Siyer-i Nebi Dersleri 29: Miraca Giden Yol Taif’ten Geçer

  


A
llah Rasûlü Medinesini Arıyor 

Yola çıktığında henüz sabah olmamıştı. Elinde asası, yüreğinde umudu, yanında öz oğlu kadar çok sevdiği Zeyd b. Hârise vardı. Tâif’e gidiyordu. Ebû Talib’den sonra Mekke’de yaşamak mümkün değildi. Onun sağlığında Muhammed aleyhisselâm’a yaklaşamayanlar, yokluğunda canavara dönüşmüştü. Efendimizin yüzüne tükürüyor, öldüresiye dövüyor, Mescid-i Harâm’da boğmaya çalışıyor, secdede iken üzerine deve işkembesi koyuyor, yapılmadık işkence, edilmedik hakaret bırakmıyorlardı. Allah Rasûlü’nün kolu kanadı kırılmış, Mekke sokaklarında yapayalnız kalmıştı.          Birkaç gün sonra müminlerin annesi Hz. Hatice vefat etti. O,  Müslümanların ilki, Efendimizin hanımı, yâr ve yardımcısıydı. O, Rabbine, cennetteki yüce makamına kavuşmuş ancak ayrılığı Muhammed aleyhisselâm’ın yüreğine derin bir keder bırakmıştı. Acıların birbiri ardına geldiği bu seneye müminler ‘Hüzün Yılı’ adını vermişlerdi.

İnsanlar Müslüman olmaya çekiniyor, şehirde kalan bir avuç sahâbî insafsızca eziliyor, Habeşistan’da vatan hasreti çekenler müjdeli bir haber bekliyorlardı. Bir şeyler yapılmalı, İslâm daveti için uygun bir merkez bulunmalı ve bu şehir terk edilmeliydi. Allah Rasûlü Tâif’e gidiyordu. 

Tâif Yabancı Değil

Tâif; Hicaz bölgesinde, Mekke’nin yaklaşık 90 kilometre güneydoğusunda, sebze ve meyve bahçeleriyle meşhur, oldukça zengin bir şehirdi. Etrafı surlarla çevrili olduğu için Tâif adını almıştı.[1] Şehre hâkim olan Sakîf kabilesi ile Mekkeliler arasında yakın bir dostluk ve ticari işbirliği vardı.  Lât adlı beyaz bir puta tapan Sakîfoğulları,  Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’ye, putlarına dokunulmaması şartıyla yardım eden tek Arap kabilesiydi.

Kureyş’in ileri gelenlerinden pek çoğunun Tâif’te bağı bahçesi olup yaz aylarını orada geçiriyor ve şehrin ürünlerini komşu bölgelere pazarlıyorlardı.  Tâifliler yalnız Mekke ile değil, Bizans ve İranlılarla da ticari ilişkiler kuruyor, başta Ukaz olmak üzere pek çok panayırda en başta yer alıyorlardı.[2]       

Muhammed aleyhisselâm Tâif’in yabancısı değildi. Anne tarafından akrabaları Tâif’te yaşayan Efendimiz, çocukluk yıllarını bu şehrin yakınlarında, sütannesi Halime’nin yurdunda geçirmişti. Yedi yaşındayken bir göz hastalığına yakalanmış, dedesi Abdulmuttalib onu Tâif’in meşhur tabibi Hâris b. Kelede’ye getirerek tedavi ettirmişti.[3] Allah Rasûlü’nün amcası Abbas’ın Tâif’te evleri, bağ ve bahçeleri bulunuyor, şehir halkı Abbas’ı yakından tanıyordu.[4]

Tâifliler meşhur şairleri Ümeyye b. Ebî Salt ile Efendimiz aleyhisselâm’ın Kâbe’nin yanında münazara yapmasını istemiş; Ümeyye’nin şiirine karşılık Yâsin Suresi’nden bir bölüm okuyan Peygamberimizin karşısında Tâif’in kudretli şairi acziyetini itiraf etmek zorunda kalmıştı.[5]

Allah Rasûlü Tâif liderlerini İslâm’a davet edecek, onlardan kendisini ve diğer Müslümanları himaye etmelerini isteyecek, Tâif’i İslâm medeniyetinin sembolü yapacaktı.

Allah Rasûlü Tâif’te

Şevval ayının son günlerinde (Ocak 620)  Mekke’den gizlice ayrılan Efendimiz, yürüyerek geldiği Tâif’te on gün (başka bir rivayete göre bir ay) kaldı.[6] Bu süre içinde Tâif’teki tüm kapıları çalıyor, insanları Lât’a değil Allah’a kul olmaya çağırıyor, onları cehennem ateşinden kurtulmaya ve ebedi cennet yurduna kavuşmaya davet ediyordu. Hakkın hâkim olduğu yeni bir dünya idealini anlatan Efendimiz, Tâiflilere Allah’ın Kitabı’nı okuyordu. Sonraki yıllarda Müslüman olan Halid el-Advâni, Tâif’te asasına dayanmış bir halde, Kur’an okuyan Efendimizin dilinden Târık Suresi’ni dinlemiş ve hiç hatırından çıkarmamıştı.[7]

İslâm’ın yüce davetçisinin samimi ve sevgi dolu çağrısına Tâif’te hiç kimse kulak vermedi. Şehrin liderleri Peygamberimizin gençleri ikna etmesinden, sömürü düzenlerinin tehlikeye girebileceğinden endişe duydu. Efendimiz şiddetli hakaretlere, çirkin iftiralara maruz kaldı. Tâifliler, Kureyş’i karşılarına almak istemiyor, çevre kabilelerle ilişkilerini bozmayı düşünmüyor, hayat standartlarından vazgeçmiyorlardı. Sakîf kabilesi, Lât putuna sonsuz bir bağlılık duyuyor; atalarının saçma sapan geleneklerini, ahlaksız yaşam tarzlarını terk edemiyordu. Onlara göre kendilerinden olmayan bir yabancının peşine düşmenin hiç bir anlamı yoktu. Tâif’te bulunan Mekkeliler de onları uyarıyor, “Sakın onu ciddiye almayın. O’nun halini biz sizden daha iyi biliriz.” diyorlardı.

Sakîf’in Liderleri

Allah Rasûlü nihayet Sakîf’in liderliğini yürüten üç kardeşle görüştü. Amr b. Umeyr’in oğulları olan Abdi Yalîl, Mesud ve Habib kardeşlere Allah’ın Kitabı’nı okudu ve onları İslâm’a davet etti. Fakat bu adamların Efendimizi dinlemeye, hidayet çağrısına tâbi olmaya hiç de niyetleri yoktu.  Onlardan biri: Şayet Allah Seni peygamber olarak göndermişse ben de Kâbe’nin örtüsünü yırtmış olayım, dedi. Diğeri: Allah Senden başka gönderecek birini bulamadı mı, diyerek Efendimizle alay etti. Üçüncüsü: Vallahi, ben Seninle konuşmayacağım. Şayet Sen gerçekten bir peygambersen senin gibi yüce bir kimseyle konuşamam. Yok, eğer değilsen ben bir yalancı ile hiç konuşmam, diyerek hezeyanlar savurdu.

Allah Rasûlü en azından bu görüşmenin aralarında kalmasını, Kureyş’in haberdar edilmemesini rica etti.  Zira Mekke’yi terk edip bir başka yurt aradığını duyan Kureyşliler O’nu şehre sokmayacak ve çok kötü davranacaklardı. Fakat Tâifliler, bunu da kabul etmedi. Sakîfliler en az Kureyşliler kadar zalimdi.[8]

Efendimiz Taşlanıyor

Dışarı çıktığında insanların toplandığını gördü.  Her taraftan ağır hakaretler, iğrenç sözler, küfürler yağıyordu. “Burada ne işin var? Kendi kabilen seni kabul etmemişken nasıl buraya gelebilirsin? Seni şehrimizde istemiyoruz, defol git buradan!”[9]naraları altında yürümeye başladı. Yolun her iki tarafında şehrin serserileri, aklı ermez sefihler, ellerine taşlar tutuşturulan çocuklar ve köleler vardı. Tâif liderleri bütün şehri toplamış, Allah’ın Son Elçisi’ni linç etmek istiyorlardı.

Allah Rasûlü yürüyordu. Etrafını çeviren kalabalığa hüzünle baktı. İlk günden bu yana ne güler bir yüz görmüş ne insaflı bir söz duymuştu. Yüzlerde nefret, ağızlarda iğrenç hakaret ve küfürler vardı. Birden yerleri ve gökleri titreten, o en acı hadise yaşandı. Tâif halkı Allah Rasûlü’nü taşlıyor,  yolun iki tarafından da taşlar yağıyordu.Muhammed aleyhisselâm yaralanmış,  mübarek ayakları kanamaya başlamıştı. Ayaklarından akan kanları görünce durup dinlenmek istedi, belki de düştü. O, düştüğünde zalimler kollarından tutup kaldırıyor, yürümeye zorluyor ve O yürüyünce taş yağmuru yeniden başlıyordu. Ciğeri beş para etmeyen insanlar bu acıklı sahneye kahkaha ile gülüyorlardı.[10]

Zeyd b. Hârise

Allah Rasûlü yürüyordu. Ayakkabıları kanla, yüreği acıyla dolmuştu. Tam elli yaşındaydı. Bunca acımasız düşman karşısında yanında bir tek Zeyd b. Hârise vardı. Zeyd yıllar önce öz anne babasının yanında olmayı değil, Allah Rasûlü’nün himayesinde kalmayı tercih etmişti. O; Efendimizin belki de en çok sevdiği, üzerine titrediği, öz çocuklarından ayırmadığı, ‘sevdiğim’ dediği, Kur’an’da adı geçen tek sahabiydi.

Zeyd, şimdi dört bir yandan gelen taşlara karşı Efendimizi korumaya çalışıyor; sağa sola, öne arkaya sıçrayarak Muhammed aleyhisselâm’ın etrafında pervane oluyor; vücudunu O’na siper ediyordu.  Başı yarılmış, her yanı kana bulanmıştı.[11]Zeyd’in o gün yaşadığı acıyı, Allah Rasûlü’nü korumak için gösterdiği çabayı, çaresizlik ve üzüntüyü anlamak mümkün olabilir miydi!

Tâifliler, Efendimiz aleyhisselâm’ı ve Zeyd’i şehrin çıkışına kadar taşladılar. Son derece üzgün ve yaralı olan Peygamberimiz, şehirden üç mil uzaklıkta yol üzerinde bulunan bir bağa sığınmak zorunda kaldı.

Beni Kimlerin Eline Bırakıyorsun?

Bir ağacın gölgesine oturan Allah Rasûlü’nün ayakkabıları kanla dolmuştu. Sığındığı bağ Kureyş’in ileri gelenlerinden Utbe b. Rebîa ve kardeşi Şeybe’ye aitti. Onlar Muhammed aleyhisselâm’ın yakın akrabalarıydı. Efendimiz, Mekke’de kendisine pek çok eziyet vermiş bu insanları görünce rahatsız oldu ve onların yanına gitmedi. Biraz dinlendikten sonra kalktı, iki rekât namaz kıldı. Sonra ellerini kaldırarak Rabbine yalvarmaya,  dua etmeye başladı:

“Ya Rabbi! Kuvvet ve kudretimin en zayıf hâliyle, elimdeki çare ve vasıtaların en basitiyle, insanların gözünde ifade ettiğim değersizliğimle Sana yalvarıyor, Sana sığınıyorum.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zulme uğramış tüm mazlumların Rabbisin. Sen benim de Rabbimsin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana kaba ve sert davranan bir yabancıya mı, yoksa bana üstün kılacağın bir düşmana mı?

Eğer Sen bana dargın değilsen, başıma gelen eziyet ve işkencelere aldırmam. Ancak Senden gelecek bir himaye ve koruma çok daha hoştur. Öfke ve gazabına uğramaktan; karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini düzene koyan Zâtının nuruna sığınırım! Sadece Sana sığınır ve Senin rızanı dilerim. Senden başka kuvvet ve kudret yoktur!”[12]

Bu sözler Allah’ın salih ve sevgili kulunun samimiyet ve duygu yüklü sözleriydi. Bu dua hiç bir dünyevi menfaat gözetmeksizin, gece gündüz insanları Allah’a çağıran,  fakat horlanan, üzerine taşlar yağdırılan mazlum bir davetçinin duasıydı. Allah celle, sevgili kulunun duasına icabet etmez miydi!

Addâs’ın İmanı

Efendimiz aleyhisselâm’ı izleyen Rebîa’nın oğulları Hıristiyan köleleri Addâs’ı bir tabak üzümle Muhammed aleyhisselâm’a gönderdi.

Addâs, üzümü Rasûlullah’a takdim ettiğinde Efendimiz besmele çekerek yemeye başladı. Besmeleyi duyan Addâs çok şaşırdı ve: Bu yörenin halkı bu sözü söylemezler, dedi.

Rasûl-i Ekrem: Sen nerelisin, dinin nedir, diye sorduğunda Addâs: Hristiyan’ım ve Ninova halkındanım, cevabını verdi. Allah Rasûlü: Demek sen, salih kişi Yunus b. Metta’nın şehrindensin, deyince Addâs’ın adeta yüreği durdu.

Yunus b. Metta’nın kim olduğunu sen nereden biliyorsun, diye sorunca Efendimiz: O, benim kardeşimdir, O peygamberdi, bende peygamberim, buyurdu. 

Addâs “Ben şehadet ederim ki sen Allah’ın kulu ve rasûlüsün” dedikten sonra Allah Rasûlü’nün başını, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı.

Rebia’nın oğulları yaşananları hayretle izliyorlardı. Addâs yanlarına gelince: “Yazıklar olsun sana ey Addâs! Ne oldu da o adamın başını, ellerini, ayaklarını öptün?” diye sordular. Addâs’ın yüzü iman nuruyla parıldıyordu:

Yeryüzünde, ondan daha hayırlı bir kimse yoktur. O, salih bir adamdır, Allah’ın Rasûlü’dür, diyerek efendilerine cevap verdi. 

Utbe ve Şeybe gülmeye başladılar. “Demek seni de diliyle büyüledi, sakın dininden dönmeyesin. Çünkü senin dinin O’nun dininden daha hayırlıdır.” dediler.[13]

Efendimizin En Zor Günü

O gün Nebi aleyhisselâm’ın yaşadığı en acı gündü. Yıllar sonra hanımı Hz. Âişe; Uhud’dan daha şiddetli bir zorluk yaşayıp yaşamadığını sorduğunda, Rasûl-i Ekrem Tâif’te başına gelenleri hatırlamış ve en büyük sıkıntıyı o gün çektiğini söylemişti.

Yaşadığı bütün sıkıntılara, çektiği acılara rağmen Allah Rasûlü’nün yüreği hala sevgi ve merhamet doluydu. Rabbine durumunu en samimi şekilde arz ettikten sonra Mekke’ye doğru yola çıktı. Karnu’s-Seâlib mevkiine geldiğinde gökyüzüne baktı. Bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail, Efendimize bir başka meleği, Dağlar Meleği’ni gösteriyordu. Dağlar Meleği, Efendimizin mübarek dilinden çıkacak bir söze bakıyordu. Eğer isterse Ebû Kubeys ve Kuaykıan Dağları’nı harekete geçirir ve zalimleri yok ederdi. Ama âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Nebi, bunu istemedi ve şöyle buyurdu:

“Ben onların soylarından yalnız Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan muvahhid bir neslin yetişeceğini ümit ediyorum.”[14]

On yıl boyunca kavminden eza ve cefa gören davetçi, üzerine yağan taşlardan, vücudundan akan kanlardan sonra hâlâ kavminin hidayetini istiyor; onların helâkine, azaba uğramalarına gönlü razı olmuyordu.

Cinler İman Ediyor

Allah Rasûlü gece vakti Tâif ile Mekke arasında bulunan Nahle’de namaz kıldığı sırada Nusaybin cinlerinden yedisi oradan geçiyordu. Efendimizin okuduğu Yüce Kelâm’a hayran oldular. Âlemlere rahmet olan Yüce Nebi’ye iman etmiş olarak kavimlerine döndüler ve onları da İslâm’a davet ettiler.[15]Tâif inkârda diretmiş, ayaklarına kadar gelen nimetin kıymetini bilememiş, Allah’ın göremediğimiz nice kulları ise Rasûl’ün yoluna baş koymuş, hidayete ermişlerdi.

Allah, Dininin ve Peygamber’inin Yardımcısıdır

Efendimiz aleyhisselâm, Nahle’de bir süre kaldıktan sonra Mekke’ye doğru harekete geçti. Ancak Mekke’ye girebilmek hiç de kolay değildi. Zira Hâşimoğulları’nın yeni lideri Ebû Leheb, Muhammed aleyhisselâm’dan nefret ediyordu. Tâif’e sığınma amacıyla gittiği duyulmuş, orada yaşadıkları kulaktan kulağa yayılmıştı. Şehri terkeden bir kimse ancak güçlü bir kabile liderinin himayesi altında yeniden Mekke’ye girebilirdi.

Zeyd b. Hârise endişe içerisinde sordu: “Kureyşliler seni çıkardıktan sonra Mekke’ye nasıl gireceksin?”Allah Rasûlü yaşadığı tüm acılara rağmen sonsuz imanla ümidini dile getirdi: “Ey Zeyd! Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı, bir çıkış yolu açacaktır. Allah, dininin ve Peygamber’inin yardımcısıdır.”[16]

Nur Dağında

Muhammed aleyhisselâm ilk vahyin geldiği yere Nur Dağı’na, Hira Mağarası’na geldi. Baba tarafından ümidini kestiği için kendisini himaye etmesi amacıyla önce anne tarafından akrabası Ahnes b. Şerîk’e sonra da Süheyl b. Amr’a elçi gönderdi. Fakat onların her ikisi de Rasûlullah’ın talebini reddetti. Mekke’de Efendimize karşı sonsuz bir nefret vardı. Süheyl ve Ahnes korkak davranmış, Allah Rasûlü’nü bu en zor zamanda Hira Mağarası’nda yalnız bırakmışlardı.[17]

Efendimiz ilk vahyin geldiği bu yüce mekânda çok zor durumdaydı. Mekke kendisini dışlamış, Tâif taşlamıştı.  Zilkade ayıydı. Zilkade Araplar için kutsal olan ‘haram aylar’dandı. Haram aylarda kimselere dokunulmaz, kan davaları bile unutulurdu. Fakat bu nasıl bir nefretti ki Allah Rasûlü Tâif’te taşlanıyor, Mekke’ye giremiyordu. En aşağılık insanlara tanınan haklar Muhammed aleyhisselâm’a niçin çok görülüyordu? Allah Rasûlü ilk vahyi aldığı mekânda, Nur Dağı’ndaydı.

 Mut’im b. Adiyy

Tâif’te yaşananlar Kureyş’in Rasulullah’a karşı nefretini bir kat daha artırmış, Müslümanlara yönelik işkenceler daha da şiddetlenmişti. Fakat müminlerin yüreğini asıl parçalayan, canlarından çok sevdikleri Efendimizin Tâif’te maruz kaldığı muamele olmuştu. Hz. Hamza okuduğu şiirlerle Tâiflilere olan kızgınlığını, intikam duygularını ifade etmiş[18], Tâif tüm Müslümanların yüreğine ateş salmıştı.

Rasûl-i Ekrem son olarak ‘amca’ diye hitap ettiği Nevfeloğullarının lideri Mut’im b. Adiyy’e kendisini himaye etmesi için haber gönderdi. Mut’im b. Adiyy, oğullarıyla birlikte silahlanarak derhal harekete geçti ve Efendimiz aleyhisselâm’ı Mekke’ye getirdi.

Allah Rasûlü, Mut’im ve oğullarının himayesinde, Kureyş’in nefret yüklü bakışları altında Kâbe’yi tavaf etti. İki rekât namaz kıldıktan sonra evine döndü.[19]

 Taif’den Payımıza Düşenler 

Allah’ın Sevgili Elçisi, bir sabah Mekke’yi terk etti. Çölün şiddetli sıcağında kilometrelerce yol yürüdü. Allah’ın adını yüceltmek için ölümü göze aldı. O insanların hayrı ve hidayeti için çırpınırken insanlar Allah’ın en büyük hediyesini, cennetleri müjdeleyen Rahmet Elçisi’ni taş yağmuruna tuttu. Ayaklarına kadar gelen en büyük nimetin ayaklarını kana boyadı. Sahi onlar neden Efendimizi taşlamış, acımasızca linç etmek istemişlerdi? Yüz kızartıcı bir suçu, affedilmez bir kusuru mu vardı? Tâifliler de Kureyş gibi düşünüyordu.‘Allah bir’ demek ve yalnızca O’na kul olmak, en büyük suçtu. Öyleyse her dönemde Hakk’ın hatırı için yola çıkan salih ve samimi davetçiler; en çirkin hakaret ve iftiraları, işkencelere maruz kalmayı ve taşlanmayı göze almalıydı.

En zor zamanda Yüce Rasûl’ün yanında olan, dört bir yandan taşlar yağarken canını değil Efendimizi korumayı düşünen, başı yarıldıktan sonra kenara çekilmeyi değil Allah Rasûlü’ne siper olmayı tercih eden,  nefsi için değil davası için yaşayan ve ölümü göze alan Zeyd b. Hârise ne güzel bir örnektir! Günümüz Müslümanının o yüce davetçiden alacağı nice dersler vardır. Rabbimiz onun samimiyetinden ve sevdasından nasiplenmeyi hepimize nasip eylesin. Davet yolunun kahramanı, Mute’nin şanlı şehidi her daim örneğimiz ve rehberimiz olsun. 

Nebiyyi Muhterem Efendimiz,Tâif’te yaşadığı işkencelerden kurtulduğunda ilk önce namaz kıldı. Ne zaman bir derdi olsa namaza sığınır, namazla rahatlardı. Namazdan sonra ellerini havaya kaldırdı; yaşadığı acıları, yalnızlığını ve çaresizliğini Rabbine şikâyet etti. Davetçi, Rabbine isyan etmeyi, vazifesine küsmeyi, bırakıp gitmeyi düşünmedi. O’nun tek korkusu Rabbinin gazabına uğramak, rızasına nail olamamaktı. Rabbi razı olduktan sonra varsın bütün dünya düşman olsun, mühim değildi. Yine de Allah celle’den gelecek yardım ve zafer en güzeliydi. Mümin Rabbinden en güzelini ister, Rabbi ne verirse şükrederdi. Tâif duası davet yolunda türlü çileler çeken Nebi’nin, Rabbini yardıma çağırmasıydı. Allah celle, bu çağrıyı elbette karşılıksız bırakmayacak ve kuluna yardım edecekti.

Rahmet Peygamberi

Allah Rasûlü Tâif’in hidayeti için yola çıktı. Ama sadece bir köle Müslüman oldu. Efendimiz yaralı bir haldeyken dahi hakkı anlatmaktan, İslâm davetinden vazgeçmedi. Addâs’ın imanıyla Efendimizin gül yüzünde güller açtı. Zira bir kişinin hidayetine vesile olmak yerle gök arasındaki her şeye sahip olmaktan daha güzeldi. Öyleyse bir kişinin hidayeti için, Addâs için taşlanmaya değerdi.

Gökte melekler emir bekliyor, dağlar bir şehri yok etmeye hazır duruyordu. Fakat Rasûlullah kavminin helâkini değil, hidayetini diledi. Bırakın taşa tutulmayı, hiç bir zahmet çekmeyenler, acıyı çileyi bilmeyenler; bedduayı, laneti, insanları bir çırpıda silmeyi, onları bozuk para gibi harcamayı kimlerden öğrenmişti? Gerçek bir mümin, yüz adam öldüren katili dahi sevgi mesajından mahrum edemezdi.

Efendimiz Nur Dağı’nda bulunduğu sırada İslâm daveti en zorlu günlerini yaşıyordu. Allah Rasûlü Tâif’te taşlanmış, Mekke’den, doğup büyüdüğü şehirden dışlanmıştı. Tâif’te bir ay boyunca ne çileler çektiğini, nerede kaldığını, en temel ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını kimseler bilmiyordu.

Mekke’deki Müslümanlar Kureyş’in zulmü altında eziliyor, Habeşistan’daki Müslümanlar gurbette yaşam mücadelesi veriyorlardı. Karanlığın her yanı kapladığı, ümitlerin yok olduğu günlerdi. Fakat Allah Rasûlü’nün Rabbine sonsuz güveni, zafere kesin imanı vardı. Bu iman tüm karanlıkları boğacak, zafer bir gün mutlaka inananların olacaktı.

Bugün Müslümanlar dünyanın her yerinde zulme uğruyor, her yanda Müslüman kanı dökülüyor. İslâm toprakları kardeş kavgası sebebiyle kan ve gözyaşı içinde. Ümitler tükenmiş; çaresiz, perişan bir hâldeyiz. Oysaki bugün Tâif dönüşü sırasında Müslümanların içinde bulunduğu durumdan çok daha güçlüyüz. Hem çok kalabalığız, hem de sınırsız imkânlara sahibiz. Fakat ümidimiz, zafere inancımız kalmamış; yüreğimizde derin bir korku var. Bu korkuları dağıtacak, yüreğimize ümit verecek bir sese nasıl da muhtacız! Gelin, Tâif’te taşlanan, yeri yurdu olmayan Nebî’nin huzur ve ümit veren sözlerine kulak verelim:

“Ey Zeyd! Hiç şüphesiz Allah, senin göremediğin yerden bir kapı, bir çıkış yolu açacaktır. Allah, dininin ve Peygamber’inin yardımcısıdır.”

Allah celle, dinine ve peygamberine yardım etti.  Davet yolunda bunca sıkıntıya maruz kalan, sevdiklerini kaybeden, hicret etmeyi göze alan ve gittiği yerde en ağır işkencelere uğrayan, vatanına geri dönüşünde dahi pek çok zorluğa göğüs geren Habibini, hiçbir kula nasip olmayan, akılların almadığı büyük bir mucize ile ödüllendirdi. Tâif’te Taşlanan Kul, gökyüzüne yükseldi.

Siyer-i Nebi Dergisi 29. Sayı / Eylül-Ekim 2014


[1]Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi,I,34;   İrfan Aycan, “ Sakif Kabilesi ve Taif Şehrine İslam Tarihi Açısından Bir Bakış”, AÜİFD, Ankara 1993, XXXIV, 217; Mustafa SabriKüçükaşçı, Tâif, DİA, XXXIX, 443.

[2]Mustafa Sabri Küçükaşçı, Tâif, DİA, XXXIX, 443-444.

[3]Halebî,  İnsânü’l-uyûn, I, 183-184; Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin İslam Öncesi Seyahatleri, trc: Abdullah Aydınlı, Atatürk Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi, Ankara 1980,IV, 330.

[4] İrfan Aycan, “ Sakif Kabilesi ve Taif Şehrine İslam Tarihi Açısından Bir Bakış”, AÜİFD, Ankara 1993, XXXIV, 217.

[5] İrfan Aycan, “ Sakif Kabilesi ve Taif Şehrine İslam Tarihi Açısından Bir Bakış”, AÜİFD, Ankara 1993, XXXIV,  221.

[6] İbn Sa'd, et-Tabakât, I, 211, İbn Kayyım, Zâdu'l-meâd, III, 31; İbn Kuteybe, el-Maârif, 151.

[7]Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 235.                                                                                  

[8] İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; İbn Esîr, el-Kâmil, I, 607; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 232.

[9]Belâzurî, Ensâb, I, 237; İbn Sa’d,  I, 211- 212; İbn Kayyım, Zâdü'l-meâd, III, 31.

[10]Süheylî, Ravdu'l-ünüf, IV, 46;  İbn Seyyidinnas, Uyûnu'l-eser, I, 232.

[11]İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 46; İbn Kayyım, Zâdü’l-meâd, III, 33.

[12] İbn Hişam, es-Sîre, II, 61-62; Belâzurî, Ensâb, I, 237; İbn Esîr, el-Kâmil,I, 607.

[13] İbn Hişam, es-Sîre, II, 63; Taberî, Târîh, II, 346; İbn Esîr, el-Kâmil, I, 608.

[14]Buhârî, Bedü'l-halk 7; Müslim, Cihâd 111; İbn Kayyım, Zâdü’l-meâd, III, 32.

[15] Bkz. Cin Suresi 72/1-9; Ahkâf Suresi 46/29-32; İbn Hişâm, es-Sîre, II, 63; İbn Esîr, el-Kâmil, I, 608.

[16] İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-meâd, III, 33.

[17]Taberî, Târîh, II, 347; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.

[18] İbn İshak, es-Sîre, s. 153.

[19]Belâzurî, Ensâb, I, 237; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-meâd, III, 33.

 

Yazar: