Akabe Biati'nde İki Kadın

I. Akabe buluşmasında Peygamber Efendimize biat eden Medineli 12 Müslüman, kendilerine İslam’ı öğretecek bir muallim verilmesini istemiş, Allah Rasûlü de ihlâsına ve gayretine güvendiği Mus’ab b. Umeyr’i göndermişti. Bir yıl içerisinde Medine’de çalmadık kapı, geçmedik yol, uğramadık hane bırakmayan Mus’ab, bu çabalarının sonucunda Medine’nin büyük çoğunluğunun Müslüman olmasına vesile olmuştu. Medineliler İslam’ın ilk öğretmeni olan Mus’ab’ın sözleri, ahlakı ve yaşantısından çok etkilenmişlerdi. Muallimi böyle olan bir dinin, peygamberi kim bilir nasıl biriydi? Bu merak ve coşkuyla kalpleri tutuşan Medineliler O’nu görmek, O’na tabi olduklarını söylemek ve O’nu kendi memleketlerine davet etmek için Mekke yollarına düştüler. İşte bu Peygamber sevdasıyla yola çıkan 75 kişinin içerisinde iki cesur kadında da bulunuyordu: Esma binti Amr ve Nesîbe binti Kâ`b.

Esma binti Amr

Ümmü Menî` lakabıyla bilinen Esma binti Amr, II. Akabe Biati’ne katılan iki hanımdan biridir.[1] Bu biate eşi Hadîc b. Selâme ile birlikte katılmıştır. Kâbe’ye üç km uzaklıkta bulunan Akabe ile Medine şehrinin arası o günün şartlarında ancak on günlük bir yolculukla kat edilebilecek bir mesafedir.  Medineli Müslümanlar bu uzun ve meşakkatli yolculuğa çıktıkları sırada Esma (r.a) hamileliğinin son aylarında bulunuyordu. Fakat o, Rasûlullah’ı görebilmek için yolculuğun bütün zorluklarını göze almış ve yola revan olmuştu. Akabe Biati’nde yaşadıklarını Esma (r.a) şu şekilde anlatmaktadır:

“Birinci Akabe Biati’nin semeresi olarak hac mevsimini vesile yapıp, ikisi kadın yetmiş beş kişi, Akabe Tepesi denilen yerde Rasûlullah ile teşrik günlerinin yarısında sözleşmiştik. Haccımızı yapıp Rasûlullah’a söz verdiğimiz yerde, gece karanlığında beklemeye başladık. Oraya giderken bineklerimizden inerek, kenardan bucaktan, gizli gizli randevu mahalline ulaştık. Herkes ayrı ayrı gelmişti oraya. Gecenin üçte biri geçinceye kadar uyuduk ve Rasûlullah’ın gelme vakti yaklaşınca heyecanla O’nu beklemeye başladık. Biz ailecek oradaydık. Daha sonra Uhud’un kahramanı olacak Nesîbe de yanımızdaydı. Peygamberimiz (s.a.s) amcası Hz. Abbas’la çıkageldi. Konuşmaya ilk Hz. Abbas başladı: ‘Ey Hazrecliler! Eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi Allah Rasûlü’nü de koruyabilecek misiniz? Yüzüstü bırakacaksanız şimdiden bırakın.’ dedi. Daha sonra Rasûlullah’ın Kur’an okuyarak söze başlaması, dua etmesi ve bizi İslam’a girmeye teşvik etmesiyle önce Bera b. Mağrur sonra diğerleri Allah Rasûlü’ne biat etmeye çoktan hazır olduklarını gösterdiler. Rasûlullah’ın cennet müjdesi vermesiyle Hz. Abbas’ın ‘Hazrecliler! Rasûlullah’a biat ederken siyahıyla kırmızısıyla bütün insanlarla harb etmeyi göze alabiliyor musunuz, gibi uyarılarına karşı Nesîbe ve ben dâhil tereddüt gösteren kimse olmamıştı.”[2]

Böylece Rasûlullah ile tanışma şerefine erişen Medineli ilk Müslüman kadınlardan biri olan Esma binti Amr, Akabe Biati’nin gecesinde oğlu Şubâs’ı doğurdu. Allah Rasûlü’ne biat edebilmek için birçok zorluğa katlanan bu fedakâr kadın, daha sonra Hayber Savaşı’na katılmış, gerek su taşıyarak gerek yaralıları tedavi ederek gerektiğinde de omuz omuza çarpışarak İslam ordularına destek vermiştir.[3]

Ümmü Umare Nesîbe binti Kâ’b

Akabe Biati’nde bulunan iki kadından diğeri ise Ümmü Umâre künyesiye bilinen Nesîbe binti Kâ`b’dır.  Nesîbe, Hazrec kabilesinin Peygamberimizin dayı tarafından akrabaları bulunan Beni Neccâr koluna mensuptur. Babası Kâ`b b. Amr, annesi Rebâb binti Abdullah’tır. Bedir Savaşı’na katılan Abdullah b. Kâ`b’ın ve Bekkâîlerden[4] biri olan Ebû Leyla Abdurrahman b. Kâ`b’ın kız kardeşidir. İlk evliliğini Müslüman olmadan önce Zeyd b. Âsım ile yapmış, bu evlilikten Habîb ve Abdullah isminde iki oğlu dünyaya gelmiştir. Zeyd’in vefatından sonra Gaziyye b. Amr ile evlenmiş, bu evlilikten de Temim adında bir oğlu ve Havle adında bir kızı doğmuştur.[5]

Peygamber Efendimiz, Akabe’de Medineli Müslümanlardan eşlerini ve çocuklarını korudukları gibi her türlü kötülükten kendisini koruyacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, kendisine itaat edeceklerine, bollukta ve darlıkta yardımda bulunacaklarına dair söz vermelerini istedikten sonra 73 erkek ile tek tek musafahalaşmış ve beyatlarını kabul etmiştir. Ümmü Umâre’nin eşi, kafilede iki hanımın bulunduğunu ve onların da beyat etmek istediğini Rasûlullah’a haber verince onların beyatlarını işaret yoluyla musafaha yapmadan kabul etmiştir.[6]

Nesîbe (r.a) Akabe’de bulunan iki kadından biri olmasının yanında savaşlarda gösterdiği cesaret ve kahramanlıkla meşhur olmuştur. O müşriklere karşı fiili olarak savaşan ilk kadındır. Özellikle Uhud Savaşı’ndaki gayret ve fedakârlıklarıyla bütün Müslümanlara ders vermiştir.

Eşi ve oğullarıyla birlikte Uhud’a gelen Nesîbe’nin başlangıçtaki amacı askerlere su getirmek ve yaralıları tedavi etmekti. Ancak okçular tepesindeki askerlerin yerini terk etmesiyle savaşın seyri değişmiş, Müslümanlar iki ateş arasında kalmış ve birçok sahabi savaşın dehşetine kapılıp geriye doğru çekilmeye başlamıştı. Allah Rasûlü etrafında kalan bir avuç askerle müşriklere karşı koyarken “Ey Allah’ın kulları! Bana geliniz.” diyerek Müslümanları savaşmaya çağırıyordu. Bu daveti işiten Nesîbe (r.a), tereddüt etmeden savaş meydanına atıldı. Baştan aşağı zırh giyen ve at üstünde Müslümanlara saldıran müşriklerin karşısına eline geçirdiği bir kılıç ve yayla çıktı. Müşrikleri Rasûlullah’tan uzaklaştırabilmek için var gücüyle savaştı, vücudunu siper etti. Bu sırada Hz. Peygamber, elinde kalkan olduğu halde savaşmaktan geri duran bir sahabiyi fark etti. Ona kalkanını savaşanlara bırakmasını söyledi.  Sahabinin bıraktığı kalkanı Nesîbe (r.a) aldı ve kendisini onunla korumaya çalıştı.

Peygamber Efendimizin yanında bulunan az sayıdaki sahabinin içerisinde Nesîbe (r.a)’nin oğulları ve eşi de vardı. Oğullarından Abdullah b. Zeyd bir hücum sırasında aldığı darbeyle sol kolundan yaralandı. Efendimiz kanın durmadan aktığını görünce Nesîbe’ye oğlunun yarasını sarmasını söyledi. Bunun üzerine Nesîbe (r.a) daha önceden yaralılar için hazırladığı sargıları alıp oğlunun yanına gitti. Annesi oğlunun yaralarını sardığı sırada Rasûlullah ayakta Abdullah’a bakıyordu. Sargı işi bittikten sonra Nesîbe (r.a), oğlunun yarasına aldırış etmeden “Kalk Yavrum! Düşmanlarla savaş!” diyerek onu müşriklerin karşısına gönderdi. Rasûlullah “Ey Ümmü Umâre! Senin yaptığına kim güç yetirebilir!” diyerek onun bu dirayetli duruşunu takdir etti. Daha sonra savaş meydanında oğlunu yaralayan adamı gören Nesîbe (r.a) olanca gücüyle ona saldırdı ve kılıç darbeleriyle adamı yere serdi.  Bunu gören Rasûlullah gülerek “İntikamını aldın Ey Ümmü Umâre! Seni muzaffer kılan, düşmanın yenilgisiyle seni sevindiren ve öcünü aldığını sana gösteren Allah’a hamdolsun.” dedi.[7]

Nesîbe (r.a) Peygamber Efendimizi öldürmeye ant içmiş azılı müşriklerden İbn Kamie’nin karşısına çıkmaktan da geri durmadı. Elindeki kılıç ve kalkanla üzerine yürüdü ve ona birkaç kılıç darbesi indirdi. Ancak düşmanı iki zırh giydiğinden Nesîbe (r.a)’nin darbelerinden etkilenmedi. Buna karşılık İbn Kamie, Nesîbe (r.a)’nin omuzuna kılıcıyla vurdu. Üzerinde elbisesinden başka bir şey bulunmayan Nesîbe (r.a) bu kılıç darbesiyle ağır yaralandı fakat savaşmayı bırakmadı. Rasûlullah onun sırtından kanlar aktığını görünce bu sefer oğlu Abdullah’a annesine yardım etmesini ve yaralarını sarmasını söyledi. Nesîbe (r.a)’nin bu hali karşısında Efendimiz “Allah sizi Ehli Beyt gibi mübarek kılsın. Annenin makamı filan kimselerin makamından daha hayırlıdır. Allah ailenize merhamet etsin.” dedi. Kendisine büyük müjdeler veren bu sözler Nesîbe (r.a)’nin yüreğine su serpse de onun en büyük arzusu cennette Rasûlullah’a komşu olabilmekti. Bu isteğini Peygamber Efendimize söyleyince O “Allah’ım! Onları cennette arkadaşım kıl!” diyerek dua etti. Bu duayı alan Nesîbe (r.a) yaralarının acısını unutmuş, “Artık dünyada başıma ne gelirse gelsin aldırmam.” diyerek sevincini dile getirmişti.[8]

Nesîbe (r.a) Uhud Savaşı’nda on üç yerinden yaralanmıştı. Bu yaralardan en ağırı omzuna aldığı yara olmuş, tedavisi bir yıl sürmüştü. Rasûlullah’ın, Uhud Savaşı sonrası Müslümanların zayıf düşmediğini göstermek ve olası bir saldırıyı önlemek için gittiği Hamrau’l-Esed dönüşü Medine’de yaptığı ilk işlerden biri Nesîbe (r.a)’nin durumunu öğrenmek için Abdullah b. Ka’b’ı görevlendirmek olmuştu. Sağlığının iyi olduğu haberini alınca Rasûlullah sevinmişti.

Hz. Peygamber kendisini korumak için korkusuzca savaşan bu aileyi daha sonradan ziyarete gitmişti. Nesîbe (r.a), Allah Rasûlü’nü evinde misafir etmenin sevinciyle hemen bir sofra hazırlamış fakat kendisi oruçlu olduğundan yemeğe katılmamıştır. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Oruçlu kişinin yanında başkaları yemek yediği sürece melekler ona dua eder.”[9] demiştir. Böylece Nesîbe (r.a)’nin o gün tuttuğu oruç, bu müjdeleyici hadisin vurûd sebebi olmuştur. 

Rasûlullah, Nesîbe (r.a)’nin Uhud Savaşı’nda gösterdiği fedakârlığı hiçbir zaman unutmamış, onu hep cesaret ve gayretiyle hatırlamış, “O gün nereye baksam Ümmü Umâre’nin beni korumak için savaştığını görüyordum.” diyerek onun kahramanlığını övgüyle yâd etmiştir.[10]

Uhud Savaşı’ndan sonra Nesîbe (r.a), Hudeybiye Anlaşması’nda bulunmuş, Beyatu’r-Rıdvan’a katılan dört kadın arasında yer almış, kaza umresine gitmiş, Huneyn Savaşı’nda Müslümanların dağıldıkları sırada savaşmış ve Taif kuşatmasına Hz. Peygamber’in yanında katılmıştır. Bulunduğu her yerde savaşmaya hazır bir asker gibi bekleyen Nesîbe (r.a), Müslümanların yanlarına silah almadıkları Hudeybiye’de bile beline bir bıçak bağlamayı ihmal etmemiştir. [11]

Nesîbe (r.a) Peygamber Efendimizin vefatından sonra da İslam düşmanlarına karşı verdiği mücadeleye devam etmiştir. Nesîbe (r.a)’nin örnek şahsiyeti ışığında büyüyen oğlu Habîb, peygamberlik iddiasıyla Yemâme’de ortaya çıkan Müseylime’ye elçi olarak gönderildi. Allah Rasûlü Müseylime’nin yalanlarına son verip Yemâme’deki sorunu çözmesi için cesaret ve kararlılığına güvendiği Habîb’i seçmiş, kısa bir süre sonra da vefat etmişti. Habîb Yemâme’ye gidip Rasûlullah’ın mektubunu Müseylime’ye ulaştırınca o bu duruma çok sinirlenmiş, Habîb’e Muhammed (s.a.s)’in peygamberliğine inanıp inanmadığını sormuştu. Habîb inandığını söyleyince Müseylime “Benim Allah’ın Rasûlü olduğuma inanıyor musun?” diye sordu. Bu soru üzerine Habîb alaylı bir üslupla “Ben sağırım, duymuyorum” diye cevap verdi. Müseylime sorusunu birkaç defa tekrarlasa da Habîb onun bu anlamsız sorusunu cevaplamadı. Öfkesinden çılgına dönen Müseylime, celladına Habîb’in organlarını teker teker keserek onu öldürmesini emretti. Bunca ağır işkenceye rağmen ağzından imanına muhalif tek bir kelime çıkmayan Habîb, son nefesinde şehadet getirerek ruhunu teslim etti.

Oğlunun Hz. Peygamber’in verdiği bir görev yolunda şehit olması Nesîbe (r.a) için onur kaynağı olsa da anne yüreği Müseylime’ye yaptıklarının hesabını sormadan rahat edemeyecekti. Cezasını bizzat kendi elleriyle vermek için Hz. Ebû Bekir’in halifeliği zamanında Müseylime üzerine gönderilen orduya katıldı. Müslümanlardan sayıca üç dört kat fazla olan Müseylime’nin ordusuna karşı Yemâme’de korkusuzca savaştı, on bir yerinden yaralandı, eli kesildi. Ancak Müseylime’yi buluncaya kadar savaşmayı bırakmadı. Nihayet oğlu Abdullah ve Vahşi Müseylime’yi öldürdüklerini söyleyince rahat bir nefes aldı ve Allah’a şükretti.

Nesîbe (r.a)’nin Uhud Savaşı’nda kırk üç, Yemâme Savaşı’nda ise elli iki yaşında olduğu rivayet edilir.[12] Hz. Peygamber’in övgüsüne ve duasına mazhar olan Nesîbe (r.a)’ye halifeler de özel ilgi ve hürmet göstermişlerdir. Hz. Ebû Bekir, Yemâme Savaşı’ndan sonra durumunu öğrenmek için bizzat kendisi ziyaretine gitmiştir. Yemâme ordusunun komutanı Halid b. Velid de Nesîbe (r.a)’nin tedavisiyle ilgilenmiştir.

Hz. Ömer kendisine gelen değerli eşyalardan Nesîbe (r.a)’ye hediyeler göndermiştir. Hilafeti sırasında İran’a karşı büyük bir zafer elde edilmiş, bunun sonucunda Medine’ye yüklü ganimetler getirilmişti. Ganimetlerin taksiminde sıra kıymetli kumaşlara geldiğinde sahabiler bunları Hz. Ömer’in kızına veya eşine hediye etmesini uygun görmüştü. Ancak Hz. Ömer, Uhud Savaşı için Rasûlullah’ın “O gün nereye baksam Ümmü Umâre’nin beni korumak için savaştığını görüyordum.” dediğini ashaba hatırlatmış, bu kumaşlara en layık kişinin Nesîbe (r.a) olduğunu söylemişti.

Bir ayetin sebeb-i nüzulünde de Nesibe (r.a)’nin adı zikredilmektedir.[13] Cihad ayetlerinin yoğun olarak nazil olduğu, Allah yolunda savaşanların cennetle müjdelendiği Medine döneminde Nesîbe (r.a), Kur’an’da her şeyin erkekler adına emredildiğini, kadınlardan çok bahsedilmediğini düşünmüş ve bu endişesini Rasûlullah’a söylemişti. Onun bu kaygısı Ahzab Suresi’nin 35. ayeti kerimesinin nazil olması ile ortadan kalkmıştır:

 “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, itaate devam eden erkekler ve itaate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, alçakgönüllü erkekler ve alçakgönüllü kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çok anan erkeklerle (Allah’ı çok) anan kadınlar var ya; işte Allah, onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”[14]

 

***

Esma (r.a) ve Nesîbe (r.a)… Akabe ile başladıkları bu kutlu mücadeleyi hayatları boyunca sürdüren iki yoldaş. Peygamber’e duydukları sevgiyi evlatlarının önüne geçirebilmiş iki fedakâr anne.  Allah Rasûlü’nün yanında O’na zarar gelmesin diye bütün güçleriyle çabalayan iki mücahide. Savaşların en dehşetli anlarında erkeklerin bile geri çekildiği zamanlarda kılıcını kuşanıp müşriklerin karşısına dimdik durabilen iki kahraman. Halifelerin bile hürmette kusur etmediği iki cesur kadın…

Allah (c.c.) ümmetin bütün erkek ve kadınlarına onların cesaret, azim ve gayretinden nasip eylesin. Âmin.

 



[1] İbn Sa’d, Tabakât, c. 10, s. 414.

[2] Havva Ergene Işık, Hanım Sahabiler, Gül Yurdu yy, s. 255.

[3] İbn Sa’d, Tabakât, c. 10, s. 414-415.

[4] İslam tarihinde Bekâîler (Ağlayanlar) diye anılan sahabiler Rasûlullah (s.a.s)’a gelerek Tebük Savaşı’na katılmak istediklerini fakat binek ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirmişler. Peygamber’in kendilerine binek kalmadığını söylemesi üzerine bu kahraman sahabiler ağlayarak geri dönmüşlerdir. Bundan dolayı onlara Bekâîler denilmiştir. Onların bu durumu hakkında ayet nazil olmuştur:  “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).” (Tevbe 9/92)

[5] İbn Sa’d, Tabakât, c. 10, s. 418-419; DİA, s. 332.

[6] Abdülaziz el-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi, s.513

[7] İbn Sa’d, Tabakât, c. 10, s. 420-421.

[8] A.g.e. c.10, s. 421.

[9] Tirmizi, “Savm”, 67

[10] A.g.e. c.10, s. 422.

[11] DİA, s. 332.

[12] A.g.e, s.519

[13] Tirmizi, “Tefsir”, 33.

[14] Ahzâb Suresi 33/35.

Yazar: