Siyer-i Nebi Dersleri 33: HİCRET - II

                                              

Sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir Sevr Mağarası’nda üç gün kaldı. Bu süre içinde Kureyşliler, şehrin her yanını aramış hatta mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Âlemlerin Rabbi onların tuzaklarından ve kötülüklerinden Efendimizi korumuş; müşrikler elleri boş, ümitsiz bir halde geri dönmüşlerdi. Ortalığın bir nebze yatışmasından hemen sonra, dördüncü günün sabahında kılavuz olan Abdullah b. Uraykıt kendisine emanet edilen develerle birlikte dağın eteğine geldi. Âmir b. Füheyre’nin de yer aldığı dört kişilik kafile pazartesi sabahı Medine’ye doğru yola çıktı.[1] 

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem doğup büyüdüğü vatanına, hanımı Hatice’nin mezarının bulunduğu şehre, görebildiği son noktadan hüzünle baktı. Dilinden özlem dolu sözler döküldü:

“Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah’a en sevgili olanısın! Bana senden daha güzel ve senden daha sevgili bir belde yoktur! Mecbur kalmasaydım seni asla terk etmezdim!”(Tirmizî, Menâkıb 69.)

Hüzün ve sevgi yüklü sözleri samimi bir yakarış takip etti:

“Beni yoktan var eden Allah’a hamdolsun. Allah’ım! Dünya meşakkatlerine, zamanın musibetlerine ve gece ile gündüzün felaketlerine karşı bana yardım et! Allah’ım! Yolculuğumda bana sahip çık ve ailemi yalnız bırakma. Bana verdiğin rızkı mübarek kıl! Sadece Sana boyun eğerim. Beni doğru ahlak üzere kâim kıl! Beni kendine sevdir, ey Rabbim! Beni insanların eline bırakma! Sen ezilmişlerin Rabbisin, Sen benim Rabbimsin. Gazabından, yer ve göklerin kendisiyle parladığı, kendisiyle karanlıkların aydınlandığı, evvelki ve sonrakilerin işinin düzene girdiği vech-i kerîmine sığınırım. Nimetinin zevalinden, ansızın gelecek olan musibetten, verdiğin afiyetin değişmesinden ve bütün gazabından Sana sığınırım. Gücümün yettiği en güzel şey Sana yalvarıp yakarmaktır. Güç ve kuvvet sadece Senindir.” (Abdürezzâk, Musannef, V, 156)

Muhammed aleyhisselâm dua ediyor, Hz. Ebû Bekir ise “Biz Allah'tan geldik ve yine O’na döneceğiz.” diyerek acısını ifade ediyordu.

Âlemlerin Rabbi, sadık ve sevgili kulunun üzüntüsünü şu müjdeyle giderdi:

“Kur’ân’a uymayı sana farz kılan Allah, seni döneceğin yere döndürecektir.” (Kasas 28/85)

Yalnızca Allah’a iman ettikleri için hakaret ve işkencelere uğrayan müminler, bir gün gelecek Mekke’ye muzaffer olarak geri döneceklerdi. O büyük fetih için sabır ve hicret gerekliydi.  Allah ve Rasûlü elbet galip gelecekti.

Abdullah b. Uraykıt, kafileyi Kureyş’in ve ödül avcılarının takibinden korumak için çok kullanılmayan fakat daha güvenilir olan sahil yolundan götürüyordu. Tedbir olarak bazen yoldan sapılıyor, ara yollar takip ediliyor, bazen sarp dağ geçitlerinden bazen de yakıcı çöllerden geçiliyordu.

Hz. Ebû Bekir, çöl halkının yakından tanıdığı biriydi. Bedeviler yanına gelip Peygamberimizi göstererek, kim olduğunu sorduklarında Hz. Ebû Bekir, “O benim rehberimdir, bana yol gösteriyor.” diyor; bu sözüyle Efendimizin kendisine hayır yollarını gösterip irşad ettiğini anlatmak istiyordu.[2]

Çok zor şartlar altında devam eden yolculuk sırasında mola verip dinlenebilmek için küçük bir gölgelik aranırdı. Hz. Ebû Bekir, yolculuk boyunca Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in rahat etmesi için âdeta çırpınırdı.

Sürâka b. Mâlik

Muhammed aleyhisselâm’ın Mekke’yi terk ettiği kulaktan kulağa yayılmış, Kureyş’in O’nu ve Hz. Ebû Bekir’i yakalayana vaat ettiği ödül, bedevilerin iştahlarını kabartmıştı. Çöl bu büyük servete sahip olmak isteyen ödül avcılarıyla doluydu. Bunlar içinden belki de en kabiliyetlisi ve cesuru olan Sürâka b. Mâlik, mübarek kafilenin izini bulmuş ve ona oldukça yaklaşmıştı.  Müdlicoğullarının reisi olan Sürâka'nın yaklaştığını gören Hz. Ebû Bekir, Nebî aleyhisselâm’ın hayatı için endişe ettiğinde Allah Rasûlü tıpkı mağarada olduğu gibi dostunu sakinleştirmiş ve şöyle demişti: “Korkma, Allah bizimledir.”

Sürâka atının üzerinde yaklaşıyor; Efendimiz ise arkasına bile bakmıyor, Kur’ân okumaya devam ediyordu. Sürâka tam hedefine ulaşmak üzereydi ki atının ayağı tökezledi ve onu yere düşürdü. Sürâka hemen atına binip takibe devam etmek istediyse de atı bir kez daha tökezleyip Surâka’yı yere düşürdü. Hz. Muhammed ve Hz. Ebû Bekir bir adım ötesindeydi ancak Sürâka hiçbir şey yapamıyordu. Birden atının ayaklarının kumlara saplandığını ve bir dumanın göğe doğru yükseldiğini gördü. Efendimizin Allah tarafından korunduğunu ve kimsenin ona zarar veremeyeceğini anlayan Sürâka, panik ve endişe içinde özür dilemeye, yalvarıp yakarmaya başladı. Allah Rasûlü’nün yardımıyla atını kurtaran Sürâka, bir gün İslam'ın her yere hâkim olacağı düşüncesiyle Efendimizden kendisi için bir emânnâme yazdırmasını istedi. Bu yazı ile kendisini korumak, geleceğini garantiye almak istiyordu. Süraka’nın istediği belge Âmir b. Füheyre tarafından bir deri parçasına yazıldı. (Buhârî, Menâkıbul-ensâr 45.)

Allah Rasûlü daha sonra Sürâka’ya döndü ve bir gün İran Kisrâsı'nın mücevherleri kendine verilirse neler hissedeceğini sordu. Sürâka kulaklarına inanamadı. Krallar kralı Hürmüz'ün mücevherleri mi, diye sordu. Bu nasıl olabilirdi? Yeryüzünün en kudretli hükümdarının hazinesini vadeden zat, halkı tarafından zulme uğradığı ve ölümüne karar verildiği için hicret ediyordu. Sonra koca İran Kisrâsı ile kendisi gibi fakir bir bedevinin ne işi olabilirdi? Hiçbir şey anlayamadı. Aradan yıllar geçti. Hz. Ömer’in hilafeti devrinde İslam orduları İran’ı fethetti. Kendisini insanların rabbi diye tanıtan Kisrâ'nın hazinesi Medine’ye getirildi. İşte o gün Hz. Ömer, Peygamberimizin Sürâka'ya söylediği sözleri hatırladı. Şahlar şahı Kisrâ'nın mücevherleri çöl bedevisi Sürâka'nın kollarına takıldı.[3]

Sürâka geri dönerken Peygamberimizi yakalamak isteyen diğer bedevileri gördü. “Ben her yere baktım, burada kimseler yok.” diyerek onların geri dönmesini sağladı. Günün başında Efendimizi yakalamak isteyen Sürâka,  günün sonunda onu koruyan bir silah olmuştu.

Ümmü Ma’bed

Kafile Mekke'ye 120 kilometre mesafede bulunan Kudeyd mevkiine geldiğinde yol üzerinde bulunan bir bedevi çadırına uğradı. Çadırın sahibi olan Ebû Ma’bed ve hanımı ÜmmüMa’bed Âtike binti Hâlid yoldan gelip geçenlerin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlardı. Efendimiz ve arkadaşları da Ümmü Ma’bed’den et ve hurma satın almak istemişlerdi. Ebû Ma’bed uzaklarda, Ümmü Ma’bed ise çaresizdi. Zira bu kutsal yolculara ikram edebileceği hiç bir şey yoktu. Köşede bir yerde uzanmış koyunu ise açlık ve zayıflıktan hareket edemiyordu. Muhammed aleyhisselâm, bu koyunu sağmak için izin istediğinde Ümmü Ma’bed ümitsizce “Süt bulabilirsen sağ.” diyebildi. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hareket eden mübarek ellerin dokunduğu koyun o kadar çok süt verdi ki, o sütten hem misafirler hem de Ümmü Ma’bed doyuncaya kadar içti. Efendimiz süt vermeyen koyunu bir daha sağdı ve süt dolu testiyi Ümmü Ma’bed'e bıraktı. Akşam olup kocası eve geldiğinde sütü gördü ve şaşkınlıkla bu sütün nereden geldiğini sordu. Ümmü Mabed, Sevgili Peygamberimizin özelliklerini ve süt vermeyen cılız koyunu nasıl sağdığını anlatmaya başladı. Efendimizi o kadar güzel ve edebi bir şekilde anlattı ki onun sözleri Peygamberimizin mübarek hilyesini tarif eden Hz. Ali ve Hind b. Ebî Hâle’nin anlatımlarıyla ölümsüzlüğe ulaştı.[4]

Büreyde b. Husayb

Nebi aleyhisselâm, Amîm mevkiine geldiğinde Eslemoğullarından Büreyde b. Husayb ve seksen adamıyla karşılaştı. Onlar da büyük ödülü duymuşlar, Peygamberimizi aramaya çıkmışlardı. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet eden Yüce Elçi’nin sözleri Büreyde’nin yüreğini imanla doldurdu. Büreyde ve arkadaşları hep birlikte kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldular.  Allah Rasûlü yatsı namazını yeni dostlarıyla birlikte kıldı. Büreyde Meryem Suresi’nin başından bir bölümü Efendimizden öğrendi. Peygamberimiz onlara dua ettikten sonra yoluna devam etti. Fakat Büreyde Rasûlullah'ı hemen bırakmadı; sarığını mızrağına takarak sancak yaptı ve Medine'ye varıncaya kadar kafileye refakat etti.[5]

Hırsızlıklarıyla tanınan iki kişi de rahmet ve sevgi elçisinin davetine mazhar olmuş ve iman nimetine kavuşmuşlardı.[6]

Kafile yolda ticaret kervanıyla Suriye’den gelmekte olan Zübeyr b. Avvâm ile karşılaştı. Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir, Zübeyr’in hediye ettiği beyaz elbiselerle yollarına devam ettiler. (Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr, 45.)

Medine Rasûlullah’ı Bekliyor

Allah Rasûlü’nün Mekke’den ayrıldığını ve Medine'ye doğru yola çıktığını öğrenen Medineliler büyük bir heyecanla Efendimizi bekliyorlardı. Müslümanlar her sabah şehrin dışına, Harre bölgesine çıkıyor, güneşin tepeye çıktığı vakte kadar bekliyor sonra da üzüntüyle geri dönüyorlardı. Kureyşlilerin onu öldürmek istediğini, çölün her yanında katillerin olduğunu biliyor, Muhammed aleyhisselâm’ın sağlığından endişe ediyorlardı. Hasret ve korkunun iyice arttığı bir gün, yine sahabiler şehre dönüyorlardı ki evinin çatısında duran bir Yahudi’nin sesi tüm Medine’yi ayağa kaldırdı: "Ey Kayle oğulları, beklediğiniz misafiriniz, efendiniz geliyor!"

Medine halkı büyük sevinç yaşıyor, Müslümanlar Peygamberimizi karşılamak için Harre mevkiine doğru koşuyorlardı. Nebî aleyhisselâm Medine’ye bir saatlik mesafede bulunan Kubâ kasabasına geldi. Burada Evs kabilesinin Avf b. Mâlik oğulları kolundan Külsûm b. Hidm’in misafiri oldu.[7] Allah Rasûlü Kubâ'da dört, bir başka rivayete göre ise on dört gün kaldı. Efendimiz bu süre içinde Külsûm b. Hidm’in evinde kalıyor, ashâbıyla ise Sa’d b. Hayseme’nin evinde sohbet ediyordu. Sa’d b. Hayseme’nin evi oldukça geniş olup kendisi bekârdı. Bekâr muhacirler onun evinde kalır ve buraya “bekârlar evi” denilirdi.[8]

Kubâ Mescidi

Peygamberimiz Kubâ’ya gelmeden önce Müslümanlar, Amr b. Avf oğullarına ait bir hurma kurutma yerinde namazlarını kılıyorlardı. Efendimiz aleyhisselâm, Kubâ’da kaldığı süre içinde Külsûm b. Hidm tarafından bağışlanan alana Kubâ mescidini inşa etti. Hz. Peygamber, inşa ettiği bu ilk mescidin hem ustası, hem mimarı hem de işçisi olmuş,  sahabiler gibi sırtında taş taşımıştı.[9]

Allah Teâlâ yüce kitabında Rasûl-i Ekrem’in inşa ettiği bu ilk mescidi şöyle anlatır:

“İlk günden temeli takva üzerine kurulan mescid (Kubâ mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (Tevbe 9/108)

Sevgili Efendimiz daha sonraları Kubâ Mescidini özellikle cumartesi günleri ziyaret etmiş ve burada namaz kılmıştır.[10]   

Hicret gecesi Allah Rasûlü’nün yatağında yatarak şehit olmayı göze alan, dövülüp tartaklanan, Efendimize emanet edilen eşyaları sahiplerine iade ettikten sonra yaya olarak hicret eden Hz. Ali, Peygamberimize Kubâ’da bulunduğu sırada kavuştu. Ayaklarının altı parçalanmış, yürüyemez olmuştu. Allah Rasûlü Hz. Ali’yi görünce sarılıp ağladı, yaralarının iyileşmesi için Rabbine dua etti.[11] Hicret yolcuğu sırasında Kureyş’in takibinden kurtulmak için malından mülkünden vazgeçerek Rasûlullah'ın ve Müslümanların yanında olmayı tercih eden Suheyb b. Sinân da Hz. Ali ile birlikte Kubâ’ya gelmişti.[12]

İlk Cuma Namazı

Efendimiz aleyhisselâm Kubâ’dan Medine’ye gitmek istediğinde akrabası olan Neccâr oğullarına haber gönderdi. Neccâr oğullarından silahlı yüz sahabiyle Medine’ye doğru hareket eden Peygamberimiz, öğle vakti olduğunda Sâlim b. Avf oğullarının oturduğu Ranûnâ vadisine geldi. Burada İlk Cuma Namazını kıldırdı.[13]

Namazdan sonra yoluna devam eden Efendimizi Medine halkı büyük bir coşkuyla karşıladı.

Medine’nin En Güzel Günü

O gün, Medine’nin yaşadığı en güzel gündü. Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ın da dediği gibi Efendimizin Medine’ye girdiği günden daha güzel, daha parlak bir gün görülmemişti.[14] İnsanlar sokağa dökülmüş, “Rasûlullah geldi!” diyerek coşuyor,  Mekke’den Medine’ye hicret eden ve bir süredir Allah Rasûlü’nü göremeyen muhacirler sevinç gözyaşları içerisinde hasret gideriyor; O’nu ömürlerinde ilk kez gören Medineli Müslümanlar ise tarifi imkânsız bir mutluluk yaşıyorlardı. Berâ b. Âzib radıyallahu anh o günü  “Medinelilerin Allah Rasûlü’nün gelişine sevindikleri kadar başka bir şeye sevindiklerini görmedim.” sözleriyle anlatıyordu.[15]

Rasûl-i Ekrem, devesinin üzerinde şehrin sokaklarında ilerliyor, Medineli Müslümanların her biri O’nu misafir edebilmek için dil döküyor, âdeta yalvarıyordu. Sevgili Peygamberimiz ise onların hiçbirini kırmıyor, gülümseyerek şöyle buyuruyordu: “Devenin yolunu açınız, nerede duracağı ona bildirilmiştir.[16]

Zengin Müslümanların, yemyeşil hurma bahçeleri içerisinde pek güzel evleri vardı, ama dünyaya ve içindekilere bizim baktığımız gibi bakmayan, yeryüzünde garip bir yolcu olduğunu hiç unutmayan Efendimiz, onların davetlerini kabul etmedi. O’nun gelişiyle bayram eden fakirleri, ondan başka umudu olmayan insanları hayal kırıklığına uğratmadı. Gönülleri fetheden Peygamber kimseyi kırmadı, devenin çökeceği yere herkes gibi O da razı oldu.

Mescid-i Nebevî

Neccaroğulları’nın sokağındaki bir arsaya geldiklerinde Kasvâ yere çöktü. Ardından kalktı ve bir süre yürüdükten sonra geri dönerek tekrar aynı yere çöktü. Nebî aleyhisselam devesinden inerken şöyle buyurdu: “İnşaallâh, menzilimiz burasıdır!”

Kasvâ’nın çöktüğü arazi Es’ad b. Zürâre’nin himaye ettiği Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetime ait bir hurma kurutma yeriydi. Yetimler çağrıldı, Peygamber mescidinin inşası için bu arsa onlardan satın alındı.[17] Sehl ve Süheyl arsayı bağışlamak, Allah yolunda infakta bulunmak için ne kadar uğraştılarsa da Peygamberimiz aleyhisselâm onların bu teklifini nazik bir dille reddetti. Üzerine Mescid-i Nebevî dahi yapılacak olsa yetimleri mağdur edemezdi. Sehl ve Süheyl’in arsası İslam Medeniyetinin merkezi oldu.

Ebû Eyyûb el-Ensârî

Allah Rasûlü devesinden inerken, “Akrabalarımızın evlerinden, buraya en yakını hangisidir?” diye sorduğunda Hz. Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd radıyallahu anh sevinç ve heyecanla atıldı:

- Bizim evdir yâ Rasûlallah! İşte, evim şurasıdır! Evimin kapısı da şurasıdır! 

Efendimiz aleyhisselâm  Hâlid b. Zeyd’in evine misafir oldu. Allah Rasûlü, kendi odaları yapılıncaya kadar bu evde yedi ay kadar kaldı. Ona mihmandarlık eden bu şanlı sahabî, doksan yaşını aşmış bir halde geldiği Bizans surlarının dibinde vefat etti. Peygamber’in ev sahibinin misafiri olmak İstanbul halkını bahtiyar etti.

Ben de Sizi Seviyorum

Son peygambere komşu olacak çocuklar, ellerindeki deflerle şarkılar söylüyor, Efendimize merhaba diyorlardı: “Biz Neccar’ın kızlarıyız. Muhammed’in komşuluğuna can atarız.”

Sevgili Peygamberimiz kızların yanına gitti ve onlara sordu:

- Beni seviyor musunuz?

Çocuklar hep bir ağızdan cevap verdiler:

- Evet, ya Rasûlallah!

Allah Rasûlü’nün gönlü sevinçle doldu. Dört kız babası olan, kızlarına canı gibi bakan Hz. Peygamber, kalbinin tüm güzelliğiyle konuştu: “Vallahi, Ben de sizi çok seviyorum.” (İbn Mâce, Nikâh 21.)

Aranızda Selâmı Yayınız

Nice zorluk ve meşakkatten sonra hicret yolculuğu sona erdi. Kureyş’in zalim idarecileri, eli kanlı katilleri mübarek yolculuğa engel olamadı. O’nu yakalamak isteyenler, yüz deve için peşine düşenler O’nun yüce şahsiyeti karşısında acziyetlerini itiraf edip teslim oldular. O’na kim, nasıl zarar verebilir ki? Allah Teâlâ, Cebrâil aleyhisselâm ve salih müminler onun dostudur.  Rabbi onun yüreğine sekînet indirmiş, onu görünmeyen ordularla desteklemiş ve kâfirleri alçaltmıştır. Yüce olan elbette ki Allah’ın davasıdır.

Muhammed aleyhisselâm tüm bu zorluklardan sonra Medine’ye girdiğinde kendisine büyük sevgi gösterilerinde bulunan ve onun için her şeylerinden vazgeçebilecek olan ashâbına barış ve sevgi mesajları verdi.

İsteseydi Müslümanları yurtlarından çıkaran, kendisini öldürmeye teşebbüs eden Mekkeliler hakkında ağır sözler söyleyebilir; intikam yeminleri edebilir; omuz üstünde baş, taş üstünde taş koymayacağını ifade edebilirdi. Ancak O bambaşkaydı. Etrafını çevreleyen insanlara baktı ve şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Aranızda selâmı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalarınıza iyi davranınız. İnsanlar yataklarında uyurken siz kalkıp namaz kılınız. Selametle cennete girersiniz.”[18]

Bu sözler, Allah’a çağıran, salih amel işleyen bir davetçinin sözleridir. Evini çevreleyen keskin kılıçlı savaşçılar, mağaranın ağzında tehdit savuran azılı düşmanlar, ellerindeki mızraklarıyla çölde peşine düşen bedeviler bu yüce davetçiyi istikametinden saptıramaz. Davetçi, etrafına nefret ve düşmanlık tohumları ekemez. Çölün şiddetli sıcağında gayet tehlikeli bir yolculuktan sonra, bu kadar güzel sözleri, ancak müminlerin ilki olan ve Rabbine güzel öğütle çağıran bir peygamber söyleyebilir.

Medine’de yaşayan Yahudiler merak içinde O’nu izliyor, kitaplarında bahsedilen peygamber olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Onlar son peygamberi öz çocuklarından daha iyi tanıyorlardı. Abdullah b. Selâm gibi Yahudi âlimleri Efendimizin peşinden bir an olsun ayrılmıyor ve nihayet bu yüze sahip birinin yalancı olamayacağını söyleyerek iman ediyorlardı. İnsanlar Muhammed Mustafa’nın peşinden yürüyor, En sevgilinin mübarek dilinden nübüvvetin güzellikleri dökülüyordu: “Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.  Size, yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.[19]

Öyleyse Allah’ın selâmı hepimizin üzerine olsun.

 

Yazar: