Muâz b. Cebel (r.anh) - I

Üvey Baba

Allah Rasûlü’nün “O, ne güzel biridir.” diyerek övdüğü ve “Seni gerçekten seviyorum.”[1] buyurduğu Muâz b. Cebel, hicretten yirmi yıl kadar önce o zamanki adı Yesrib olan Medine’de dünyaya geldi. Ebû Abdurrahman künyesi ile anılan Muâz b. Cebel, Ensardan, Hazrec kabilesinin Beni Udey kolundandı.[2] Ensarı Rabbimiz kitabında övmüş, onlardan razı olmuş, onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdelemişti.[3] 

Babası Cebel b. Amr, Muâz henüz küçük bir çocukken vefat etmiş,  annesi Hind binti Sehl daha sonra Selemeoğullarının lideri Cedd b. Kays ile evlenmişti. Muâz, bu tarihten itibaren Medine’nin uzağında yüksekçe bir yerde ikamet eden Selemeoğulları arasında, üvey babasının evinde yaşamaya başladı.[4] 

Cedd b. Kays iri yapılı, giyim kuşamına dikkat eden, pek zengin fakat bir o kadar da cimri biriydi. Efendimiz bir defasında Selemeoğullarına reisiniz kimdir, diye sormuş, “Cimriliğiyle meşhur olan Cedd b. Kays’tır.” denilince “Cimrilikten daha büyük hastalık var mıdır?” buyurmuştu. İslam, Medine’de yayılıp Muhammed aleyhisselâm hicret ettiğinde Cedd b. Kays görünüşte Müslüman olmuş ancak yüreğinde derin bir kin beslemiş, Allah ve Rasûlü’ne düşman olmuştu.  O ve yakın dostu Abdullah b. Ubey Medine münafıklarına liderlik yapıyor, şehrin huzurunu bozuyor, fitne ve fesat çıkararak Müslümanlara zarar vermeye çalışıyorlardı.

Efendimiz aleyhisselâm, hicretin altıncı yılında umre yapmak üzere yola çıkıp Hudeybiye’ye vardığında kafilenin içinde Cedd b. Kays da vardı. Efendimiz Mekke müşriklerine savaşmak için değil, umre yapmak, Allah’a ibadet etmek amacıyla geldiklerini haber vermek istemiş; Hz. Osman’ı Kureyş’e elçi olarak göndermişti. Kısa bir süre sonra Müslümanlar Hz. Osman’ın Mekkeliler tarafından öldürüldüğüne dair gelen haberle sarsıldı. Efendimiz bu haber üzerine Müslümanları savaşmak, müşriklere karşı ölünceye kadar mücadele etmek üzere biate çağırdı. Rıdvan ağacı altında yapılan biate katılanlardan Allah Teâlâ razı olmuş, Efendimiz kendisine biat eden Müslümanları cennetle müjdelemişti.  Sefere katılan 1400 Müslüman içinde cehennemden azad edilmeyen, cennet müjdesini alamayan yalnızca bir kişi vardı ki o da Muâz b. Cebel’in üvey babası Cedd b. Kays’tı.[5]

Müslümanlar Efendimize söz vermek için toplandıklarında Cedd b. Kays hemen oradan uzaklaşmış, devesinin altına saklanarak biate yanaşmamıştı. Muhammed aleyhisselam onun hakkında şöyle buyurmuştu:

“Ağacın altında biat edenlerden kırmızı devenin sahibi hariç hiç kimse cehenneme girmeyecektir.”

Cedd b. Kays ayağına kadar gelen nimeti reddetmiş, cennete girmeyi değil, kırmızı devesinin altında saklanmayı tercih etmişti. “Bir ses duydum ve o kadar korktum ki devemin altına saklandım.” diyen münafığa sahabilerden biri, o korku senden hiç ayrılmasın, demişti. Rabbine güvenip dayanmayan, kendine bile inanmayan adamlarda cesaret olmaz; korku münafığı yalnız bırakmazdı.

Bir başka rivayete göre Cedd b. Kays biat sırasında kaybettiği devesini aramaya çıkmış, biat etmesini ve Efendimizin duasını almasını söyleyenlere “Deve benim için ona biat etmekten daha önemlidir.” diyerek münafıklığını açıkça ortaya koymuştu.

O, Allah Rasûlü’nün huzurunda nasıl davranacağını bilmez, kaba saba konuşur, Efendimizin mucizeleriyle alay edecek kadar haddini aşardı. Nebî aleyhisselâm, Bizans İmparatorluğu’na karşı Tebük Seferi’ne çıkacağı zaman seferberlik ilan etmiş, tüm Müslümanları Bizans’a karşı yapılacak bu savaşa katılmaya çağırmıştı. Münafıklar sefere katılmak istemiyor, hiçbir ciddiyeti olmayan bahanelerle Efendimizin huzuruna geliyor, Medine’de kalmak için izin istiyorlardı. Hava sıcak, yol uzun, düşman pek güçlüydü. Cedd b. Kays’a göre bu sefere çıkmak hiç de akıllıca değildi. Ona göre “Muhammed Bizans’la savaşmayı çocuk oyuncağı zannediyor, Bizans’ı sıradan Arap kabileleriyle bir tutuyordu. Bizans bu savaşı kesinlikle kazanacak, Muhammed ve arkadaşları elleri ayakları zincirlenmiş vaziyette esir olacaklardı.” Cedd bu düşüncelerle mescide, Muhammed aleyhisselâm’ın huzuruna geldi.

“Ey Allah’ın Rasûlü benim kadınlara ne kadar düşkün olduğumu herkes bilir. Rum kadınlarını gördüğümde günaha girmekten korkarım. Beni günaha sokma, izin ver burada kalayım.” dedi.[6] Rasulûllah aleyhisselam yüzünü çevirdi ve sana izin verdim, buyurdu.

Mesciddekiler kulaklarına inanamadı. Olay Medine sokaklarında yayılmış, herkes Allah Rasûlü’nün huzurunda saygısızca konuşan Cedd b. Kays’ı ve edepsizliğini konuşmaya başlamıştı. Adam hem Allah yolunda cihada katılmıyor hem de güya günah işlemekten korktuğunu, Allah Rasûlü’nü ve Müslümanları sırf Allah rızası için yalnız bırakacağını söylüyordu! Allah’ın rızasını kazanmanın yolu, Muhammed aleyhisselam’a tâbi olmak, Müslümanlarla omuz omuza yürümek değil miydi? Şu yeryüzü bunun gibi daha ne edepsizlikler, ne ahlaksız insanlar görecekti. Âlemlerin Rabbi, Cedd ve onun gibiler hakkında şöyle buyurdu:

“O münafıklardan bir kısmı da şöyle der: ‘Savaşa gitmemek için bana izin ver de, beni fitneye düşürme!’ Ama bilsinler ki, onlar zaten fitnenin içine düşmüşlerdir. Şüphesiz cehennem de onları çepeçevre kuşatacaktır.”[7]

Bu ayetin inmesinden sonra Cedd’in oğlu ve Muâz’ın anne bir kardeşi, Bedir gazilerinden samimi bir Müslüman olan Abdullah b. Cedd babasına gelmiş, neden cihada katılmadığını ve Efendimize karşı nasıl bu kadar saygısız olabildiğini sormuştu. Cedd önce oğlunu da savaştan alıkoymaya çalışmış, bunu başaramayınca ayakkabısını oğlunun yüzüne fırlatarak şöyle demişti: Defol git, Sen bana Muhammed’den bile daha düşmansın!

Cedd b. Kays öfkesinden ne yapacağını bilemiyor; ev ev, köşe bucak dolaşıyor; Müslümanları Medine’de kalmaya ve Efendimiz aleyhisselâm’ı yalnız bırakmaya çağırıyordu.

Muâz b. Cebel’in çocukluk yılları işte böyle bir adamın yanında geçti. Fakat o üvey babasına hiç benzemedi. O; Allah ve Rasûlü’nün sevdiği, âlimlerin sultanı, fakihlerin imamı, cihad meydanlarının korkusuz kahramanı ve cömertliğin zirvesi oldu.

Muâz Müslüman Oluyor

Muâz; barış ve huzurdan yoksun, kin ve nefretin hâkim olduğu bir şehirde, Yesrib’de doğup büyüdü. Muâz’ın kabilesi olan Hazrec ile Evs kabilesi arasında yüz yılı aşkın süredir devam eden bir kan davası vardı. Yemenden Yesrib’e gelen ve Kayleoğulları denilen bu iki kardeş kabile arasındaki savaş, şehirde ne huzur ne bereket bırakmıştı. Birkaç sene önce meydana gelen Buâs harbinde her iki kabileden pek çok kişi ölmüş, geriye nice dul ve yetim kalmıştı. Şehirde üç tane de Yahudi kabilesi yaşıyordu. Bu Yahudiler rahat durmuyor, Araplar arasındaki düşmanlığı körüklemek ve iç savaşı sürdürmek için sürekli bozgunculuk yapıyor, fitne fesat çıkarıyorlardı. Ne gariptir ki Yahudi kabileleri de aralarında anlaşamıyor, dindaşlarına karşı Evs ya da Hazrecle ittifak kurup kendilerini korumaya çalışıyorlardı.  Arap yarımadasında kavga gürültünün, kin ve nefretin bu denli yaşandığı başka bir şehir yoktu. Kur’ân’ın ifadesiyle insanlar ‘bir ateş çukurunun tam kenarında’ kurtarıcılarını bekliyorlardı. 

Bir gün şehre güler yüzlü, tatlı sözlü bir genç geldi. O, âlemlere rahmet olarak gönderilen Son Peygamber’in merhametli elçisi, İslam’ın ilk öğretmeniydi.  O, bir zamanlar Mekke’nin en güzel giyinen ve en yakışıklı genci olup nimetler içinde yüzerken tüm bunları terk eden, zindanları, işkenceleri, açlık ve susuzluğu, gurbeti tercih eden yüce davetçi Mus’ab b. Umeyr’di. Mus’ab o güne kadar inen ayetleri ezbere bilen, hitabeti güçlü samimi bir davetçiydi. O Muhammed aleyhisselâm’ın Yesrib’e hediyesi, Mekke’deki mazlumların ümidiydi.

Mus’ab Medine’ye vardığında Ebû Ümâme Es’ad b. Zürare’nin evine misafir oldu. Es’ad Yesribin ilk gülü, Ensarın öncüsüydü. Akabe’de beş arkadaşıyla Efendimize iman etmiş, bir sene sonra bu kez  on bir arkadaşıyla birlikte İslam Peygamberine beyat etmişti. Mus’ab Esadla birlikte ev ev dolaşıyor, hurma bahçelerinde İslam’ı anlatıyordu.

Şimdi Yesrib’de rahmet rüzgârı esiyor, şehir Mekkeli davetçiyi, onun nurani yüzünü, anlattıklarının güzelliğini, okuduğu ayetleri, barış ve sevgi dolu mesajını konuşuyordu.  Huzur ve mutluluğu unutmuş olan bu şehre yeni bir nefes gelmiş,  Yesrib’in sahte tanrıları, şehri işgal eden putlar ve bu putlarla iktidar olanlar dillerini yutmuştu. Putlar, savaşı durduramamış, akan kana mani olamamıştı. Mus’ab’ın dilinden kardeşlik ve sevgi sözcükleri dökülüyor, etrafındaki halka her geçen gün daha bir genişliyordu. Şehrin kasveti dağılıyor, Mus’ab’ın dinine girenlerin yüzünde mutluluk okunuyor, imanın verdiği huzur dalga dalga yayılıyordu.

Muâz b. Cebel’in tertemiz yüreği bu rahmetten uzak kalamazdı. Selemeoğullarının diğer gençleriyle birlikte hemen Mekkeli davetçinin yanına, Esad’ın evine koştu. Müslüman olduğunda henüz on sekiz yaşındaydı.[8] Tıpkı Mekke’deki gibi Medine’de de önce gençler İslam’a koşuyor, bu yüce emaneti ilk önce onlar sahipleniyordu.  Bu öyle yüce bir emanetti ki ona sahip çıkanlar her daim genç kalıyorlardı.

Muâz Müslüman olur olmaz yüreğine henüz görmeden iman ettiği Peygamberinin aşkı düştü. Bir yolunu bulup onu görmeli, hasretini dindirmeliydi. Hac mevsimi geldiğinde Medineli hacılarla birlikte Mekke’ye, Efendimizi görmeye gitti. Akabe vadisinde yetmiş beş hemşerisiyle birlikte Rasûlullah’a beyat etti,[9] ölünceye kadar bağlılık sözü verdi.  Muhammed aleyhisselâm’ı gördüğünde yüreği nasıl coşmuş, kim bilir neler hissetmişti?  Onu görmek, onu dinlemek, elini mübarek elinin üzerine koyup ona söz vermek nasıl bir mutluluktu. Sevgili Peygamberimizin güler yüzü, mübarek sözleri ölü ruhlara hayat, gönüllere şifa verir, O’nun bir bakışı mevsimleri değiştirir, kışları bahara çevirirdi.

Amr b. Cemûh

Muâz, Rasulullah’ı gördükten sonra sanki yeniden doğmuş, yüreği iman nuru ve mücadele ruhuyla dolmuştu.

Yesrib’e dönerken Muhammed aleyhisselâm’a verdiği sözü, İslam’a nasıl hizmet edeceğini, kavmimin hidayeti için neler yapabileceğini düşündü. Şehre geldiğinde hemen harekete geçti.

Amr b. Cemûh Selemeoğullarının yaşlılarından, sevilen sayılan bir kimseydi. Mus’ab b. Umeyr’i sevmiyor, anlattıklarını çok tehlikeli buluyordu. Ona göre en doğrusu atalarından kendilerine miras kalan geleneklere sahip çıkmaktı. Mus’ab’a ve okuduğu ayetlere kulak vermiyor, Menât isimli putunu her şeyden çok seviyor, önünde saygıyla eğilmekten büyük zevk alıyordu.[10]

Muâz’ın yüreği sevgi doluydu. Amr b. Cemûh gibi bir ihtiyarın cehenneme gitmesini istemiyor, onu hidayete erdirebilmenin yollarını arıyordu. Amr b. Cemûh’un oğlu Muâz da babasının durumuna çok üzülüyor, onu ateşten kurtarmayı arzuluyordu. Nihayet iki Muâz bir araya geldi ve Amr’ın evde olmadığı bir saatte putunu alıp pislik dolu bir çukura yuvarladı. Amr b. Cemûh eve gelip putunu bulamadığında derin bir üzüntü yaşadı. Hemen sokağa fırladı ve her yerde putunu aradı. Nihayet ilahını pislik dolu bir çukurda buldu. Yüreği öfkeyle doldu. Rabbine bunu yapanları bulduğu takdirde neler neler yapacağını söyledi, küfürler hakaretler savurdu. Putunu eve getirdi, yıkadı temizledi. Güzel kokular sürdü ve sonra önünde saygıyla eğildi.

Fakat ne Muâz b. Cebel’in ne de Muâz b. Amr’ın vazgeçmeye niyeti vardı. İki arkadaş ertesi gün yine putu alarak pislik dolu bir yere attılar. Amr b. Cemûh oğlunun Müslüman olduğunu bilmiyor, alıp götürenlere beddua ediyordu. Putunu pislik dolu yerden çıkarıp yine evine götürdü. Yıkadı, temizledi, güzel kokular sürdü sonra yanına bir kılıç koydu ve işin böyle devam edemeyeceğini, bir dahaki sefere verdiği kılıçla kendisini koruması gerektiğini söyledi. Öyle ya kendisini koruyamayan ilah Amr’ı nasıl kollayacaktı?

İki arkadaş Menat adlı putu alıp bu sefer de çöplüğe, bir köpek leşinin yanına attılar. Put, iki arkadaşa mani olamamış, kılıcı kaldırıp kendini koruyamamıştı. Amr, putu köpek leşinin yanında pislik içinde gördüğünde artık her şeyi anlamış, kendisine bile hayrı olmayan bir putun ilah olamayacağını kavramıştı. Yapacak bir şey yoktu. Mus’ab b. Umeyr’in yanına gitti ve Müslüman oldu.[11] Onun İslam’a girişi Medine Müslümanlarına büyük güç verdi. Henüz çok genç olan Muâz, kabilesinin liderine iman yolunu göstermiş, dünyalara sahip olmaktan daha büyük bir mutluluğa nail olmuştu.

Amr b. Cemûh Müslüman olduktan sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Ne ihtiyar haline ne de topal ayağına aldırış etti, Efendimizle birlikte Uhud’a, zalimlerle savaşmaya gitti. Savaşın en şiddetli anında sağlam ayağının üzerinde sekerek düşmanın ortasına atıldı. Oğlu Hallad da babasının yanından ayrılmıyor, onu düşmandan korumaya çalışıyordu. Baba oğul Uhud Dağı’nın eteğinde kahramanca savaşarak şehit oldular. ‘Cenneti özlüyorum.’ diyerek çarpışan Amr b. Cemûh Rabbinin rızasına erdi, Muhammed aleyhisselâm, yakınlarına onun sağlam ayaklarla cennette dolaştığını müjdeledi.[12]   

Medine’nin İbrahim’i

Genç Muâz, Amr b. Cemûh gibi nicelerinin imanına, ebedi mutluluğuna vesile olmuştu. O,  Sa’lebe b. Aneme ve Abdullah b. Enis ile birlik olur Selemeoğullarının putlarını kırardı.[13] On sekiz yaşındaki Muâz genç yaşında tevhid mücadelesi veren ve kavminin putlarını kıran İbrahim aleyhisselâmı hatırlatıyordu. Yıllar sonra bir gün Abdullah b. Mesud radıyallahu anh Muâz’ı anarken “Şüphesiz Muâz Allah’a itaat eden, Hakk’a yönelen bir önderdi. Ve hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” dedi. Yanındakiler hemen “Ey Ebû Abdurrahman,  Allah Teâlâ “İbrahim Allah’a itaat eden, Hakka yönelen bir önderdi, buyurmuş ve bu ifadeyi Hz. İbrahim için kullanmıştır” (Nahl 120). dediklerinde İbn Mesud cümlesini tekrar etti ve “Muâz b. Cebel de böyleydi. O Allah ve Rasûlü’ne itaat eden, hayrın muallimiydi.” diyerek onun yüce şahsiyetini ortaya koymuş oldu.[14] 

İman öyle bir cevherdi ki sahibini baştanbaşa değiştiriyor, tüm korkuları alıp götürüyor, insana bitip tükenmez bir enerji veriyordu. İmanlı bir yürek, Firavun’un karşısında hak sözü söylerken en küçük bir tereddüt göstermiyor, ateşlere atılırken dahi feryadu figan etmiyor, celladına gülümsemekten kendini alamıyordu. İman insanı yeniden diriltiyor ve ona muâzzam bir güç kazandırıyordu. Muâz bu imanla mücadelesini sürdürüyor, gün geliyor elinde baltasıyla putları kırıyor,  gün geliyor Yahudi âlimlerin karşına çıkıyor ve:

  “Ey Yahudiler, Allahtan korkun ve Müslüman olun. Biz müşrik iken siz bize ‘Yakında bir peygamber gelecek biz ona inanacağız ve sizi mağlup edeceğiz.’ diyordunuz. Onun sıfatlarını bir bir sayıyor, onun gelişini hasretle bekliyordunuz. Ne oldu da şimdi onu inkâr ediyorsunuz” diyerek onları Allah ve Rasûlü’ne iman etmeye çağırıyordu.[15]

Bir gün Medine sokaklarında ‘Rasûlullah geldi!’ sözleri yankılandı. O gün Medine en parlak ve en mutlu gününü yaşadı. İşte o gün Muâz’ın hayatında yepyeni bir dönem başladı. 

 

 

 

 



[1] İbn Hacer, el-İsâbe, X, 204.

[2] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 356; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 539; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 187.

[3] Tevbe 9/100.

[4] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 107; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 539; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 187.

[5] İbn Hişâm, es-Sîre, III,364.

[6] Vâkıdî, Meğâzî, III, 992.

[7] Tevbe 9/49.

[8] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 187.

[9] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 539; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 190; İbn Abdülber, el-İstîâb, III, 1403.

[10] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 95.

[11] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 95-96.

[12] İbn Hanbel, el-Müsned, V, 299.

[13] İbn Abdülber, el-İstîâb, III, 1403.

[14] İbn Abdülber, el-İstîâb, III, 1407; İbn Hacer, el-İsâbe, X, 204-205; Zehebî, A’lâmu’n-Nübelâ, I, 451.

[15] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 196, 212.

Yazar: