Mü'min Emindir

                                                                                                                 

Allah Teâlâ’ya iman edip mü’min olduğumuz zaman Rabbimiz, bize nasıl bir kimlik sahibi olacağımızı, ne yiyip yemeyeceğimizi, ne konuşup konuşmayacağımızı da tayin etmiştir. İslâm’a girdikten sonra bir daha mezara girinceye kadar gündüzümüzü, gecemizi, sözümüzü, dinlediğimizi, gördüğümüzü, her şeyimizi Allah belirleyecek demektir. İslâm budur. Biz hâşâ, Allah’a sövene “kâfir oldu” diyoruz. İçki içene “çok büyük günah işledi” diyoruz. Namaz kılmayana “yahu neredeyse dinden çıkacak” diyoruz. El-Hak böyle ama Allah Teâlâ’nın ve Peygamberinin ahlakımız, karakterimiz, şahsiyetimizle ilgili sözlerini, ne yazık ki namaz gibi ciddi olduğu hâlde önemsemediğimiz zamanlar oluyor.

Allah bizi namaza ve oruca davet ettiği gibi; güvenli insan olmaya, emaneti korumaya da davet ediyor. Namaz kılmamakla emanete hıyanet etmek Allah’a karşı işlenmiş iki suçtur. Namaz kılmamayı kim suç olarak karşımıza koyduysa emanete hıyanet etmeyi de O, suç olarak koymuştur. Biz mü’min olduğumuz zaman “emin insan” olduk demektir.

Emin ne demek? Emanetine sahip olan demek… 

Şüphesiz emanet; bir parayı, bir insanda tutmaktan daha öte bir şeydir. Sözün, gözün, kulağın, elin, her şeyin emaneti vardır. Bir söz de bir para da insana emanet bırakılabilir. Biz henüz kendisine peygamberlik gelmeden önce bile “Emin” diye anılan bir Peygamber’in (aleyhisselâtu vesselâm) ümmetiyiz.

Emanet bizim karakterimizdir. Söz emanetimiz, göz emanetimiz, kulak emanetimizdir ve ne kadar mü’min olarak kaldığımızın işaretidir. Kendisine emanet edilen üç tane bileziği korumayan, savuran, atan birisi, kesinlikle namaz kılmamanın benzeri bir suç işlemiştir. Onun dini var mı, yok mu o bile tartışılır hâle gelmiştir. Aynı şekilde ona herhangi bir konuda iki söz emanet edildiğinde, bir sır aktarıldığında o sırrı saklamayan, emanet olarak tutmayan da, “ne kadar Müslüman olduğu” sorgulanacak bir hata işlemiştir.

“İman, bize vatandaşlık hakkı gibi verildi. Kimse vatandaşlıktan atılmadığı gibi,  imandan da atılmaz” diyebileceğimiz elimizde, avucumuzda garanti bir şey değildir. İman korunduğu sürece elimizde vardır. Korunmamış iman gider. İman ancak Allah kabul ederse, “Evet, seni mü’min kabul ediyorum” derse elimizdedir.

İslâm’da Münâfık diye bir kelime var. Münâfık ne demek? Kâfir bile olamamış adam demektir. Çünkü insan ya mü’min olur ya da kâfir olur. Mü’min cennetlik, kâfir de cehennemlik... Münâfık ise mü’min olduğunu söyleyen, mü’minlerin camisine giden ama Allah’ın; cehennemin normal yerlerine bile koymayıp en ağır yerlerine, kâfirlerden daha şedid yerlerine koyacağı, kâfirden daha beter adam demektir. Herkesten daha Müslüman, gözükebilir ama Allah ona “mü’min” demiyor, “münâfık” diyor. Kur’ân-ı Kerim’de onlarca ayet münâfıkların, kâfirlerden beter olduğunu ve cehenneme yuvarlanacaklarını anlatıyor. Onlarca hadis-i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu tehlikeye dikkat çekiyor. Münâfıkların önemli bir bölümü, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle beraber namaz kılıyorlardı.

