlendirmiştir. Dinimiz İslam’ın Müslümanlık şartları arasında, iman şartları arasında böyle bir madde yoktur belki ama İslam’ı İslam yapan Kur’ân, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadis-i şerifleri, kardeşliğimizin değerini perçinleyen kurallarla doludur. Bunun için mü’minler iffetlerini ve namuslarını korudukları gibi birbirleri ile kardeşliklerini de korumaya mecburdurlar.

Bu kardeşliği korurken de nasıl namaz ilkemi kendim korumak zorundaysam başkasının kıldığı namaz benim namazımdan bir şey kaldırmıyorsa kardeşliği korumayı da öbür kardeşten bekleme hakkım yoktur. Çünkü benim gibi onun da namaz borcu vardı, o da ben de camide namaz kılmıştım. Kardeşlik benim kadar onun da sorumluluğudur. Nasıl başkasının kılmadığı namaz benim namazımı etkilemiyorsa başka mü’minin kardeşliğimin kıymetini bilmemesi benim de ona karşı kardeşlik mefhumundan taviz verebilmeme ruhsat doğurmaz. Çünkü ben, benim görevimden sorumluyum. Benim namazımdan sorumluyum o da kendi namazından sorumlu. Kimse kimsenin yükünü taşımaz, taşımayacak da zaten.

“Mü’min, mü’minin kardeşidir.” diyen Rasûlullah’tır, O’nu konuşturan Allah’tır. Sevgili Peygamber aleyhisselam Efendimiz: “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona eziyet etmez, onu terketmez.” diyor. Mü’min mü’mini pazarlamaz, düşmanına teslim etmez! Mü’min ise eğer. Kardeşliğin olmadığı yerde her şey vardır. Sırf bunun için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz üç günden fazla küs kalmayı alkolün haram olduğu gibi haram olarak ilan etmiştir. Hani sinir sistemi rahatlasın diye üç gün şöyle asık suratlılığa izin vermiştir. Üç günden sonra küs kalmak, namaz kılmamak ne demekse o demektir. Çünkü namaz kılmamaktan dindarlığımız zarar gördüğü gibi küs kalmak, kardeşliği yaşamamaktan da dindarlığımız zarar görmektedir.

Mü’mine küs mü’min, mü’min olduğu hâlde namaz kılmayan mü’min gibidir. Belki bizim sosyal yaşantımız, namaz kılmamakla, Ahmet’e Mehmet’e küsmemin ne alakası var diye düşündürebilir. Hatta ‘benim özel zevkim; konuşmam, küserim, selam vermem, mecbur muyum’ diyebiliriz, insan diyebilir. Aynı insan: ‘namaz kılmıyorum var mı bir diyeceğin’ de diyebilir. “Namaz kılmıyorum” diyene ne denirse ‘mü’minle beraber olmuyorum, mü’minle kardeş olmuyorum’ diyene de aynı şey söylenir. Çünkü ‘namaz kıl’ diyen Allah, ‘kardeş ol’ da demiştir. Bizim seçme, beğenme hakkımız yoktur. Bunun için aleyhisselam Efendimiz, kardeşliği zedeleyecek şeyleri yasaklayarak gitmiştir bu dünyadan. “Birbirinizden nefret etmeyin, haset etmeyin! Birbirinize sırtınızı dönmeyin ey Allah’ın kulları, kardeşler olun! Kardeşler olun!” diye ikaz ederek gitmiştir.

Umre yapmayı, nafile hac yapmayı Rasûlullah’ın aleyhisselatu vesselamın sünneti olarak görüp her sene umreye gidenlerin küs oldukları kardeşleri, yakın akrabaları olabilir… Hem iman kardeşliğiyle hem de sılayı rahimle bağlı olduğu yanı başındaki insanları bırakıp Allah’ın rızasını binlerce kilometre ötede, Mekke sokaklarında arayanlar kesinlikle yanlış yerde Allah’ı ve cenneti arıyorlar. Çünkü umre olsa olsa nezredildiği zaman, adak yapıldığı zaman vacip olabilir. Hâlbuki sılayı rahim farzdır. Mü’min kardeşliğimizin aksi haramdır. Mü’mine küsmek alkol gibi suçtur, zina gibi suçtur. Mü’mine hakaret etmek haramdır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “Bir insana Müslüman kardeşini hor görmek suç olarak yeter.” buyurmuştur. Hiçbir umre beş-on-yirmi umre, binlerce nafile tavaf, Müslümanla kardeşliğin doldurduğu boşluğu dolduramaz. İstanbul sokaklarındaki küs kardeşleri bırakıp Mekke sokaklarında kucaklaşacağı melekleri arayanlar yanlış yerde yanlış şeyi arıyorlar. Afrika’ya, filan yere sadaka göndermeden önce yakın akrabaya, eşlere, çocuklara, babalara, akrabalara tebessüm sadakasını göndermenin daha önemli olduğunu anlamaya mecburuz, İslam budur çünkü.

Kardeşlik, sosyal medya üzerinden tanışarak, yılda bir kandilleri kutlayarak geçiştirilebilecek bir kavram değildir. Kandilden kandile aydınlanan kardeşlik değil gördükçe birbirimize mutluluk kaynağı olduğumuz kardeşlik Allah’ın bizden beklediği ve emrettiği kardeşliktir.

Kandiller avuntudur o zaman. Eğer kandil öncesinde asık suratımızla görüntü verdiğimiz kardeşimize sadece kandil olduğu için toplu bir mesajla tebrik göndermeyi yeterli buluyorsak bayramdan bayrama namaz kılan Müslüman da peygamberlerle beraber dirilecek demektir. Sadece bayram namazı kılanın namaz borcu ödenmiş olmuyor da kandilden kandile “senin kandilini tebrik ederim” demiş olmak nasıl Müslüman kardeşliğinin yeterli ölçüsü olabiliyor?

Allah sadece zengin kullarını Kâbe’ye çağırmıştır. Ama zenginiyle fakirini, siyahıyla beyazını, büyüğüyle küçüğünü, kadınıyla erkeğini bütün Allah diyenleri kardeşlik çadırına davet etmiştir Allah. Namazın mekruhları, haramları olduğu gibi kardeşliğimizin de yakışmayan mekruh, haram olan şeyleri vardır.

Hepimizin not defterlerinde, telefon defterlerimizde, masamızda, ajandamızda, birbirimize gönderdiğimiz mesajlarımızda unutmaması gereken büyük bir hakikat var. Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, etrafında son konuşmasını dinleyen on binlerce sahabisine ve onların üzerinden de kıyamete kadar O’nu peygamber olarak dinleyecek olan bütün ümmetine şunu söyleyerek gitmiştir. Bu söz, bir cami  kürsüsünden söylenmedi. Bu söz Arafat’ta, Mina’da, Müzdelife’de “Size Allah’ın emanetini tebliğ ettim mi, şahit misiniz?” diyen Rasûlullah aleyhissalatu vesselam tarafından on binlerce sahabiye söylendi. Ne buyurdu: “Sizin benden sonra müşrik olmanızdan korkmuyorum. Yani benden sonra arkamdan: “Allah yoktur, Lât ve Uzzâ vardır, biz Müslüman değiliz.” diyeceğinizden korkmuyorum. Böyle bir endişem yok. Bu topraklara şeytanın putperestliği yeniden getirebileceğini zannetmiyorum” buyurdu. “Ama şeytan sizi birbirinize düşürür diye korkum var!” buyurdu.

Demek ki bu ümmetin ta Peygamber’inin Veda Haccı’nda konuşma yaptığı günden beri putçuluktan, şirkten ve yeniden cahiliyeye dönmekten daha büyük tehlikesi; iki Müslüman’ın ya da Müslüman gruplarının birbirlerine kardeş değillermiş gibi davranmalarıdır. Bu korkuyla Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu dünyaya veda etti. Biz, “filanca yerdeki Hristiyanlar İsa Allah’ın oğludur diyorlar. Eyvah, adamlar müşrik gidecek bu dünyadan” diye bir korku ile güya üzüntü içindeyken Rasûlullah da - sallallahu aleyhi ve sellem- “iki mü’min kişi veya grup birbirlerini üzerler mi” diye korkup gitti bu dünyadan. Şeytan bizi Rasûlullah’ın korkmadığı ile korkuturken korktuğunu başımıza getirdi, getiriyor, getirecek demek ki. Mü’min isek eğer, Ebû Cehillerin yeniden dirilip yeryüzünde şirki hâkim kılması, Kâbe’yi putlarla doldurmasından çok, yeniden birbirimizin kuyusunu kazan, birbirimize tuzaklar kuran mü’minler olmaktan korkmamız gerekir. Veda Haccı’nın konusu bu olmuştur. Bugün bunu anlayamıyorsak vay hâlimize bizim.

Mü’min, mü’minin kalkanıdır ve onun için canını feda etmeye hazırdır. Böyle bir nesil yetiştirdiği hâlde Peygamber aleyhisselam Efendimiz onlara yaptığı son konuşmasında: “Şeytanın sizi birbirinize kırdırmasından korkuyorum.” demiştir. Bu gerçeği unuttuğumuz zaman Veda Hutbesi’nin dükkânlarımızın, vakıflarımızın, derneklerimizin, evlerimizin, camilerimizin duvarlarında levha olarak asılmasının hiçbir anlamı kalmamıştır. Ümmeti Muhammed’iz. Birimiz hepimiz demektir. Bütün Ümmet de bir mü’min kadar fedakârlığa hazır demektir.

Bizim diğer insanlardan farkımız nedir?

Aramızda kardeşliğimizin yayılma sebebi olan selam ibadettir. Bir mü’min hasta olduğunda kendimizi hasta hissederiz. Bir mü’min öldüğünde onu kabre koyarken biz kabre girmiş gibi acı hissederiz, ona dualar ederiz, Allah’tan rahmet dileriz. Benden bin sene önce ölmüş mü’minler için bile “onları affet ya Rabbi” diye dua etmemi isteyen Allah’tır Kur’ân’ında. Sıradan insanlar, ölmüş babası için ölüm töreni yapar, mü’minler ise beş yüz sene önce ölmüşleri bile bugün onun yanında ölmüş kardeşi gibi rahmetle anarlar.

Biz cenaze merâsimcisi değil, ölen kardeşlerine ağlayan mü’minleriz. Bizi kıtalar ayıramaz. Bizi ırklarımız, etnik yapımız ayıramaz. Çünkü bizi Allah birleştirdi. İnsanı yaratan Allah birleştirdiyse bizi, rengimiz bizi ayrı tutamaz. Bunun içindir ki bir tas çorba içmek için bile olsa davet eden mü’min kardeşinin davetine gidip selam verip evine girmeyi kul haklarından bir hak olarak gören bir Peygamberimiz var sallallahu aleyhi ve sellem.

“Bana yardım edebilir misin, elimden tutabilir misin?” dediği zaman bir mü’min “meşgulüm” diyemem. Çünkü “mü’min, mü’mine yardım ederse eğer, Allah da o mü’mine kıyamet günü yardım edecek” diyen Peygamber’i dinledik biz bu dünyada. Bir mü’min, mü’minin ayıbını kayıt altına alıp teşhir etmek bir kenara, “kıyamet günü rezil olmamanın şartı olarak sen de mü’mini rezil etmeyeceksin bu dünyada” dedi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Bir mü’min bir mü’minin evinde misafirken ilk defa görüşüyor olsalar bile zorlama olmadan, kendi evinde oturur gibi oturabiliyorsa, ev sahibi de kendi çocuğunu ağırlamış gibi rahat ağırlayabiliyorsa birbirlerinin şovcusu değil kardeşleri olarak o evde bir saat misafir oturabiliyorlarsa Allah’ın Kur’ân’da övdüğü, Peygamber’inin bağrına bastığı ensar ve muhacirlerin Müslümanlığını yaşıyoruz demektir. Bu Müslümanlık işte hepimize kutlu olur. Kandilden kandile tebrik ettiğimiz kardeşliğimiz değil gördükçe birbirimize feyiz, bereket ve huzur akıttığımız yüzlerimizdir Allah’ın bizden beklediği. Bayramdan bayrama olmaz, mü’minler olarak her günü bayramlaştırmak gerekir. Bunun için birbirimizi tanıyalım, birbirimizden haberimiz olsun diye Cuma namazını Allah evlerimizde kabul etmiyor. Üstelik de “isteyen camisinde kılsın” demedi “her şehir de bir camiye muhakkak toplanın, birbirinizle hemhâl olun” dedi Allah. Birbirimizin asık suratları değil tebessümler, gülücükler, dualar saçan yüzlerimiz birbirimize görünsün istedi.

Bizim yaşadığımız değil Rasûlullah’ın -aleyhisselatu vesselam- ashabıyla yaşadığı Müslümanlık, Müslümanlıktır. Birbirimizin ayıplarını örttüğümüz, birbirimize dualar ettiğimiz, birbirimize yüreğimizden yankılanan bir sesle Allah’ın selametini dilemek için selam verdiğimiz Müslümanlık, Müslümanlıktır.

Kayıt cihazlarıyla, kameralarıyla birbirimizi dikizlememiz Müslümanlık olamaz. O Müslümanlık olamaz, o başka bir şeydir. Nedir? Ne olduğunu Allah söyleyecek kıyamet günü.

Müslüman isek Müslümanlık kardeşlik dinidir. Kardeş değilsek hâlâ Müslümanlık arayışındayız demektir, Allah böyle bir Müslümanlık indirmemiştir! Hristiyanlar ve Yahudiler birbirlerinin kuyusunu kazan kuyu başı oldukları için Allah dinlerini ellerinden aldı. Şimdi birbirine kuyu kazan ya da kazılmış kuyuya düşen, Müslüman’la ilgilenmeyen Müslümanların elinden İslam’ı alıp yeni bir din göndermeyecek elbette. Yeni din gelmeyecek ama Müslümanlığı ashap gibi yaşayan yeni nesiller muhakkak gelecek. Allah dinini berbat ettirmeye müsaade etmeyecektir.

Bu din, elimizden gitmeden ya da biz bu dinin özünü kaybetmeden Allah’a dönmek ve ensar gibi, muhacir gibi mü’min kardeşler olmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde kılmadığımız namazlar gibi, yapmadığımız haclar gibi yerine getirmediğimiz kardeşliğimizin de hesabını ödemek zorunda olacağız, bunu bilelim.

Ve’l hamdü lillahi Rabbi’l âlemin.

 

Yazar: