Nerede Benim Rızam İçin Birbirini Sevenler

 “…ورَجُلان تَحَابَّا في اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْه…”

“…Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan…”

Hadis-i şerifte geçen “habbe ( حَبَّ )” kelimesi, bir lezzet, fayda veya faziletten dolayı sevmek anlamına gelmektedir.[1] Hadisin bağlamı dikkate alındığında, buradaki sevmenin faziletten kaynaklanan bir sevgi olduğu anlaşılır. Yani Allah (cc)’a iman etme faziletine ulaşmış bir kimseyi, sırf bu faziletinden dolayı sevmek. Bu, Allah Teâlâ’yı sevmeden ulaşılabilecek bir muhabbet değildir. Ancak imanın anlamına vakıf olan mutmain bir kulun idrak mertebesidir. Zira bu sevgide, ne menfaatin ne de zarar görmenin yeri vardır.

Hz. Peygamber, bir sahâbînin “Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim?” sorusuna binaen “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir.” (Buhârî, Mezâlim 4; Tirmizî, Fiten 68)  buyurur. Mümin, nasıl sevgisiyle mazlum din kardeşinin yardımına koşuyorsa zalim din kardeşinin de zulmünü engelleyerek ona yardım eder. Yardımın tek sebebi, iman kardeşliğinin verdiği sevgidir.

Bu sevginin toplumsal tezahürü, Hz. Peygamber döneminde Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki ilişkinin değişiminde müşahede edilir. Medine’de bulunan her iki kabile, İslâmiyet’ten önce birbirlerine düşman iken İslamiyet’e girdikten sonra Muhâcir kardeşlerine yardım eden Ensar olarak tek toplum haline gelirler. Onların bu durumu, Âl-i İmrân sûresi 103. âyette şu şekilde anlatılır: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun kenarındaydınız, Allah sizi ondan kurtardı…” Âyetin başında yer alan Allah’ın ipine sımsıkı sarılma emri, İslâm toplumunun oluşumundaki en önemli hareket noktalarından biridir.[2] Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla hayat bulan Allah’ın ipine sarılma yönelimi, birbirleriyle yıllarca savaşan bu iki kabileyi yekvücut hale getirmiştir. Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret eden Muhâcirler ile Medine sâkinleri Ensar arasında kurmuş olduğu “Muâhat – Kardeşlik bağı” ile olası parçalanmanın önüne geçmiştir. Böylece birbirine sıkıca kenetlenmiş bir İslâm toplumunun oluşmasına zemin hazırlanmıştır.  

Farklı unsurlardan oluşan veya birbirine düşman olan toplulukları yekvücut hale getiren değer dünyası nedir? Bu ülfet nasıl meydana gelmiştir? İnsanlık tarihine iz bırakan orta ümmeti oluşturan esas sâik nedir?

Her dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm ahlâkı, toplumsal hayat içerisinde müntesiplerinin davranış kalıplarını belli bir değer etrafında ören dinamik bir yapı arz eder.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât, 49/13) Âyet-i kerimede belirtilen insanın üstünlüğünü Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’nde daha ayrıntılı olarak anlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerinde, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır. Allah katında en kıymetli olanlarınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56). Dolayısıyla bir insana ve bir topluluğa üstünlük veren şey, ne ırk ne soy-sop ne iktisadî kalkınma ne de dünyevî olan herhangi bir şey… Ancak “takvâdır”. 

Takvâ, müminlerin işbirliği yaptıkları ilk alandır: “…İyilik ve takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın…” (Mâide, 5/2) Bu bilinçle hareket eden müminlerin oluşturacağı toplumun temeli “selâmet”tir.

Aynı inancı paylaşan müminler; ırka, dile, iktisadî refaha veya fakirliğe bakmaksızın birbirlerine karşı sevgi ve sorumluluk duyarlar. Bu bağlamda müminler, girizgâh mahiyetindeki “selam”ı vermekle tanışmaya ve sevmeye ilk adımı atarlar. “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” (Müslim, İmân 93-94)   

Efendimiz, müminlere bencilliği, hırsı, nezaketsizliği, haksız rekabeti ve birçok insanî zaafı eritip yerine sevgiyi koyan bir ilke olarak “empatiyi” önerir: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72). Bu olgunluğa ulaşan müminin kalbinde Hz. Peygamber’in şu sözü yankı bulur: “Birbirinizle hasetleşmeyiniz. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için artırmayınız. Birbirinize kin ve nefret beslemeyiniz. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyiniz. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olunuz. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. –Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki– Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı, başka Müslümana haramdır.” (Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57). Muhatabını kendi gibi görmeyen ve onun yerine kendisini koymayan kişi, asla haksızlıktan, zulümden, kinden, nefretten, hakir görmekten ve birçok ahlâksız tutumdan kendini alamaz. Allah’tan korkmayan kişi için bu ahlâkî zaaflardan kaçınmanın ve özveride bulunmanın da bir anlamı yoktur.

Hz. Peygamber, dünyevî menfaatin ve nefsaniyetin yer almadığı bu sevginin ifadesi olarak müminlerin haklarını şu şekilde saymaktadır: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selam vermek, seni davet ederse gitmek, senden nasihat isterse nasihat etmek, aksırınca Allah’a hamd ederse ‘yerhamukellah’ demek, hastalandığında onu ziyaret etmek, öldüğü zaman cenazesinin ardından gitmek.” (Müslim, Selam 5) Burada bahsedilen haklar, muhatapların şefkat ve sevgiyle birbirlerini gözetmeleri sonucu hayata geçirilebilir. Duyarsız, sevgisiz ve ‘bana ne!’ci bir yaklaşıma sahip olan insanın, bu inceliklere ulaşması söz konusu olamaz. Kemâle ulaşmayan kimse için oluşabilecek tehlikeyi Efendimiz, “Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helak olup gitmenizden korkuyorum.” (Müslim, Fezâil 31) hadisinde dile getirmektedir.

Takvâ, müminlerin birbirleriyle olan münasebetlerinde nezaket, merhamet ve hakka riayet hususlarında hassasiyete vesile olur. Zira alnı secdeye giden her insan, Allah’ın dostu olmaya adaydır. Kudsî bir hadiste Cenâb-ı Hakk “Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harb ilan ederim…” (Buhârî, Rikâk 38) buyurur. Bu manayı destekler mahiyette Efendimiz: “Sabah namazını cemaatle kılan kimse, Allah’ın güvencesindedir. Sakın Allah, güvencesi altında olan bir şeyden dolayı sizi takibe almasın. Çünkü Allah güvence verdiği bir şeyden dolayı kimi takip ederse, onu yakalar sonra da onu yüzüstü cehennem ateşine atar.” (Müslim, Mesâcid 261, 262) der.

Mümin kardeşine haksızlığı, zulmü, kini, nefreti, hakir görmeyi vb. ahlâksız tutumu reva gören kişi, Allah’ın takibine uğrayabilir. Bu takibattan dolayı dünyada yaşayabileceği birçok musibeti göğüslemek durumunda kalabilir. Bu noktada, başımıza gelen musibetleri anlamlandırırken ilişki tarzlarımızı gözden geçirerek özeleştiri yapmamız yerinde bir davranış olabilir.   

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) Müminlerin birbirlerine karşı durumlarını vücut benzetmesiyle ortaya koyan Hz. Peygamber’in hadis-i şerifi, ‘müminlerin birbirlerini Allah rızası için sevme’ konusunda nerede durduğumuza dair özeleştiri yapmamızı kolaylaştıracaktır. Özeleştirimizi sağlam yaptığımız oranda Allah Teâlâ’nın “Benim rızam uğrunda birbirlerini sevenler için peygamberlerin ve şehidlerin bile imreneceği nurdan minberler vardır.” (Tirmizî, Zühd 53) müjdesine yaklaşabiliriz.  

Sosyal ilişkilerde ahlâkî kurallara uymak, kemâlin tecellisidir. Sevgiye dayanan İslâm ahlâkının ördüğü sosyal değerler, fiilde ve sözde nezahet, nezaket, zarafet içerir. Dolayısıyla müminlerin birbirlerine karşı sevgisi, kuru bir “sevgi” sözcüğünden ibaret değildir. Bu sevgi; empatiyi, merhameti, tevâzuyu, yardımı, güzel sözü, sabrı, nasihati ve özveriyi gerektiren diğer ahlâkî yaklaşımları içeriyorsa “Nerede benim rızâm için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireceğim” (Müslim, Birr 37) müjdesine muhataptır.

 

 



[1] Râgıb el-İsfehani; Müfredât; (İstanbul: Pınar yay.; 2007; terc. Yusuf Türker); s. 360.

 

[2] Elmalılı Hamdi Yazır; Hak Dini Kur’ân Dili; (İstanbul: Azim Dağıtım; sadeleştirenler: Doç. Dr. İ. Karaçam, Yrd. Doç. Dr. E. Işık, Dr. N. Bolelli, A. Yücel) c. 4; s. 406.

Yazar: