MENDİL TEMİZ, MUHAMMED GÜZEL, KALBİM GÜL…

Arif Erdem Aktaş

 

Göğsü yırtık yeşilimsi uzun kollu bir tişört, lacivert cepsiz bir pijama ve sırtında muhtemelen çöpten bulunmuş pembe bir kız çantasıyla Muhammed’le tanışın. Edirnekapı’dan bindiğim balık istifi, sıkıcı metrobüs yolculuğumda karşıma çıkan cennet kokulu, cennet bakışlı, cennet yüzlü, cennet gibi bir çocuk.

Fatih’ten evime dönmek için Edirnekapı’dan metrobüse biniyor ve herkes gibi ben de sıkıcı mı sıkıcı, bıkkın mı bıkkın bir yolculuğun ortasında buluyorum kendimi.

Sağ bacağımın orada bir hareketlenme, bir kıpırdanma olduğunu hissediyorum. Kafamı sağa çevirdiğimde bir şey yok. Bacağıma bakıyorum ki küçük, kavruk, tatlı bir çocuk elinde mendil ve sırtında çanta ile bacağımın yanından önüme geçmeye çalışıyor. Önüme geliyor ve mendili eliyle uzatabildiği kadar yükseğe, yani çene hizama kadar, uzatıyor. Çocuğun boyu göğsüme kadar geliyor. 

Yüzüne bakıyorum: Masum, mahzun ve sempatik bir ifade… Giyimi kuşamı: Sokakların çocuğu… 

Çocuğun yüz ifadesi ve başını yana yatırarak yaptığı hareket yalvarıyor: N’olursun bir paket mendil al. Çocuğun yüzüne bakarken dalıyorum. Benden çocuğa cevap yok. Neden sonra çocuğa bir miktar harçlık vermem gerektiğinin farkına varıyorum. Ondan daha önemli olarak da gülümsemem gerektiğinin…

Çocuğun gözlerine bakıyor ve içten mi içten bir tebessüm yolluyorum. Onun gözleri hala yakarışta. Hafifçe eğiliyorum ve adını soruyorum. Tatlı bir ses tonuyla ‘’Muhammed’’ cevabını alıyorum. Tahmin ettiğim gibi Suriyeli. Nereli olduğunu sorup yanılmadığımı tasdik ediyorum. Hangi şehir deyince ‘’Halep’’ diyor.

Yeter de artar bile. Halep’in bombaları altında çocukluğunu kurban vermiş bir tutam Muhammed… İçimden diyorum ki: ‘’Sen ne şereflisin ki eli ayağı tutup dilenen koca koca adamları elindeki mendille yerle yeksan ediyorsun.’’

‘’Kaç yaşındasın?’’ Türkçesi yetmiyor. O tatlı ses tonu ve göğsüme gelen boyuyla içime akıttığı duygu seli kaç yaşında olduğunun zerrece öneminin olmadığına kanaat getirmeme sebep oluyor.

Burnumun ucunda bir paket mendil duruyor. Muhammed’in benden sonra da mendil satacağı kişiler olduğunu düşünüp daha fazla zamanını çalmamın gereksizliğini fark edip doğruluyorum. Elimi cüzdanıma atıp bir miktar kağıt para çıkartıyorum. Muhammed kağıt parayı görür görmez çantasını açıyor ve biraz bozuk para çıkartıyor. Ben kağıt parayı ona uzatırken o da bana elindeki bozuklukları para üstü babında uzatıyor. Kalsın diyorum, zorla elime koyuyor. Kağıt parayı alıp güzelce çantasına koyuyor.

Muhammed göğüs hizama gelen başını göğsüme daha da yaklaştırıp bir öpücük kondurdu. Duraksamaksızın bende onun başına eğilip saçlarının arasına bir öpücük yerleştiriyorum. Ben şu metrobüsün ortasında ölsem ve kimse bana bakmasa, sadece o, bir tek Muhammed o güzel yüzünü bana döndürse yeter diyorum.

Muhammed dönüyor ve hayatı ti’ye almayan insan sürüsüne mendillerini uzatıyor. Cevap: Olumsuz. Cevap olumsuz ama Muhammed mutlu, ben mutlu, içinde bulunduğum metrobüs bile mutlu…

Muhammed gül yüzünü bana bir kez daha dönüyor ve boyunun yettiği yere, göğsüme, bir öpücük daha konduruyor. Elimi saçlarının arasında gezdiriyorum. Mutluluktan ölüyorum.

Sonra metrobüs duruyor. Kapılar açılıyor ve Muhammed iniyor. Ben arkasından ölesiye mutlu bakıyorum. Muhammed iniyor ve duruyor. Bana dönüyor. Elini sallıyor. Elini öpüyor ve bana doğru sallıyor. Bunu birkaç defa tekrarlıyor. O bunu yaptıkça ben de ona elimi sallıyorum. Kapılar kapanıyor. Metrobüsün filmli camları arasından Muhammed kayboluyor. Metrobüs yol alıyor ve Muhammed artık yok.

Ben yüzüme sinen mütebessim ifadeyle öylece kalakalıyorum. Metrobüs gül kokuyor. Göğsümden vücuduma bir gül kokusu yayılıyor. Ve kalbim, gül bahçesine dönüyor.

Elimde tertemiz -aynı Muhammed’in kalbi gibi- bir paket mendille kalakalıyorum öylece: Mendil temiz, Muhammed güzel, Kalbim gül…