Münâfık, menfaatleri ve sosyal pozisyonları gereği, Müslümanlar güçlü olduğu zamanlarda Müslümanların yanında, Müslümanların ön saflarında yer alan; ekonomik çıkarlar, sosyal çıkarlar kaybolduğunda da asıl yuvalarına, asıl odalarına dönen adam demektir. Yani münâfıklık  mü’minler için tehdittir, kanser gibidir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir münafıklık uyarısı yapıyor ve buyuruyor ki:

“Şu dört özellik kimde bulunursa o, tam bir münâfık olur. Kimde bu niteliklerden biri bulunursa onu terk edinceye kadar kendisinde münâfıklıktan bir özellik vardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde cayar. Husûmet sırasında haktan sapar.” (Buhârî, Îmân, 24.)

“Dört şey, dört özellik kimde varsa o tam münâfıktır.” Kimde de bu dört özellikten biraz varsa biraz münâfıktır. Dörtte bir varsa dörtte bir münafıktır.  “Namaz kılan cennete girecek” derken hangi Peygamber’i dinlediysek, Peygamber Efendimiz “Ramazanı şerifte sadaka-ı fitreyi veren cennete girecek” dediğinde ne kadar mutlu olduysak münafığın tarifini de aynı Peygamber söylüyor. Kendimizi sorgulayacağız. Peygamber aleyhisselam bu hadis-i şerifi sadece Medine’de Abdullah ibn Ubey ibn Selûl isimli münâfık için söylememiş, bir karakter olarak söylemiştir. Dünkü münâfıklar için geçerli kural, bugünkü münâfıklar için de geçerlidir ve kıyamete kadar geçerli olacaktır.

Münâfıklık kanser demektir. Cennete gidecek ruhların kanseri demektir. Beden camide duruyor olabilir; herkesten önce Allah, peygamber, cihad konuşuyor olabilir ama ruh bu kanserle cebelleşiyor da olabilir. Bunu kim bilir? Bir; Allah bilir, iki; herkes kendisi bilir, üç; başka kimse bilmez. Allah ve herkes kendisi bilir. Biz bu testi çok rahat yapabiliriz. Çünkü dört özellik bellidir. Bu dört özelliğin ne kadarı, yüzde kaçı tavırlarımda var, konuşmalarımda, kimliğimde yüzde kaç var bunu herkes tahmin edebilir.

Emanete hâin yüzde yirmi beş, yalan konuşmacı yüzde yirmi beş, sözden cayan yüzde yirmi beş, tartışma yapmaktan zevk alan, tartışma bitirmeyen yüzde yirmi beş. Toplam yüzde yüz etti. Potansiyel münafık bu adam… Münafık, kâfirden beter demek… Çünkü kâfir, kâfir olur, karakterli adam da olabilir. Münafıkta karakter yok, şahsiyet yok.

Tekrar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in uyarısına dikkat edelim. “Dört özellik kimde varsa tam münafıktır” buyuruyor, “Kimde biraz varsa bulunduğu kadar münafıktır.” Yalnız hadis-i şerifte altınla tartılsa yine yetmeyecek kadar, mücevher gibi bir söz var! Sallallahu aleyhi ve sellem sözünü bitirirken Bunları bırakıncaya kadar münafıktır” diye tehdit etti ya, demek ki elhamdülillah kanser gibi risk taşıdığı hâlde bu işi tövbe edip bırakan, mü’min olarak kalıyor.


Kardeşler,

Peygamber Efendimiz ümmetine veda ederken, ‘namazlarınızı ihmal etmeyin ha’ diyerek gitmedi. Hiç aklımıza gelemeyecek şeylerle, faizle ikaz edip gitti: “Benden sonra faize düşmeyin sakın!” dedi. Sonra buyurdu ki: “Aman dikkat edin! Elinizdeki nikâhlı kadınlarınızı Allah’ın emaneti olarak aldınız; dikkat edin! Bir mü’min, karısının sırlarını, karısının duyulmasından hoşlanmayacağı ayıp şeylerini başka birine naklettiği zaman kıyamet günü en büyük hain olarak dirilecek.” Mü’min ama hain! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sırlarını başkalarıyla paylaşan Abdullah ibni Ubey ibni Selûl de kıyamet günü hain olarak dirilecek, böyle bir suç işleyen de aynı kategoriden bir suç işlemiş olarak dirilecek.

Ümmeti Muhammed, Emin bir peygamberin ümmetidir. Yedi kere ölür, kulağına verilmiş bir sırrı asla vermez. Ölür ama sır vermez. Bir mü’min şöyle olmalı: “Mü’min miyim ben, elhamdülillah. Benim hakkımdaki insanların kanaati şu olmalıdır: “Kendi sırrını sen belki söylersin ama buna söylediğin sırrı o söylemez kimseye.” İşte mü’min! Yani adam kendinden şüphe edecek, senden şüphe etmeyecek. “Ben belki kendi sırrımı yayabilirim bir gün fakat şu mü’min kardeşime söylediğimi o yaymaz bir daha.” Döverlerse, kovarlarsa? Ölse bile söylemez. Ölse dirilse, ölse dirilse, yüz kere ölse dirilse hadi yüz birinciye: “seni gene öldüreceğiz” deseler: “öldürün” der yine sırrı vermez. Mü’min çünkü. Münafık olmak, cehennemde üzerine kâfirden beter bir ateş çekmek demektir. Buna razı olmaz mü’min. Muhammedü’l- Emin, Güvenli Muhammed’in Ümmet’i olmak bunu gerektiriyor.

Bir Müslüman, oy kullanırken de emanet şuuruyla oy kullanır. “Yüz sene sonra da olsa, mü’minlerin başına bela olacak bir faciaya yüz milyonda bir de olsa katkım bulunmasın” diye oy kullanır. Bir yerde elini kaldırıp: “bunu destekliyorum” derken insanlık adına bir emanet kullandığını hissettirir. Mü’min “Allah” dediği sürece Allah’tan korkarak yaşayacak demektir. Sandıkta Allah’ı hatırlamıyor, sadece etnik duygularını hatırlıyor, yahut da ona verilen bahşişleri hatırlıyor. Haber bültenlerinden etkilenmişliğini hatırlıyor. Sandıkta yok ama camide Allah’ın saf kulu. Aile sırlarına gelince, ortada erkek(!) gibi adam, camiye gidince mü’min gibi adam. Bu şizofrenik kimlik, mü’min kimliği değildir.

Mü’min, yeryüzünde dolaştığı sürece, “Allah” dediği sürece, mü’min olduğu sürece şahsiyetli insandır. Bu şahsiyetin de yüzde yirmi beşi güven üzerinden test edilecektir. Güveni zedelenmiş mü’min, imanı zedelenmiş mü’mindir, bırakıncaya kadar. Bıraktı mı Ğafûr ve Rahîm olan Allah, o yarayı tamir ediyor.

Şu büyük bir tehdit değil mi? “Kimde bu varsa saf münafıktır” diyor. Münafık; dinden çıkmış adam demek. Hatta gâvurluktan da öteye gitmiş adam demek. Yani bir insan; birisinin sırrını yaydı, birisinin emanetine hıyanet etti, oturduğu koltuk emanetine hainlik yaptı; -yani hangi çeşidiyse artık- namus emanetine hıyanet etti. Bunlardan birini yapan bir adam dininden oluyor. Çok büyük bir tehdit değil mi? Çok büyük. Ama bu büyük tehdidi yapan da çok büyük birisi… Allah’ın Rasûlü bu tehdidi yapıyor.

Ahmet bin Hanbel’in rivayet ettiği sahih bir hadis-i şerifte Enes bin Malik radıyallahu anh diyor ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne zaman bize bir konuşma yapsa, konuşmasında hep derdi ki: Kendisinde emanet düşüncesi olmayanın imanı da yoktur.” Öyle bir defa, iki defa da dememiş bunu demek ki.

Hiç yanlış anlaşılacak bir cümle değil. Zayıf hadis değil. “Bir varmış bir yokmuş, birisi demiş”, türünden bir şey değil. Enes, Rasûlullah’ın talebesi… Sallallahu aleyhi ve sellem’den bir kere de duymamış. “Ne zaman bir konuşma yapsa hemen bu sözü söylerdi” diyor. “Emaneti olmayanın, imanı da yoktur”. Müslüman ama güvensiz biri! Hayır! Birinci kelime fazla orada. Müslüman ama güvensiz olamaz, olamaz. Ya, ‘ama’dan sonrası olmayacak; ya, ‘ama’dan öncesi olmayacak. “İyi mü’min ama güvensiz!” Olmaz böyle bir şey. “Çok yakışıklı biri ama mezarda!” Var mı böyle bir söz? “Süper güçlü bir adam ama ölü!” Bu ne kadar komik. “Çok güçlü bir adam ama öldü!” Bu ne kadar aptalca söylenmiş bir sözse, “güvensiz adam ama maşallah hâfız!” sözü de öyledir. Olmaz böyle bir şey.

Mü’min eğer sözü itibariyle bankadan, noterden daha teminatlı değilse sorun var demektir. “Pazartesi günü saat dokuzda kardeşim”, dediği zaman bir mü’min, pazartesi saat dokuz demek, onun geldiği saat demektir; ne dokuza beş kala, ne dokuzu beş geçedir o bir daha. Mü’minin ağzındaki söz saattir, dakikadır. Çünkü mü’min yirmi dakika geç kaldığı zaman, yüzde yirmi beş imanıyla oynuyor demektir. O yirmi dakika mü’min için çok pahalıdır. Esasen mü’mine borç verirken, bir senet yazmaya da gerek yok. Ne kadar kıymetli bir şeydir ki bu, beş bin lira, on bin lira neyse onun için imanını pazarlar mı bir mü’min? Ayın yedisinde dediyse mü’min, yetmiş kere ölür de o yediyi kaçırmaz bir daha. Çünkü yüzde yirmi beşi gidecek. İmanının yüzde yirmi beşi risk altına girecek mü’minin.


Kardeşlerim, Can Kardeşlerim, Dostlarım,

Elbette ağır şeyler bunlar. E ne yapayım, cennet ucuz değil. Cennet vaat eden Allah, bu şartlarla cenneti vaat ediyor. Cennet pahalı kardeşlerim. Devre mülk değil ki cennet, altı ay kalacaksın, altı ay sonra başkaları gelecek, Araplar kalacak altı ay sonra. Devre mülk mü cennet? İnşallah asırlar değil, binlerce asır değil ebediyen kalınacak bir cennete gideceksin. Bu şartlar biraz ağır ama cennet için az bile.

Elli sene yaşayacaksın, yetmiş sene yaşayacaksın; yetmiş sene ağzını kilitleyeceksin kardeşim. Karşılığında da belki yedi milyon sene, yedi milyar sene, Allah sana Adn Cennetleri verecek. Değmez mi? Şu dünyada, bir elli sene yaşayıp yaşamayacağın belli değil. Onun için dokuz ay ana karnında havasız, susuz pis bir yerde durdun; şu dünyada üç gün kalayım diye. E, cennette ebedi kalmak uğruna ağzına dikkat edeceksin, boş konuşmayacaksın, emanete dikkat edeceksin, verdiğin sözden caymayacaksın, insansın kavga edersin ama kavgayı din hâline getirmeyeceksin. Yalan konuşmayacaksın. İftira etmeyeceksin. Allah da cennet verecek. Yok, cenneti versin Allah, kul boşboğazlığa devam etsin. E, niye Allah o zaman cehennemi yarattı ki?

Bir mü’min iki mümin kardeşinin yanında, “Bunlar benim sesimi kaydediyor mudur, görüntü alıyor mudur” diye korkarak oturuyorsa; birbirimizin cenazesini kılmamızın ne değeri var bu dünyada? İki mü’minle huzurlu bir çay içmeye korkacaksan bu dünyada… Emaneti olmayan, yani eminlik niteliği olmayanın imanı da yoktur. Çünkü Allah’ın adıyla konuşan bir adam, secde eden bir insan, Allah’tan korkan birisi, basit bir emanet konusunda torbası delik bir adamsa; iman bunun ağzını tutamıyor ki, nasıl cennet verilsin buna?

Ve aziz kardeşlerim, bir emanetten daha söz edeceğim ki, Allah hepimize yardım etsin. Ne kadın emanetine benzer, ne söz emanetine benzer: Çocuklarımız, çocuklarımız… Peygamber Efendimiz: “Allah’ın emanet ettiği ailesini zayi etmek bir insana bela olarak yeter” buyuruyor. Daha, bir suça muça gerek yok. Üç çocuk, dört çocuk evde, bu beyefendi insanlığı kurtarmak için projeler hazırlıyor! Emanete hıyanet! Çocuklarımız kadar ağır bir emanetimiz yoktur. Ve, susmaları için çikolata almamız sadece yaranın üstüne bant sarmaktır. Aldığın her çikolata, senin görevini oyalama işine yarıyorsa; kendi kendine tuzak kuruyorsun demektir.

Sadece çocuklarımızın iyi bir okul kazanıp iyi bir meslek edinmeleri değildir sorun. İyi bir meslek elbette gerekli. Çocuklarımız, meslek sahibi olsunlar. Bu da, babanın emanet görevlerinden birisidir. Ama yüzde kaçı hayatımızın bu? Kaç senelik dünyanın işini buldun bu çocuğa da, kaç senelik ahiretini helak ettin? Uykularımızı kaçırmayan çocuklarımız, emaneti zayi ettiğimiz noktalarımızdır.

Anne dokuz aylık hamilelik sıkıntısını, çocukları reşit oluncaya kadar çektiği zaman, emanet sahibi kadın demektir. Doğumhanede eşinin doğum yapmasını beklerken, on metrelik mesafeyi beş yüz defa tur atıyor ya, bir adam. Vakit nasıl da geçmiyor. Acaba ne diyecekler şimdi, ne haber gelecek diye. O heyecanı ölünceye kadar kaybetmeyen baba emin babadır. “İyi bir okula gönderdik. Okul müdürü de Müslüman elhamdülillah. Tamam, şimdi hadi biz tatile” diyen baba ise, emanet sorunu yaşayan babadır. Artık emaneti nereye koyduğumuz belli zaten.

Çocuklarımız Allah’ın emanetidir. “Bu emanet ne olur” diye, tereddütlerle ev tutulur. Hatta ve hatta misafirliğe gidilirken, misafir çağırılırken bile; emin, mü’min baba, emin ana, çocuklarına ne olacağını düşünerek misafirliğe giderler. Çünkü “çocuk grip mikrobu kapar gibi haram mikrobu da kapabilir” diye endişe eder baba, anne. Çocuklarımız bizim değildir. Allah yarattı. Allah'ın kulu. Baba ve annenin güvenli olup olmadığı test edilmek için, çocuklar emanet olarak onlara bırakıldı. Mü'min kalitesi budur. Tatile giden komşusunun saksısını balkona emanet koymuş; aman Allah'ım! Günde yedi defa bakıyor. "Komşunun emaneti bir şey olmasın, solar molar ayıp olur komşuya" diyor. Doğru. Allah da, on beş sene önce saksıda değil, kundakta sana bir çiçek bırakmıştı, hatırlıyor musun? Soldu mu acaba? Bu çiçek duruyor mu? Tertemiz, meleklerden daha temizdi neredeyse, sana emanet edildiği gün. Şimdi çocuğun kafası internet ağlarında yedi kıtada dolaşıyor. Emanet, mü'min şuurunda emanet bu.

Bir emanet türü daha var kardeşler. Ömer bin Hattab radıyallahu anh’a şehit olacağı zaman: "Seni çok sevdik, oğlun Abdullah'ı da çok seviyoruz. Abdullah'a bırak bu görevi de; şöyle huzurlu, başımızda iyi bir mü'min lider olarak bulunsun" dendiğinde ne demişti? Emin adam! "Yahu sizin derdinizi yaşarken çektim, öldükten sonra da mı çekeceğim bu derdi" dedi, radıyallahu anh. “Ömer'in ailesinden bir kurban yeter, siz bırakın oğlumu" dedi.

Mü'minlerin veya kâfirlerin, kimin olursa olsun; belediyesinde, muhtarlığında, devlet dairesinde bir koltuğa oturanlar! Koltuklar emanettir. Koltuğun üstünde oturmak da, emanet bir oturuş olmalıdır. Sadece o dairenin bütçesini çarçur etmekle ilgili değil. Orada oturduğun sürece içtiğin gereksiz çaylara varıncaya kadar. Çay parasını kendin veriyor olabilirsin ama çay içerken harcadığın vakit parasını kimden keseceksin? Sekiz saat orada çalıştığın biliniyor; üç buçuk saat çay molaların sürmüş senin. Öğle namazına da gitmişsin ama. Namaz kılmak başka şey, yüzde yirmi beşi kaybetmek başka şey. Namaz kılan da bunu yapabilir. Namaz kıldı diye insanlar, "epey namaz kıldık elhamdülillah, bu sene oruç tutmasak olur", diyorlar mı? Namaz başka, oruç başka. Emanet, emin olmak başka şey, namaz kılmak başka şey.

Kardeşler,

İnsan olarak, bizden güven beklenen bir yerde, bu güveni ne kadar sağlıyorsak; o kadar münafıklık tehlikesinden kurtuluyoruz demektir. Aksi takdirde mikrop, münafıklık mikrobu bünyemize girmiştir. Ondan kurtulmadıkça Allahu Teâlâ'nın huzuruna temiz bir mü'min olarak gitmemiz mümkün değildir.

Kardeşlerim, Nisa suresinin 58. ayeti Allahu Teâlâ'nın çok açık bir emrini ihtiva ediyor;

“Allah emanetleri yerine koymanızı emrediyor." Bitti. Allah "namaz kılın" diye emrettiği gibi emanetleri de emrediyor. Altmış yıllık tecrüben Allah'ın sana verdiği emanetti. Sen, doğarken bu bilgilerle doğmadın. Bunu senden rica ettiği zaman bir mü'min, vermek zorundasın. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, mü'minin mü'mindeki haklarından birini zikrederken, "soru sorduğunda sorusuna cevap vermektir" buyuruyor.

"Emanetleri depolayın" demiyor Allah'ımız, “götürün verin" diyor. Emanet olan şey, her neyse... Söz, söz emaneti, sır, sır emaneti, para, para emaneti… Adı önemli değil, emanet mi emanet.

Ve en ağır emanet: Allah'ın yuvalarımıza koyduğu çocuklarımız. "Sahibine götürün bunları" diyor. Kime? Kim verdiyse çocuğu, ona. Nasıl vereceğiz? Sağlıklı, muvahhit, muttaki, salih bir insan olarak…

Ve sallallahu ve selleme âla seyyidina Muhammed ve âla alihi ve sahbihi ecmaîn.

Ve’lhamdülillahi Rabbi’l âlemin.

Yazar: