Siyer-i Nebi Dersleri 39: Allah Yolunda Cihad

Cihadın En Faziletlisi

Allah yolunda cihad “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar”[1] emriyle başladı. Muhammed aleyhisselâm güvendiği, ümit beslediği kimseleri tek tek İslam’a davet ediyordu. Sonra bir sabah Safâ tepesinden seslendi tüm Mekke halkına: “Ey insanlar! Şu dağın ardında size saldırmak isteyen bir düşman ordusu var, desem bana inanır mısınız?” diye sordu. Onlara düşman ordusundan çok daha büyük bir tehlikeyi; cehennem azabını anlattı. Ama Mekkeliler inanmadılar. Önce alay etmeye, peşinden hakaretler yağdırmaya başladılar. Allah Rasûlü sabretti, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağırmaya devam etti.

Kureyş’in zalim liderleri hem Muhammed aleyhisselâm’a hem de yüce mesajına amansız ve acımasızca saldırdılar. Nice tehditler ve iftiralar savurdular. Davasından vazgeçirmek için gün oldu önüne dünyaları serdiler.  Allah’ın salih ve sevgili kulu tehditlerin ya da dünyevi tekliflerin hiç birine boyun eğmedi. “Sağ elime güneşi, sol elime ayı bile verseler bu davadan vazgeçmem”[2] diyerek, hakkı haykırmaya devam etti.

Ebû Fükeyhe, Habbâb, Bilâl ve daha niceleri çölün kızgın kumları üzerinde dayanılmaz acılar,  türlü ezâlar ve cefâlar çektiler. Sümeyye ve Yâsir vahşi bir şekilde katledildi.  Zalimler, Allah Rasûlü’nün kapısına pislikler, yollarına dikenler döktüler. “Rabbim Allah’tır” diyen son peygamberi acımasızca dövdüler, Kâbe’nin hemen yanında boğmak istediler, secdedeyken sırtına deve işkembesi koydular. Muhammed aleyhisselâm sabretti.  Geceleri gözyaşları içinde Rabbine sığınıp kavminin hidayeti için dualar etmeye ve sabah olduğunda Allah’ın dinini anlatmaya devam etti. 

Gün geldi, sevdiklerini, kızı Zeyneb’i gurbet diyarına; Habeşistan’a gönderdi.  Hasret ve özlemin hüznünü, kederini yüklendi.  Hakkında ölüm kararı verildi; canına kastedildi. Boykot yıllarında açlık ve susuzluk tahammül edilmez bir noktaya geldi. Ama Allah Rasûlü tüm bu yapılanlara karşı sabretti. Af ve merhamet yolunu tutmaya, insanları hayra; cennete çağırmaya devam etti.

Tâif’te taşlanırken, ayakları kanlar içinde kaldığında üzüldü, yüreği yandı.  Acısını, hüznünü Rabbine arz etti. Ama beddua etmedi. Sabretti ve kendisine bu zulmü reva gören zalimlerin hidayeti için dualar etti.

Gün oldu Abdurrahman b. Avf ve arkadaşları huzuruna geldi. İzzetlerini, şahsiyetlerini korumak için kılıçlarına sarılmayı, savaşmayı teklif ettiler. Fakat Allah Rasûlü “Ben bununla emrolunmadım” dedi. Rabbinin vahyine uydu. Allah’ın hükmü gerçekleşinceye kadar sabredeceğini söyledi. Allah hükmedenlerin en hayırlısı değil miydi? Sabretti. Cihadın en faziletlisini yapmaya, zalimlerin karşısında Hakkın sesi olmaya devam etti.

Ukâz’da, Mecenne’de, Zulmecâz’da, Hac için Mekke’ye gelen Arapların çadırında Allah’ın davasını yüceltmek için cihad eden yüce bir Peygamber vardı. O mücahit Peygamber kovuldu, dövüldü, alay ve hakarete uğradı. Fakat  “La ilâhe illallah deyin ki kurtulasınız”[3] diye haykırmaktan bir an geri durmadı.

Medine’ye hicret yolculuğu sırasında O’nu yakalayıp öldürmek için seferber olan nice düşmanı vardı. Cellâtlar evinin etrafını sardığında ya da Sevr mağarasının ağzına kadar geldiklerinde Muhammed aleyhisselâm’ın yüzünde en ufak bir endişe ifadesi görülmüyor, arkadaşı Ebû Bekir’e  “Korkma, Allah bizimle beraberdir” diyerek cesaretini ve Rabbine olan sonsuz güvenini ilan ediyordu.

Medine’ye hicret ettiğinde bile Mekke hükümetinin tehditleri peşini bırakmıyor, çevre kabilelerin düşmanlığı,  şehirdeki Yahudi ve münafıkların ihanetleri O’na ve müminlere rahat yüzü göstermiyordu.

 

Allah Yolunda Savaşın

Kureyşliler muhacirlerin Mekke’deki mal varlıklarına el koymuş, Medine’ye tehdit dolu mektuplar yazıyorlardı.  Medine’deki Yahudi ve münafıklarla iş birliği yapan Mekke hükümeti Müslümanlara savaş açmış, şehir iç ve dış düşmanlar tarafından âdeta kuşatılmıştı.  Müslümanlar korku içinde,  her an bir düşman saldırısı bekliyorlardı.  İşte tam bu sırada Allah Teâlâ müminlere kendilerini savunmalarını ve zalimlerle savaşmalarını emretti:

“Zulme uğrayan müminlere savaşma izni verildi. Elbette ki Allah müminlere yardım etmeye kâdirdir. O müminler sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır.”[4]

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”[5]

 

Allah Rasûlü Cihada Çıkıyor

Cihad Allah’ın rızasına uygun bir hayat sürmek,  kul ile Rabbi arasındaki tüm engelleri ortadan kaldırmaktır.  İyiliği emretmek, kötülüğe mani olmaktır. Cihad müminin iyi bir kul olabilmek için nefsiyle savaşması,  zalimin karşısında diliyle, eliyle, malıyla ve canıyla mücadele etmesidir. Cihad yeri geldiğinde Nemrutların, Firavunların karşısına çıkıp Hakkın sesi olmak, yeri geldiğinde eline kılıcını alıp Allah için, îlâyı kelimetullah için sefere çıkmak, ölünceye kadar düşmanla göğüs göğüse savaşmaktır. İşte bu ayetlerle yeni bir dönem başlamış, Muhammed aleyhisselâm zalimlerle savaşmak üzere harekete geçmiştir. 

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Medine'yi düşman saldırılarından korumak, Mekke müşriklerinin faaliyetleri hakkında bilgi toplamak, Suriye ticaret yolunu kontrol altına almak ve Kureyş kervanlarını takip etmek amacıyla birçok askeri faaliyet düzenlemiştir. Bu faaliyetlerden bizzat Efendimizin kumanda ettiği seferlere Gazve, Efendimizin bizzat katılmayıp bir sahabinin kumandası altında gönderdiği askeri birliklere ise Seriyye adı verilir. Bununla birlikte asker sayısının fazla olması sebebiyle bazı seriyyeler de gazve olarak isimlendirilmiştir ki Mute Gazvesi bunlardan biridir. Allah Rasûlünün bizzat kumanda ettiği gazve sayısı yirmi yedi olup gönderdiği seriyye sayısı ise elli civarındadır.

 

İlk Seriyye ve Gazveler

Sîfu’l-Bahr Seriyyesi

Muhammed aleyhisselâm’ın gönderdiği ilk seriyye hicretin birinci yılı Ramazan ayında (Mart 623)  Hz. Hamza’nın kumanda ettiği Sîfu’l-Bahr seriyyesidir.   Otuz muhacirden oluşan ve Ebû Mersed b. Kennâz’ın beyaz bir sancak taşıdığı müfrezenin amacı Ebû Cehil liderliğindeki 300 süvari tarafından korunan ve Şam’dan dönmekte olan Kureyş kervanını kontrol altında tutmak ve gerekirse baskın düzenlemekti. İki taraf Medine’nin batısında, Kızıldeniz sahiline yakın bir yerde, Cüheyneliler’in yaşadığı bölgede karşılaştılar. Taraflar kılıçlarına sarılmak üzereyken araya giren ve kanlı bir savaşı engelleyen, iki tarafın da müttefiki olan Cüheyne kabilesi lideri Mecdî b. Amr oldu.[6] Efendimiz aleyhisselâm, Mecdî’nin barış için gösterdiği gayreti memnuniyetle karşıladı.

Râbiğ Seriyyesi

Muhammed aleyhisselâm Şevvâl ayında (Nisan 623) bu kez Ubeyde b. Hâris’i seksen muhacirin başında Râbiğ bölgesine gönderdi. Sancaktarlığını Mistah b. Üsâse’nin yaptığı bu müfreze, Ebû Süfyân b. Harb liderliğindeki iki yüz kişilik kervanla Cuhfe yakınlarındaki Râbiğ vadisinde karşılaştı. Tarafların birbirlerine karşılıklı ok attığı bu seriyye sırasında Sa’d b. Ebî Vakkâs büyük kahramanlık gösterdi. İslam ordusunda düşmana ilk oku atan ve yine düşmanlarca yaralanan sahabi Sa’d b. Ebû Vakkâs oldu.[7] Sa’d’ın attığı okların tamamının isabet etmesi üzerine Müslümanlara takviye geldiğini zanneden müşrikler bölgeden hızla uzaklaştılar.

Habeşistan’dan Mekke’ye dönen ve Medine’ye hicret imkânı bulamayan Mikdâd b. Esved ve Utbe b. Gazvân bu sırada oluşan karmaşadan istifade ederek Müslümanların saflarına geçtiler.[8]

 

Harrâr Seriyyesi

Hicretin ilk yılının Zilkâde ayında (Mayıs 623) altmış kişilik bir Kureyş kervanının Harrâr’dan geçeceğini öğrenen Peygamberimiz, Sa‘d b. Ebû Vakkâs’ı yirmi muhacirden oluşan bir birliğin başında Harrâr’a gönderdi.  Mikdâd b. Esved’in beyaz bir sancak taşıdığı İslam birliği yaya olarak gittiği Harrâr’a vardığında kervanın bir gün önce bölgeden geçtiğini öğrendi. Efendimiz aleyhisselâm’ın daha ileri gidilmemesi  tembihine uyan Müslümanlar takipten vazgeçerek Medine’ye döndüler.[9]

 

 Ebvâ Gazvesi

Rasûlullah aleyhisselâm’ın komuta ettiği ilk gazve hicretin ikinci yılı Safer ayında (Ağustos 623) gerçekleşen Ebvâ gazvesidir.[10]  Sevgili Peygamberimizin annesi Âmine hatunun mezarının da bulunduğu Ebvâ, Medineye yaklaşık 190 km uzaklıktadır. Bölgede bulunan Veddân köyü sebebiyle Veddân gazvesi adıyla da anılan bu seferde beyaz sancağı Hz. Hamza taşımıştır.[11] Yetmiş muhacirin başında Ebvâ’ya gelen Peygamberimiz düşmanla karşılaşmamış, on beş gün süren sefer sırasında bölgede yaşayan Benî Damre kabilesi lideri Mahşî b. Amr ile saldırmazlık anlaşması yaparak Medine’ye geri dönmüştür.[12]

 

Buvât Gazvesi

Peygamber Efendimiz, Ümeyye b. Halef’in emrindeki 100 kişilik bir muhafız birliğin koruduğu ve 2500 deveden oluşan büyük bir Kureyş kervanının Medine’nin yaklaşık 80 km. kuzeybatısında bulunan Buvât’tan geçeceğini haber alınca, Sa‘d b. Muâz’ı Medine’de vekil bırakıp 200 kişilik bir kuvvetle hicretin ikinci yılının Rebîülevvel ayında (Eylül 623) yola çıktı. Beyaz sancağı Sa‘d b. Ebû Vakkâs’ın taşıdığı bu sefer bir ay kadar sürdü.  Kervanın daha önceden gelip geçtiğini öğrenen Müslümanlar Medine’ye döndüler.[13]

 

Uşeyre Gazvesi

Hicretin ikinci yılının Cemâziyelevvel (veya Cemâziyelâhir) ayında (Kasım veya Aralık 623) Ebû Süfyân b. Harb liderliğindeki büyük bir Kureyş kervanının sahil yolundan Suriye’ye gitmekte olduğunu haber alan Peygamberimiz Medine’ye 210 km mesafede bulunan Zü’l-Uşeyre mevkiine doğru harekete geçti. Ebû Seleme b. Abdülesed el-Mahzûmî’yi Medine’de vekil bırakan Efendimizin ordusu 150 veya 200 muhacirden oluşuyor, sancağı Hamza b. Abdülmuttalib taşıyordu.

Kırk ya da yetmiş muhafız tarafından korunan Kureyş kervanı 1000 deveden müteşekkil olup 50.000 dinar kıymetinde ticari eşya taşıyordu. Kureyş’in tüm ailelerinin sermaye koyduğu kervan Mekke’nin o günlerde Suriye’ye gönderdiği en önemli ve en zengin ticaret kafilelerinden biriydi. Müslümanlar Müdlic kabilesine ait Uşeyre mevkiine gelince kimseye rastlamadılar ve kervanın buradan birkaç gün önce geçtiği haberini aldılar.

Bu gazve sırasında Efendimiz aleyhisselâm tarafından Hz. Ali’ye Ebû Turâb lakabı verilmiş, bölgede yaşayan Benî Müdlic kabilesiyle anlaşma yapıldıktan sonra Medine’ye dönülmüştür.[14]

 

Birinci Bedir Gazvesi

Kureyş’in ileri gelenlerinden Kürz b. Câbir’in başında olduğu Mekkeli bir eşkıya çetesi Medine’nin kenar mahallelerine saldırmış,  halkı kılıçtan geçirip mallarını yağmaladıktan sonra Cümmâ (veya Zülcedr) otlağındaki sürüleri alıp kaçmıştı. Olayı haber alan Allah Rasûlü Medine’de Zeyd b. Hârise’yi vekil bırakarak küçük bir müfrezenin başında derhal harekete geçti. Sancağını Hz. Ali’nin taşıdığı İslam ordusu Bedir yakınlarındaki Safevân bölgesine kadar Kürz ve arkadaşlarını takip ettiyse de düşmanı yakalamak mümkün olmadı.  Bu gazveye Birinci Bedir ve Sefevân Gazveleri adı verilmiştir.[15]

 

İlk Seriyye ve Gazveler Hakkında Bir Değerlendirme

Görüldüğü gibi ilk seriyye ve gazveler sırasında önemli bir çatışma olmamış, bununla birlikte Müslümanlar bölgede dikkate alınması gereken önemli bir güç olduklarını dost düşman herkese ilan etmişlerdir. Çevre kabilelerle anlaşmalar yapan Efendimiz Medine’yi tehdit eden Kureyş’in saldırgan tavırlarına karşın Müslümanların kendilerini koruyabileceklerini göstermiş, Kureyşliler Suriye ticaret yolunu eskisi gibi rahat kullanamayacaklarını anlamışlardır. 

Efendimiz aleyhisselâm’ın  ilk seriyyelere komutan olarak Hz. Hamza, Ubeyde b. Hâris ve Sa’d b. Ebû Vakkâs gibi yakın akrabalarını  tayin etmesi oldukça önemlidir. Allah Rasûlü bu son derece tehlikeli ve hayati görevleri yakın akrabalarına vererek fedakârlığa bizzat kendi ailesinden başlamıştır. Bu durum insanları ölüme, fedakârlığa sürükleyen ancak yedi sülalesiyle birlikte sırça köşklerde müreffeh bir hayat süren günümüz liderlerine çok şey anlatmaktadır.

Seriyye ve gazvelerde hep aynı askerlere görev verilmemiş, pek çok muhacir cihada gönderilerek ileride meydana gelmesi muhtemel savaşlar için tatbikat imkanı sağlanmıştır. Yine bu seriyyelerde tek bir sahabi komutan tayin edilmemiş, farklı insanların komuta kabiliyetlerini geliştirmeleri hedeflenmiştir. Nitekim bu komutanlardan Sa’d b. Ebû Vakkâs ileride Sasani İmparatorluğunu Kadisiye savaşında mağlup edecektir.

İlk seriyye ve gazvelere yalnızca muhacirlerin katılmalarının sebebi, Medineli Müslümanların Akabe biatleri sırasında Peygamberimizi Medine sınırları içinde korumaya söz vermeleridir. Onların himaye sözü Medine dışını içermemektedir. Allah Rasûlü bu sebeple ilk askeri faaliyetlere Ensarı çağırmamış, bu durum Bedir Savaşına kadar devam etmiştir.

Efendimiz aleyhisselâm çıktığı her sefer sırasında Medine'de kendi yerine bir vekil bırakmıştır. Vekil bıraktığı sahabiler Sa’d b. Ubâde ve Sa’d b. Muâz gibi bazen Ensardan, bazen de Ebû Seleme ve Zeyd b. Hârise gibi Muhacirlerden olmuştur. Zeyd b. Hârise gibi daha önceden köle olan bir sahabinin  vekil seçilmesi müslümanlar arasında hiç bir fark gözetilmediğini, atamalar yapılırken insanların kabiliyet ve liyakatlerine bakıldığını göstermektedir.

Bu seriyye ve gazveler bölgede büyük bir etki meydana getirmiş ama asıl fırtınayı koparan Batn-ı Nahle Seriyyesi olmuştur.

 

Batn-ı Nahle Seriyyesi

Allah Rasûlü hicretten on yedi ay sonra (Receb 2/Ocak 624), Nahle Seriyyesi veya Abdullah b. Cahş Seriyyesi diye de bilinen Batn-ı Nahle Seriyyesi’ni düzenledi. Bu seriyyenin hazırlıklarını çok gizli tutmaya karar veren Efendimiz bir akşamüstü halası Ümeyme’nin oğlu ve aynı zamanda süt kardeşi olan Abdullah b. Cahş el-Esedî’yi çağırarak sabah namazına silahlarını kuşanmış bir şekilde yanına gelmesini söyledi. Sabah olduğunda muhacirlerden oluşan sekiz kişilik bir müfreze hazırladı ve başlarına Abdullah bin Cahş’ı komutan tayin etti.[16]

Allah Rasûlü, Übeyy bin Ka’b’a bir mektup yazdırarak zarfını kapattı ve mektubu Abdullah’a verdi. Efendimiz, Abdullah’a Medine’nin doğu istikametindeki Necid yolunda ilerlemesini, iki gece sonra mektubu açmasını ve içindeki emre göre hareket etmesini söyledi. Daha sonra müfrezeyi oluşturan ashabına dönerek şöyle buyurdu:

"İçinizden açlığa ve susuzluğa en dayanıklı olanınızı emir olarak tayin ediyorum.” Böylece sahâbiler arasında “müminlerin emiri/emiru’l-müminîn” unvanı ilk kez Abdullah bin Cahş’a verilmiş oldu.[17]

Bu seriyye sırasında mücahitlerin nereye ve hangi amaçla gittiklerini dahi bilmemeleri ve iki gün sonra mektubun açılmasıyla birlikte görevlerini öğrenmiş olmaları çok manidardır. Efendimiz aleyhisselâm harekâtın hedefine ulaşması için her türlü tedbiri almış, sahabiler de emri sorgulamayarak lidere nasıl itaat edilmesi gerektiğini göstermişlerdir.

Peygamberimizin açlık ve susuzluğa en dayanıklı olan kimseyi emir tayin etmesi, bir görevin verilmesi sırasında liyakatin dikkate alınması gerektiğini, kişinin diğer özelliklerinden ziyade, vazife ile ilgili aranan şartlara ne kadar uygun olduğuna bakılmasının daha önemli olduğunu göstermektedir.

 

Efendimizin Mektubu

Abdullah bin Cahş iki günlük yolculuktan sonra İbn Dümeyra Kuyusu’na vardığında, Efendimizin mektubunu açtı ve arkadaşlarına okumaya başladı:

“Bu mektubumu okuduğunda Mekke ile Tâif arasındaki Nahle Vadisi’ne ininceye kadar yürü. Orada Kureyşlileri ve Kureyş kervanını gözetle. Bize onlar hakkında bilgi getir. Arkadaşlarından hiç birini seninle birlikte gitmeye zorlama.”

Abdullah mektubu okuduktan sonra “İşittim ve itaat ettim” diyerek Allah Rasûlünün verdiği görevi yerine getireceğini belirtti. Yanındaki sahabilerin tamamı da onu yalnız bırakmayacaklarını söylediler.[18] Abdullah ve arkadaşları yönlerini değiştirerek Nahle’ye doğru hareket etti. Her iki sahâbiye bir deve düşüyordu. Buhran denilen yere geldiklerinde Sa’d b. Ebû Vakkâs ve Utbe b. Gazvan develerini kaybettiler.[19]

 

Kureyş Kervanı

Batn-ı Nahle mevkiine gelen Müslümanlar burada kuru üzüm, deri ve şarap taşıyan bir Kureyş kervanıyla karşılaştılar.[20] Kervanda bulunan müşrikler Müslümanları görmüşlerdi. Müslümanlar beklenmedik bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar. Recep ayının son günüydü. Recep ayı ise kan dökmenin kesinlikle yasak olduğu haram aylardan biriydi. Bu ayda savaşmak, cahiliye devri Araplarınca da büyük bir günah kabul ediliyordu. Ancak Müslümanlar o günün, Recep ayının son günü olduğunda tereddüt ettiler.[21] Ayrıca bir gün daha beklenilecek olursa hem kervan Mekke haremine girecek, hem de bütün Kureyş halkı Müslümanların, Mekke’ye kadar gelmiş olduğunu anlayacaktı.[22]

 

İlklerin Seriyyesi

Mücahidler nihayet kervana saldırmaya karar verdiler. Vâkıd bin Abdullah radıyallahu anh’ın attığı ok kervanın yöneticisi Amr bin Hadramî’nin ölümüne yol açtı. Kervandakilerden Osman bin Abdullah ve Hakem bin Keysân da esir alındı.[23]

Abdullah bin Cahş kervandan ele geçirilen ganimeti beşe bölerek beşte birini Allah Rasûlü’ne ayırdı. Efendimiz aleyhisselâm ilk kez bu seriyyede gizli bir emirnâme yazdırmış, Müslümanlar bu seriyye sırasında bir müşriği öldürmüş ve ilk defa müşrikleri esir ederek onlardan ganimet almışlardı.[24]

                 

Nahle Seriyyesi’nin Yankıları

Abdullah b. Cahş kumandasındaki mücahidler Medine’ye gelip olanları Efendimize anlattıklarında, Allah Rasûlü çok üzüldü ve şöyle buyurdu:

"Ben size haram aylarda savaşmanızı emretmedim.”[25]

Gerçekten de Rasûl-i Ekrem onlara müşriklerle savaşmalarını değil, Kureyş kabilesi ve kervanıyla ilgili bilgi toplamalarını emretmişti. Efendimiz alınan esirlere ya da getirilen ganimetlere dönüp bakmadı. Abdullah ve arkadaşları bu duruma çok üzüldü. Müminler, Abdullah ve arkadaşlarına öfkeyle bakıyor, kendilerine emredilmeyen bir şeyi yaptıkları için onları kınıyorlardı. Ancak daha da üzücü olanı, İslam düşmanlarının bu olayı bahane göstererek Allah Rasûlü’nü eleştirmeleri ve O’na insafsızca saldırmalarıydı.   

Müşriklere göre, Hz. Muhammed aleyhisselâm ve arkadaşları haram ayın kutsiyetini ihlal etmişler, savunmasız insanları haksız bir şekilde öldürerek mallarını ele geçirmişlerdi. Yahudiler de boş durmuyorlar, fitne kazanını iyiden iyiye kaynatarak Mekkeli müşrikler ile Müslümanlar arasında şiddetli bir savaş çıkması için ellerinden geleni yapıyorlardı.

 

Fitne Çıkarmak, İnsan Öldürmekten Daha Kötüdür

Allah’ın dininin yücelmesi için olağanüstü çaba gösteren, günler ve geceler boyu çöllerde yürüyen, ailesinden uzakta kalan, canını hiçe sayarak düşmana saldıran mücahidler; yaşanan bu olaylar sebebiyle derin bir ıstırap duyuyor, bütün bu olumsuzluklara kendilerinin sebep olduğunu düşündükçe âdeta kahroluyorlardı. Oysaki onlar Allah Rasûlü’ne muhalefet etmeyi ve O'nu sıkıntıya sokacak bir duruma fırsat vermeyi akıllarının ucuna dahi getirmemişlerdi. Üstelik onlar haram ayda olup olmadıklarını bile tam olarak bilmiyorlardı. Kendilerini üzüntüden helak etmek üzere iken müminlere karşı sonsuz merhamet sahibi olan yüce Rabbimiz şöyle buyurdu:

“Sana haram ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat Allah’ın yolundan insanları alıkoymak, Onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan sürüp çıkarmak Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Eğer düşmanlarınızın gücü yeterse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.” [26]

Bu ayet-i kerimenin nâzil olması ile Efendimiz ve Müslümanlar huzur bulmuş, seriyyeye katılan mücahidlerin yüreği sevinçle dolmuştu. Allah Rasûlü kendisine ayrılan ganimeti almış,  Kureyşliler’in iki esiri kurtarmak için gönderdikleri fidyeyi, develerini aramakta olan Sa‘d ile Utbe’nin Medine’ye dönüşüne kadar kabul etmemişti. Bu iki sahabinin sağ salim dönmesinden sonra her esir için 1600 dirhem fidye aldı. Esirlerden Hakem b. Keysân, Efendimizin büyük bir sabır göstererek yaptığı nasihatler sonucunda Müslüman olmuş ve Medine’de kalmıştı.

Batn-ı Nahle Seriyyesi ile Müslümanlar, Mekkeli müşriklere, kendilerinin hafife alınmaması gereken bir güç olduklarını, Mekke’nin sadece kuzey değil güney ticaret yoluna da müdahale edebileceklerini ve Mekkelilerin burunlarının dibine kadar yaklaşarak onlara zarar verebileceklerini göstermiş oldular. Bu seriyye taraflar arasında yıllarca sürecek olan kanlı mücadelenin ilk kıvılcımı oldu. İki taraf kısa bir süre sonra Bedir ovasında karşı karşıya geldi.

 

 

 



[1] Müddessir Suresi 74/1-2.

[2] İbn Hişâm, es-Sîre, I,265; Belâzuri,Ensâbu’l-Eşrâf,I, 230.

[3] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 341.

[4] Hac 22/39-40.

[5] Bakara 2/190.

[6] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 245; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 9-10.

[7] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 241.

[8] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 242; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 10-11; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 6-7.

[9] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 251; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 11; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 7.

[10] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 241; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 7-8.

[11] Buhârî, “Megāzî”, 1.

[12] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 241; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 11-12; Hamîdullah, İslam Peygamberi, 266-267.

[13] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 248; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 12; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 8.

[14]İbn Hişâm, es-Sîre, II, 248-249; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 12-13; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 9; İslâm Peygamberi, I, 441.

[15] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 251; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 12; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 8.

[16] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 252; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 90; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 58.

[17] Vâkıdî, el-Meğazî, I, 19; İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 41; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 195.

[18] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 253; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 13-14; İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 37.

[19] İbn Hişâm, es-Sîre,  II, 253; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 12.

[20] İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 37.

[21] Vâkıdî, el-Meğazî, I, 14; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 9.

[22] İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 41.

[23] İbn Hişâm, es-Sîre,  II, 254; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 15; İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 40.

[24] İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 10; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 12.

[25] İbn Hişâm, es-Sîre,  II, 254; Vâkıdî, el-Meğazî, I, 16; İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 38.

[26] Bakara Suresi 2/217.

Yazar: