Siyer-i Nebi Dersleri-28: HÜZÜN YILI

Üzerimde Çok Hakkın Var

İçeri girdiğinde Kureyş'in müşrik liderleri, amcasının etrafını sarmış, odayı doldurmuşlardı.  Amcasının başucunda boş bir yer vardı. Oraya oturmak istemiş fakat Ebû Cehil firavunu, yerinden fırlamış ve Allah Rasûlü’ne engel olmuştu. “Dağılın amcamın başından!” dediyse de sözünü dinletemedi. “Biz de en az senin kadar onun yakınıyız.” gibi kaba, çirkin cevaplar aldı. Oysaki O, amcasının sevgili ve eşsiz yeğeniydi. Ebû Tâlib’in gözü onu görmek ister, gönlü onun varlığıyla huzur bulurdu.  Firavunlar ölüm döşeğinde bile amca yeğeni rahat bırakmıyorlardı.

Ebû Talib seksen küsur yaşına gelmiş, hayatı fakirlik ve nice zorluklarla geçmişti. O yeğeni Muhammed’i sekiz yaşından beri himaye etmiş, onu öz oğullarından çok sevmiş, yanından hiç ayırmamıştı. İslam davetinin başladığı ilk günden itibaren Muhammed aleyhisselâm’ı susturmaya çalışan, eza ve cefalarla yıldırmak isteyen, Allah’ın Son Elçisi’nin canına kasteden Mekke müşrikleri, karşılarında hep Ebû Talib’i bulmuşlardı. Yaşlı amca, Kureyş liderleri karşısında dimdik durmuş,  ihtiyar haline bakmadan kılıcına sarılmış, geceleri yeğeninin başında nöbet tutmuştu. Hele son üç yıldır yaşanan korkunç kuşatma, Ebû Talib’i oldukça yorgun düşürmüştü. Şimdi Kureyş'in seyyidi, Muhammed aleyhisselâm’ın hamisi Ebû Talib, ölüm döşeğindeydi. Hasta yatağında bile yeğenini düşünmüş, sülalesini başına toplamış ve onlardan kendisinden sonra Muhammed aleyhisselâm’a bağlı kalmalarını, O’na itaat etmelerini, O’nu korumak için her türlü fedakârlığı yapmalarını istemişti.

Allah Rasûlü hüzün yüklü sesiyle konuşmaya başladı.

“Amcacığım, sen bana pek çok iyilikte bulundun. Üzerimde en çok hakkı olan, bana her daim yardım elini uzatan sendin. Babamdan çok senin emeğin var üzerimde. Senden bir cümle söylemeni, ‘Lâ ilahe illallah’ demeni istiyorum. De ki onunla sana şefaat edeyim.”[1]

Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye bağırmaya başladılar. “Ey Ebû Talib!  Abdülmuttalib'in dinini mi terk edeceksin, böyle bir şey olamaz!”

Allah Dilediğini Hidayete Erdirir

Efendimiz aleyhisselâm, amcasının iman etmesi için çırpınıyor; Kureyş müşrikleri ise Ebû Talib'e baskı yapmaya devam ediyorlardı. Ebû Cehil düşmandı ya şu Abdullah b. Ebî Ümeyye'ye ne oluyordu? O Rasûlullah’ın halasının oğluydu. Fakat Kureyşliler içinde Efendimizi üzen en ağır sözleri o söylemişti. “Gökyüzüne bir merdiven kursan, o merdivenle gözümün önünde göğe yükselsen, sonra dört melekle geri gelsen ve o melekler Senin peygamberliğine şahitlik etseler, ben yine de Sana inanmayacağım.” [2] demişti. Şimdi ise Ebû Talib’in iman etmemesi için çabalıyordu.

Nihayet Ebû Talib, Abdulmuttalib’in dini üzere ölüyorum, dedi ve ekledi: “Kureyşliler benim için ölümden korktu da dinini değiştirdi demeyecek olsalardı ve ölümümden sonra seni ve akrabalarımızı ayıplayacaklarını bilmeseydim, elbette arzunu yerine getirir, sözlerini kabul ederdim.”[3]

Efendimiz aleyhisselam, “Allah sana merhamet etsin, seni bağışlasın ey amcacığım! Senin için daima istiğfarda bulunacağım.” dedikten sonra gözü yaşlı bir halde amcasından ayrıldı. Rivayete göre “Rasulüm sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.”'[4] ayeti bu olay üzerine nazil oldu.

Ebû Talib, bisetin onuncu yılı Ramazan ayında vefat etti.[5] Onun iman edip etmediği ulema arasında çok tartışıldı. Fakat tartışmasız gerçek,  yeğenine olan sonsuz sevgisiydi.  O vefat edince Allah Rasûlü derin bir hüzün yaşadı, gözünden yaşlar aktı.  Evine geldiğinde ise hanımı Hz. Hatice'yi ateşler içinde yatarken buldu. Efendimiz hasta hanımının başından bir an olsun ayrılmadı. Mekke kadınlarının en zengini, en temiz ve en zekisi iman yolunda nice sıkıntılar çekmiş; malını mülkünü, ömrünü Allah yolunda feda etmişti. 

Hüzün, gül, Hz. Hatice

Cennet Kadınlarının Hanımefendisi

O Efendimizin ilk hanımı, çocuklarının anası, derdinin ortağı, davasının yoldaşıydı. O, yeryüzünün ilk Müslüman’ı,  Peygamber aleyhisselâm’ın sırdaşıydı. Rasûl-i Kibriyâ’nın arkasında namaz kılmak ilk ona nasip olmuştu. O, İslam davasının ilk mücahidesi, İslam’ın ilk kadın davetçisiydi. O, ne zulümler görmüş, ne cefalar çekmiş,  ne iftiralara maruz kalmıştı.  Rabbi ona selam etmiş, içinde gürültü patırtının olmadığı inciden bir köşkle onu müjdelemişti.[6] O kendi devrinin en hayırlı kadını, cennet kadınlarının sultanıydı.

Hz. Hatice'nin hastalığı üç gün sürdü. Ramazan ayının onuncu gününde yirmi beş yıllık eşi Muhammed aleyhisselam’a veda ederek Rabbine kavuştu.[7] Efendimiz ve çocukları Hz. Hatice'nin yatağının başında ağlıyorlardı.  Muhammed ailesi ve İslam ümmeti, annelerin en üstününü, Haticetü'l-Kübra’yı kaybetmişti.

Allah Rasûlü eşini yıkadıktan sonra Cennet-i Mualla’ya defnetti. Henüz cenaze namazı emrolunmamıştı ve takvimler 19 Nisan 620 tarihini gösteriyordu.[8]

Yokluğunu Ne Çabuk Hissettim 

Ebû Talib'in vefatıyla Rasûlullah en büyük destekçisini, Mekke sokaklarında kendisini koruyan hamisini kaybetmişti. Ebû Talib hayattayken müşrikler Efendimize diledikleri gibi saldıramıyor, çok fazla fiilî müdahalede bulunamıyorlardı. Şimdi o yoktu. Mekke sokaklarında yaşadığı çileler,alay ve hakaretlerden sonra kendisine moral veren en yakın dostu, yardımcısı ve sırdaşı, ona Mekke sokaklarındaki cehennemden sonra evinde cenneti yaşatan Hatice radıyallahu anha da yoktu artık. Muhammed aleyhisselam’ın kolu kanadı kırılmıştı âdeta. Öyle derin bir hüzün yaşıyordu ki, “Şu ümmet üzerine gelen iki büyük musibetten hangisine daha çok üzüleceğimi bilemiyorum.”[9] diyor, nübüvvetin acılarla dolu bu yılına  “Hüzün Yılı” adını veriyordu.[10]

Allah Rasûlü’nün halaları toplanmış Ebû Leheb’e giderek Efendimizi himaye etmesini istemişlerdi. Ebû Talib’den sonra kendisini sülalenin doğal lideri gören Ebû Leheb, yeğenini himaye etmeyi kabul etmiş hatta ilk günler bu konuda ne kadar ciddi olduğunu da göstermişti. Fakat Ebû Cehil ve Ukbe b. Ebî Muayt’ın kurduğu bir tuzağa yenik düşmüş ve yeğenine amansızca düşman olduğu eski günlerine geri dönmüştü.[11] Efendimizi korumak gibi yüce bir şerefe böyle aşağılık bir adam layık olamazdı. 

Bazı siyer âlimleri Rasûlullah’a yönelik, bizim daha önce anlattığımız,  fiilî işkencelerin bu dönemde yaşandığını kaydediyorlar. Efendimizin Kâbe’de boğularak öldürülmek istenmesi, sırtına deve işkembesi konulması, bayıltılıncaya kadar dövülmesi ve daha nice eziyetler Allah Rasûlü’ne bugünlerde reva görülmüş öyle ki Allah’ın Sevgili Nebisi, şöyle demekten kendini alamamıştı: “Yokluğunu ne çabuk hissettim ey amcacığım!”[12]

Allah Babanı Elbette Koruyacaktır

Allah Rasûlü davetinin en zorlu günlerini yaşıyordu. Evinde bile rahat bırakılmıyor, evi taşlanıyor, kapısının önüne pislikler dökülüyor, mescidde ağır hakaretlere, işkencelere uğruyor, sokaklarda yürürken taşlanıyor, başına topraklar dökülüyordu.

Mekke sokaklarında yürüdüğü bir sırada müşrik liderlerden bir grup kendisine saldırmış, başına toprak atmışlardı. Allah Rasûlü üstü başı toz toprak olmuş bir halde evine geldiğinde onu bu halde gören kızı Fatıma ağlamaya başladı. Efendimiz kızını teselli ederek şöyle buyurdu: Ağlama kızım, Allah babanı elbette koruyacaktır.[13]

İnsanoğlu öyle tuhaftır ki kendisini cehenneme sürükleyeni başına taç eder de, ateşten korumaya çalışanı taş yağmuruna tutar.  Allah’ın sevgili nebileri ise atılan taşlara aldırış etmez, davetlerini sürdürürler. Elbette üzülür ve yürekleri yanar fakat “Ben acımı ve ıstırabımı Allah’a arz ediyorum.”[14] diyerek yollarına devam ederler. Hüzün onların ayrılmaz yoldaşıdır. Onların derdi ve kederi; ümmetlerinin felahı, insanlığın kurtuluşudur.

Allah’ın salih ve sevgili kulu hakkı haykırmaya, Allah’a çağırmaya devam eder. Fakat Kureyş, her zamankinden çok daha katı ve acımasızdır. Davanın selameti, davetin zaferi için yeni bir şey yapmalıdır, Hz. Hatice'den sonra Mekke durulacak gibi değildir. Allah'ın Son Rasûlü, bir sabah Mekke'yi terk eder ve yollara düşer.

               



[1] Semîra ez-Zâyed, el-Câmi fi's-Sîre, I, 200; İbnü'l-Cevzî, Ashabının Dilinden Peygamberimizin Hayatı, 182.

2İbn Hişâm, Sîre,I,318; Akif Köten, Abdullah b. Ebû Ümeyye,DİA,I,97.

[3]Buhârî, Cenâiz, 81; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 281; Süheylî, Ravdu'l-Unuf,  IV, 16.

[4] Kasas 28/56; Müslim, İman 41-42; İbn İshâk, 301.

[5]Semîra ez-Zâyed, el-Câmi fi's-Sîre, I, 200;  Mübarekfuri, Peygamberimizin Hayatı, 120.

[6] Buhârî,Umre11, Enbiyâ 45.

[7] Semîra ez-Zâyed, el-Câmi fi's-Sîre, I, 201; Mehmet Yaşar Kandemir, DİA, Hatice, XVI, 466.

[8] Mehmet Yaşar Kandemir, DİA, Hatice, XVI, 466.

[9] Taberî, Tarih, II, 229; Yakubî, Tarih, II, 35.

[10] Mübarekfuri, Peygamberimizin Hayatı, 122; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 107.

[11]İbn Sa'd, et-Tabakât, I, 211. Halebî, İnsanu'l-Uyûn, II, 50-51; M. Asım Köksal, İslam Tarihi, II, 126-127.

[12] Semîra ez-Zâyed, el-Câmi fi's-Sîre, I, 204.

[13] Taberî, Tarih, II, 229; Halebî, İnsanu'l-Uyûn, II, 50.

[14] Yusuf 12/86.

Yazar: