Hz. Sâlim - Kur'an-ı Kerim'in Yücelttiği Sahabi

Sevgili Peygamberimiz, ashâbı ile otururken: “Şüphesiz insanlar içerisinde Allah’a yakın olan kimseler vardır.” buyurdu. Sahâbiler:

-Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimlerdir, diye sorunca Efendimiz aleyhisselâm şu cevabı verdi:

-Onlar, Allah’ın dostu ve has kulları olan Kur’ân ehlidir.[1]

Allah Rasûlünden öğreniyoruz ki insanların en hayırlıları;  Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretenler[2], onunla meşgul olanlardır.  Bu kimseler “Sefere” adı verilen kerîm ve itaatkâr meleklerle birlikte olacaklardır.[3] Nitekim Kur’ân-ı Kerim’i ezberledikten sonra unutmayan zata saygı göstermek, Allah Celle’ye saygı göstermek gibidir.[4]

Sâlim b. Ma’kil[5] radıyallahu anh; insanların en hayırlılarından, Allah Celle’ye pek yakın olan, müminlerin tanıması, anlaması ve model alması gereken mübarek bir sahâbîdir. Allah Tebâreke ve Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim ile bazı insanları yüceltmiş, bazılarını ise alçaltmıştır.[6] Hz. Sâlim, Kur’ân’ın elinden tutup kaldırdığı, göklere yükselttiği, dünya ve ahiret saadeti bahşettiği çok bahtiyar bir kimsedir. O, Kur’ân-ı Kerim ile tanışmadan önce pazarlarda alınıp satılan, hor ve hakir görülen zavallı bir köledir.

 

Zavallı Bir Köle!

Sâlim İran’ın İstahr şehrinde doğmuştu.[7] Soylu ve zengin bir aileye mensup olan Sâlim bir süre sonra ailesiyle birlikte Übülle şehrine göç etti. Ticaret ve ziraatla meşgul olan aile, bir baskın sırasında darmadağın oldu. Esir alınan Sâlim, Kelb kabilesinden bir adama köle olarak satıldı. Küçük çocuk, ailesinden çalınmış, meçhul ve acı bir maceraya doğru sürüklenmişti. Ticari bir meta olarak alınıp satıldı, birçok el değiştirdi. Benî Kurayza Yahudilerinden Sellâm b. Cübeyr tarafından alınarak Medine’ye getirildi. Medine’de ise Sâlim’i, Sübeyte binti Yuâr adlı bir kadın satın aldı.[8]  Sübeyte’nin öz oğlu gibi ilgi gösterdiği Sâlim’in yıldızı, Mekke’nin meşhur zenginlerinden Ebû Huzeyfe’nin Medine’ye gelişiyle parladı.

Ticarî bir seyahatten Mekke’ye dönmekte olan Ebû Huzeyfe, Medine’ye uğradı ve burada Sübeyte ile evlendi. Ebû Huzeyfe Mekke’ye, memleketine giderken, yanında henüz evlendiği Medineli hanımı ve onun kölesi Sâlim de vardı.[9]

 

Ebû Huzeyfe’nin Kardeşi Sâlim

İslâm’ın nuru Mekke semalarını kapladığında, aydınlığa koşan ve hidayeti tercih edenlerin başında Ebû Huzeyfe ve ailesi geliyordu. Onun Müslüman oluşuna, babası Utbe b. Rebîa, kız kardeşi Hind ve tüm Emevî hanedanı büyük tepki gösterdi. Ancak Muhammed aleyhisselâm’ı tanıyan, Onunla birlikte namaz kılan ve huzuru elde eden bir kimsenin cahiliye karanlığına geri dönmesi artık mümkün değildi. Onun hayatını değiştiren ve ona güzellikler getiren İslâm dinine, kölesi Sâlim de uzak kalamazdı.  Ebû Huzeyfe, kendisi gibi Müslüman olan Sâlim’i azad etti ve onu evlat edindi. Artık Sâlim, Ebû Huzeyfe’nin oğluydu. [10]

Efendimiz aleyhisselâm bir zamanlar kölesi olup da azad ederek evlatlık edindiği Zeyd b. Hârise’yi ne kadar çok seviyorsa Ebû Huzeyfe de Sâlim’i o kadar çok seviyordu. İslâm davası uğrunda pek çok şeyden vazgeçen, hatta yerini yurdunu terk eden, gurbete, Habeş’e göç eden Ebû Huzeyfe, oğlu Sâlim’i bir an olsun yanından ayırmadı.

Evlatlıkların, kendi öz babalarının isimleriyle çağırılmasını emreden âyet-i kerime nazil olduğunda[11] Sâlim, Ebû Huzeyfe’nin mevlâsı, dostu ve kardeşi oldu. Ebû Huzeyfe, Sâlim’i o kadar çok seviyordu ki onu yeğeni Fatıma binti Velid ile evlendirdi.[12] Azad edilmiş bir köle, Kureyş’in en güçlü ailelerinden biri olan Emevîlerin kızıyla evleniyordu! Bu, Cahiliye toplumunun kabul edemeyeceği bir hadiseydi. Ebû Huzeyfe, Kureyş’in kabilecilik ve kibir putlarını kırıyor, üstünlüğün ancak takva ile olabileceğini gösteriyordu.

 

Muhacirlerin İmamı

Mekkeli müminler, Allah yolunda hicret edip Medine’ye, Kubâ kasabasına vardıklarında, onlara Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim namaz kıldırdı. Muhacirlerin arasında Hz. Ömer ve Ebû Seleme gibi pek çok sahâbi olmasına rağmen, onlar imamlığa Sâlim’i layık gördüler. Sâlim belki düne kadar bir köleydi, ancak muhacirler arasında Kur’ân-ı Kerim’i en iyi o biliyordu.  Bu sebeple Efendimiz hicret edip Kubâ’ya gelinceye kadar muhacirlerin imamı Sâlim olmuştu.[13]

Rasûl-i Ekrem Medine’ye vardığında, Sâlim ile ensar’dan Muâz b. Mâis’i kardeş ilan etti.[14] Yine Sâlim, muhacirler arasındaki kardeşlik ilanı sırasında Ebû Ubeyde b. Cerrâh ile kardeş edildi.[15] Efendimiz aleyhisselâm müminler arasında kardeşlik bağı kurarken onların özelliklerine, mizaçlarının uyumuna dikkat ederdi. Ümmetin emini ve en seçkinlerinden birisi olan Ebû Ubeyde ile kardeş edilmesi Sâlim’in faziletini ve Peygamberimizin nazarındaki kıymetini ortaya çıkarmış oldu.  

 

Cihad Meydanlarında

Sâlim ve dostu Ebû Huzeyfe, İslâm düşmanlarına karşı yapılan bütün savaşlarda Efendimizin yanında yer aldı. Bedir günü müşriklerden Umeyr b. Ebî Umeyr’i, Hz. Sâlim öldürdü.[16]

Uhud Savaşı’nda okçular yerini terk edip, İslâm ordusu dağıldığında, Allah Rasûlü, müminleri toparlanmaya ve yeniden savaşmaya çağırırken, Sâlim orada, Efendimizin yanındaydı. Nebî aleyhisselâm’ın yüzünden akan kanları, Sâlim temizliyordu.[17]

Mücahitlerin dağıldığı, düşmanın saldırdıkça saldırdığı, Rasûl-i Ekrem’in yaralandığı, dişlerinin kırıldığı, etrafında kimselerin olmadığı bir vakit Efendimizin yanında olmak, yüzünden akan kanı silmek, yarasına merhem olmaya gayret etmek nasıl bir ayrıcalık, ne büyük bir şereftir! Orada Sâlim’in bir saati nice ömürlere bedeldi.

Allah Rasûlünün gönderdiği askeri birliklere de katılan Sâlim, bir seriyye sırasında kumandan Halid b. Velid’in yaptığı uygulamaları doğru bulmamış, Halid’in kararlarına cesur bir şekilde karşı çıkmıştı.[18] Onun bu cesareti, haksızlığa karşı koyması ve Halid’e muhalif oluşu, Efendimiz aleyhisselâm’ı memnun etmişti.

 

Tevekkül

Tebük Seferi sırasında bir ara Müslümanlar büyük bir panik yaşamış, askerler derin korkuya kapılmıştı. Yaşanan kargaşadan etkilenen Abdullah b. Amr b. Âs ne yapacağını bilemez bir hâldeyken uzaktan Sâlim’i fark etti. Sâlim kılıcına sımsıkı sarılmış, sakin bir vaziyette beklemekteydi. Abdullah kendi kendine şöyle dedi:

-Gideyim de Bedir Savaşı’na katılmış şu salih kimsenin yanında durayım ve onun gibi hareket edeyim.

Efendimiz aleyhisselâm dışarı çıktığında,  bu iki sahâbi dışındaki müminlerin, panik içindeki hâlini görünce öfkelendi. İnsanların yalnızca Allah ve Rasûlünden korkması gerektiğini hatırlatarak, bu iki sahâbiyi bütün orduya örnek gösterdi.[19]

 

Allah’a Hamdolsun ki Sâlim Gibiler Var

Sâlim, Kur’ân-ı Kerim’i en iyi bilen ve en güzel okuyan sahâbilerden biriydi. Kur’ân-ı Kerim’i mushafta toplayan ilk sahabiydi.[20] Sevgili Peygamberimiz onu şu sözlerle anlattı:

- Kur’ân’ı şu dört kişiden öğreniniz: Übeyy b. Ka’b, Muâz b. Cebel, Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim ve Abdullah b. Mes'ûd.[21]

Allah’ın Sevgili Elçisinin ağzından çıkan mübarek sözler bu dört sahabiyi ümmetin gözbebeği hâline getirdi. Onlar kıyamete kadar Allah’ın Kitabı’nı öğrenen ve öğreten müminlerin efendileri oldular. Onlar Kur’ân’ı sadece güzel okuyan değil, onun hükümlerini en iyi bilen, âyetlerini açıklayan ve ümmete öğreten Kur’ân muallimleriydi. Bunca seçkin sahâbi arasında Kur’ân’ı öğretmeye bu dört genç sahâbinin layık görülmesi ve Allah’ın en güzel kulunun diliyle medhedilmeleri, onlar için mutlulukların en güzeli olsa gerek.

Sâlim, varlığıyla Efendimizi memnun eden müstesna bir şahsiyetti. Bir defasında müminlerin annesi Hz. Âişe evine gidiyordu. O sırada mescidden muhteşem bir ses yükseldi. Birisi Kur’ân okumaktaydı. Hz. Âişe, okunan Kur’ân’dan o kadar çok etkilendi ki eve gitmekte bir müddet gecikti. Eve vardığında Efendimiz, Hz. Âişe’ye gecikme sebebini sordu. Hz. Âişe şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Mescidde bir adam Kur’ân okuyordu. Ben Kur’ân’ı ondan daha güzel okuyan bir kimse görmedim.” Sevgili Efendimiz merak içerisinde mescide koştu, Kur’ân okuyan sahâbiyi görünce Hz. Âişe’ye şöyle buyurdu:

“Bu Sâlim’dir. Ümmetimin içerisinde bunun gibileri var eden Allah’a hamdolsun.[22]

Rabbimiz, Sâlim gibi olmayı bizlere de nasip eylesin.

 

Dağlar Gibi Sevaplarıyla Cehenneme Atılanlar

Rasûl-i Ekrem bir gün ashabı ile birlikteyken:

“Kıyamet günü, birçok insan Tihâme Dağı gibi sevaplarla gelir. Allah Celle ise onların amellerini boşa çıkarır ve onları şiddetli bir şekilde cehenneme atar.” buyurdu.

Efendimizin sözlerini dehşet içerisinde dinleyen Sâlim sordu:

“Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah, biz o kimseleri nasıl tanıyacağız? Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki ben onlardan biri olmaktan çok korkuyorum.”

“ Ey Sâlim, onlar namaz kılarlar, oruç tutarlar, fakat kendilerine haram bir şey teklif edildiğinde Allah’tan hiç korkmadan o haramı işlerler. Allah Celle de onların amellerini, ibadetlerini kabul etmez.[23]

Namazını kılan, orucunu tutan ancak haram işlemekten çekinmeyen; namazın ve orucun ruhunu kavrayamamış; haram bir iş teklif edildiğinde yüreği Rabbine olan saygısı sebebiyle titremeyen; haramı helalmiş gibi rahatlıkla işleyen kimselerden olmaktan Rabbimiz hepimizi muhafaza buyursun.

 

Yalancı Peygamberin Karşısında

Allah Rasûlü vefat ettikten sonra, Arap kabilelerinden pek çoğu İslâm devletine isyan etmiş, bir kısmı zekât vermeyi reddetmiş, bir kısmı da içlerinde türeyen yalancı peygamberleri desteklemişti. Bu yalancı peygamberlerin en güçlü ve en tehlikelisi Yemâme’de bulunan Müseylimetü’l-Kezzâb’dı. Müseylime, üzerine gelen İslâm ordularını mağlup etmiş, her geçen gün artan bir güce sahip olmuştu. Allah Rasûlünün halifesi Hz. Ebû Bekir, içkinin, kumarın ve zinanın serbest olduğu; namaz kılmanın gerekmediği bu sahte dini ortadan kaldırmak amacıyla Allah’ın kılıcı Halid b. Velid’i Yemâme’ye gönderdi.

İslâm’ın Sancaktarı 

Efendimiz aleyhisselâm’ı hiçbir savaşta terk etmeyen Sâlim ve dostu Ebû Huzeyfe, Allah Rasûlünün vefatından sonra da Onun davası uğruna savaşmaya gelmişlerdi. Müseylime’nin oldukça kalabalık olan ordusu, Müslümanlara şiddetle hücum etmiş, İslâm ordusu dağılmaya başlamıştı. Henüz birkaç ay evvel vefat etmiş olan Rasûl-i Ekrem’in mübarek hatırası yok edilmemeli, bozguna uğrayan İslâm ordusu bir an evvel toparlanmalıydı. Ensar ve muhacir hemen harekete geçti. Sancaktar Zeyd b. Hattab şehit edilince, sancağı Sâlim taşımaya başladı.[24] Sâlim bir yandan savaşıyor, bir yandan  Müslümanları savaşmaya çağırıyordu.

“Biz, Rasûlullah hayatta iken böyle yapmazdık.” dedi ve bir çukur kazarak ayaklarını bu çukura gömdü.[25] O kaçmamalıydı. Sancaktar savaşı terk ederse, ordu dağılırdı. Müslümanlar Sâlim’in yanına gelerek şöyle dediler:

“Ey Sâlim, biz senin canından endişe ediyoruz. Şehit olmandan korkuyoruz.”  Onlar Sâlim’i seviyor, dağılmakta olan İslâm ordusu gibi onun da kaçmasını bekliyorlardı. Zira Sâlim çok kıymetliydi. Onun gibi bir Kur'ân âliminin şehadeti, Efendimizin övdüğü bir hafızın yokluğu ümmet için büyük bir kayıp olacaktı. Bu sebeple sahâbiler ona sancağı bırakması için yalvarıyorlardı. Sancağı başka birisi de taşıyabilir fakat Sâlim gibi Kur’ân âlimi bulunamazdı.  Sâlim radıyallahu anh ise onlar gibi düşünmüyordu:

“Eğer ben kaçarsam,  Kur’ân hafızlığım nerede kalır. Ne kötü bir hafız olurum.[26]

Hafız, meydandan kaçmamalı, ölüme meydan okumalıydı. Allah Rasûlüne bağlılığını, Kur’ân sevgisini dost düşman herkese göstermeliydi. Hafızın kıymeti ezberlediği kelamı yalnızca güzel okumaktan değil, o kelam için yaşayıp ölmesinden gelirdi. Sâlim kıyamete kadar gelecek hafızlara, Kur’ân talebelerine ne güzel örnek olmuş, ne ağır bir yük bırakmıştı.

 

Hafızın Şehadeti

Savaş meydanının bir ucundan Ebû Huzeyfe’nin haykırışı duyuluyordu:

“Ey Müslümanlar, Kur’ân’ı salih amellerinizle süsleyiniz.”[27]

Bu bir şehadet çağrısıydı. Ancak şehit olmak için savaşan mücahitler, bu savaşın seyrini değiştirebilirdi. Sâlim bir elinde kılıcı, bir elinde sancağı savaşırken inen bir kılıç darbesiyle sağ kolu koptu. O an Sâlim:  “Allah!” diye inledi. Bütün meydan “Allah” sedasıyla çınladı. Sâlim sancağı sol eline aldı, bu kez de sol kolu koparıldı. Sâlim sancağı göğsüne yapıştırdı. Bu şekilde, sancağı düşürmüyor, kendisi de ayakta kalabiliyordu.[28] Sâlim bu hâldeyken “Muhammed ancak bir Rasûldür.”[29] diyor ve şu âyet-i kerimeyi okuyordu:

“Nice peygamberlerin yanında, Rabbe kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah, sabredenleri sever.”[30]

Sâlim bu hâliyle Uhud Dağı’na, Uhud’da İslâm sancağını taşımış ve tıpkı kendisi gibi şehid düşmüş mübarek şehid Mus'ab b. Umeyr’e selam veriyordu.

Müminler, sancağı elinden aldıklarında, Sâlim yere düştü. Vücudunun her yerinden kanlar akıyordu. Ama onun ve arkadaşlarının mücadelesi, savaşa yeni bir ruh kazandırmış, meydanın havası değişmiş ve sonunda zafer inananların olmuştu.

 

Aynı Mezara Gömülen Kardeşler

 Sâlim son nefesini vermek üzereyken Müslümanlar yanına geldiler. Onlara sordu:

“Ebû Huzeyfe ne hâldedir?” Şehit olduğunu öğrendiğinde:

“Beni onun yanına taşıyın.” dedi ve son nefesini Ebû Huzeyfe’nin yanında verdi. Onlar, birbirlerini Allah için çok seven gerçek iki dosttu. Birlikte iman etmişler, birlikte cihad etmişler ve birlikte şehit olmuşlardı. Şimdi ise aynı mezara birlikte giriyorlardı.[31]

Dostluk böyle bir şey olmalıydı. Müslümanın dostluğu dünyada başlamalı ve sonsuza, ebedi âleme uzanmalıydı. Kişi arkadaşını bu düşünceyle seçmeli, dünyadaki dostunu cennette komşu edinmeliydi.

 

Sâlim Hayatta Olsaydı

Sâlim şehit olduğunda: “Kur’ân’ın dörtte biri gitti.”denildi.[32] Şehadeti Medine’deki müminleri derinden üzdü. Aradan geçen yıllar onu unutturamadı.  Hz. Ömer, vefat etmeden önce kendisine kimin halife olacağını soranlara, şöyle diyordu:

“Ebû  Hûzeyfe’nin azadlısı Sâlim hayatta olsaydı, onu halife olarak tayin ederdim.[33] Rabbim bana niçin onu halife olarak tayin ettin, diye sorduğunda ise şöyle derdim: Rabbim ben Senin Nebîni şöyle derken işittim: Sâlim, Allah Celle’yi bütün kalbiyle sever.” [34]

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, talebesi Said b. Müseyyib’e, bir gün şöyle dedi:

“Oğlum Sâlim’e ismini, Ebû Huzeyfe’nin dostu Sâlim sebebiyle verdim.” [35]

Sâlim’i bu derece yükselten, müminlerin sevgi ve saygısına mazhar eden şey, onun Kur’ân ehli olması, Allah ve Rasûlüne sonsuz bir muhabbet duymasıdır. Efendimiz aleyhisselâm onu şu sözlerle anlatır:

“Sâlim’in, Allah’a pek güçlü bir sevgisi vardır.” [36]

Rabbine kul olmuş, Peygamberinin yolunda mücadele etmiş, yılmamış, boyun eğmemiş, sabretmiş bütün yiğitlere; Kur’ân’ı okuyan ve yaşayan Allah dostlarına; birbirini Allah için seven din ve iman kardeşlerine selam olsun. Allah Celle, Sâlim ve arkadaşlarının yollarından bizleri ayırmasın. Âmin.                                  

 

 



[1] İbn Mâce, “Mukaddime”, 16.

[2] Buhârî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 21; Ebû Dâvud, “Vitir”, 14-15.

[3] Buhârî, “Tefsir”,  80; Müslim, “Müsned”, VI,  110.

[4] Ebû Dâvud, “Edeb”, 20.

[5] Babasının adının Ubeyd olduğu da rivayet edilmiştir. Nevevi, Tehzibu’l-esmâ, I, 206; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 382; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 188; Zehebî, A’lâmü’n-nübelâ, I, 167; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 85.

[6] Müslim, “Müsafirîn” 250.

[7] Hâkim, el-Müstedrek, III, 250; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 382; Mehmet Efendioğlu, Arap Olmayan Sahâbîler, 254.

[8]İbn Hişâm, es-Sîre, II, 123; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 85; Mehmet Özşenel, “Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe”, DİA, XXXVI, 49.

[9] İbn Esir, Üsdü’l-ğâbe, II, 382; İbn Abdülber, el-İstî'âb, II, 568; Mehmet Özşenel, “Sâlim Mevlâ Ebû  Huzeyfe”, DİA, XXXVI, 49.

[10] İbn Hişâm, es-Sîre ,II, 123; Hâkim, el-Müstedrek, III, 250; İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 382; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 189.

[11] Ahzâb Sûresi 33/5; İbn Esir, Üsdü’l-ğâbe, II, 383; İbn Abdülber, el-İsti’âb,  II, 568; Hâkim, el-Müstedrek, III, 250.

[12] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 189; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 86; Ebû Nuaym, Marifetu’s-sahâbe, III, 1362.

[13] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 87; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 264;  Hâkim, el-Müstedrek, III, 251.

[14]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 88; Nevevi, Tehzibu’l-esmâ, I, 206; İbn Abdulber, el-İstîâb, II, 568.

[15] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 88;  Mehmet Özşenel, “Sâlim Mevla Ebû  Huzeyfe”, DİA, XXXVI, 49.

[16] Vâkıdî, el-Meğâzî,, I, 148.

[17] Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 245; İbn Sa’d, et-Tabakât , II, 45.

[18] İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 72; M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 503; Mustafa Fayda, Hâlid b. Velîd, 183, 187.

[19] Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 1021; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 203; Heysemî, Mecmeu’z –zevâid, IX, 300.

[20] Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi, II,351.

[21] Buhârî, “Fezâilü’l-ashâb”, 26-27; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, II, 382; Hâkim, el-Müstedrek, III, 250.

[22] İbn Mâce, “İkâme” 176; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 165; Hâkim, el-Müstedrek, III, 250-251.

[23] Ebû   Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 178; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 189.

[24] Taberî, Tarih, III, 292; İbn Esir, Üsdü’l -Ğâbe, II, 384; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 192; Mustafa Fayda, Hâlid b. Velîd, 281.

[25] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 88; Zehebî, A’lâmü’n-nübelâ, I, 169; Mustafa Fayda, Hâlid b. Velîd, 281.

[26] Taberî, Tarih, III, 288; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 384; Beğavî, Mucemu’s-sahâbe, III, 144.

[27] İbnü’l Esîr, el-Kâmil, II, 221.

[28] İbn Esir,  Üsdü’l-ğâbe, II, 384; İbn Hacer, el- İsâbe, IV, 192; Mehmet Özşenel, “Sâlim Mevla Ebû  Huzeyfe”, DİA, XXXVI, 49.

[29] Âl-i İmrân Sûresi 3/144; Ebû Nuaym, Hılyetü’l-evliyâ, I, 370; Beğavî, Mucemu’s-sahâbe, III, 144.

[30] Âl-i İmrân Sûresi 3/146; İbn Esir, Üsdü’l-ğâbe, II, 384; Nevevi, Tehzibu’l-Esmâ, I, 207.

[31] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 88; İbn Esir, Üsdü’l-Ğâbe, II, 384;  Zehebî, A’lâmü’n-nübelâ, I, 169.

[32] Hâkim, el- Müstedrek, III, 252.

[33] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 343.

[34] Ebû Nuaym, Hılyetü’l-evliyâ, I, 177.

[35] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 159; Zehebî, A’lâmü’n-nübelâ, IV, 459.

[36] Ebû   Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 177;  Mehmet Efendioğlu, Arap Olmayan Sahabiler, 256.

Yazar: