Mekke’de Muvahhid Olmak

عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ عَبَّادٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ النَّبِيُّ صَلَّي اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ:يَااَيُّهَا النَّاسُ قُولُوا لَا اِلهَ اِلَّا اللهُ تُفْلِحُوا

 Hz. Rabîa b. Abbad (ra)’dan nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erin!” (Ahmed, Müsned: IV/341)  

 

balıkCahiliye Mekke’sinde muvahhid olup tevhidi haykırmak yürek isterdi. Çünkü o gün Lâ ilâhe illallahdiyen, kendisini bir anda, saldırmak üzere bekleyen bir sürü aç kurdun tam ortasında bulurdu. Sevgili Peygamberimizin (sas) Mekke’deki davetinin özü de işte bu tehlikeli söz; yani La ilâhe illallah sözüydü. Lâ ilâhe illallah; yani Allah’tan başka ilâh yoktur ifadesi nihayetinde tek bir cümleydi. Fakat bu tek cümle Mekkeli müşriklerin çok büyük tepkisini çekiyordu.

Cahiliye Adamını En Çok Kızdıran Söz

İslâmî davetin Mekke devri boyunca ve özellikle Allah’ın açık daveti emretmesinden sonra Davetçilerin Önderi (sas), evde, sokakta, çarşıda, pazarda ve tüm Mekke’de insanları tevhide çağırdı. Bu çağrının esası, Allah’tan başka ilah tanımamak ve O’ndan başkasına ibadet etmemekti. Doğal olarak Hz. Muhammed aleyhisselam’ın peygamberliğine inanmak da bu davetin olmazsa olmaz şartıydı. İşte bu noktada, türlü şekillerde Allah’a şirk koşan Mekkeli kâfirler kurtarıcılarına düşman kesildiler. Bir zamanlar emin bildikleri kişiyi bu gün yalancılıkla suçluyorlar; dün güler yüz gösterdiklerine bugün surat asıyorlardı. Alay, hakaret, boykot ve işkence dolu yıllardı o yıllar. O yıllarda Mekke’de yaşayanlar ya da dışarıdan Mekke’ye gelenler orada artık alışılmış olan bir manzarayla sık sık karşılaşıyorlardı. Gelin bu manzarayı farklı kişilerin anlatımından seyredelim:

Benî Malik b. Kinane’den bir adam (ra) anlatıyor: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i Zü’l-Mecaz Panayırı’nda şöyle diyerek dolaşırken gördüm:  Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erin! Diğer taraftan Ebû Cehil O’nun yüzüne toprak saçarak şöyle diyordu: Ey insanlar! Bu adam sakın sizi dininizden etmesin. Sizden dininizi terk etmenizi, Lât ve Uzza’yı terk etmenizi istiyor. Rasûlullah aleyhisselam ise ona hiç aldırmıyor (görevine devam ediyor)du.”[1]

Babasıyla Mekke’yi ziyaret eden Hz. Hâris b. Hâris el-Ğâmidî (ra) naklediyor: (Mekke’deyken insanların bir yerde toplanmış olduklarını gördüm).  Babama, “Bu kalabalık da nedir?” diye sordum. “Onlar kendi dinlerini terk etmiş bir adamın başına toplanmış bir kavimdir.” dedi. Hâris (bundan sonrasını) şöyle anlatır: “Sonra oraya vardık. (Baktık ki), Rasûlullah aleyhisselam onları Allah azze ve celle’yi birlemeye ve imana çağırıyor. Onlar ise söylediklerini reddederek O’na eziyet ediyorlardı. Bu durum gün ortasına kadar devam etti…[2]

Hz. Târık b. Abdullah el-Muhâribî (ra) anlatıyor: Rasûlullah aleyhisselam’ı iki kez görmüştüm. Birisi Zü’l-Mecaz çarşısındaydı. Ben orada bir şeyler satıyordum. Üzerinde kırmızı bir elbise olduğu hâlde oradan geçti. Avazının çıktığı en yüksek sesle şöyle haykırıyordu. “Ey insanlar! Allah’tan başka ilah yoktur deyin, kurtuluşa erin!” (O böyle söylerken)  bir adam peşinden gelerek O’nu taşa tutuyordu.  Mübarek topukları ve dizinin arkası kanlar içinde kalmıştı. Adam: “Ey insanlar! Onu dinlemeyin. O bir yalancıdır.” diyordu… Ben, “Bu kimdir?” dedim. “Amcası Abduluzza; yani Ebû Leheb’tir.” dediler…”[3]

İşte böylece Allah Rasûlü’nün (sas) on üç yıllık Mekke cihadı boyunca İslam’a davetindeki parolasının “Lâ ilahe illallah olduğunu görüyoruz. Bu parola aynı zamanda müşrikleri de en çok kızdıran sözdü. Onlar bu söze tahammül edemiyorlardı. Bir defasında yeni Müslüman olan Hz. Ebû Zer (ra), Kâbe’nin ortasında , “Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed de O’nun Rasûlü’dür” diyerek imanını haykırmıştı da bir anda başına üşüşen müşrikler tarafından yere yıkılıp öldürülesiye dövülmüştü. Efendimiz aleyhisselamın amcası Hz. Abbas (ra) araya girmeseydi az kalsın öldüreceklerdi. Aynı tablo ertesi gün de yaşanmıştı.[4] Hz. Bilâl (ra), Müslüman olduğu için Ümeyye b. Halef tarafından korkunç işkencelere uğratılırken kalan son nefesiyle dilinden dökülen “ehad, ehad” kelimeleri,  Ümeyye’nin suratına tokat gibi çarpıyor ve Ümeyye kudurdukça kuduruyordu.  Hz. Bilâl (ra) ise sarsılmaz imanının verdiği olağanüstü cesaret ve meydan okuma duygusuyla, “Allah’a yemin ederim ki, sizi o (ehad: Allah birdir) kelimesinden daha çok kızdıracak bir kelime bilseydim onu söylerdim.” diyordu.[5]

Bütün bu anlatımlardan anlıyoruz ki İslam binasının temeli ve iman ağacının çekirdeği tevhiddir. Aynı zamanda şirk ve küfür ehlini en çok kızdıran kelime de tevhid kelimesidir. Peki, ama bir söz nasıl olur da böyle bir tepkiye sebep olabilir. Şimdi bunu inceleyelim.

Dünyanın En Büyük Gerçeği

Tevhid kelimesi hayatın en büyük hakikatini haber vermektedir. Bu hakikat yerlerin ve göklerin kendisi sayesinde ayakta durduğu yegâne hakikattir. İnsanın sonsuza uzanan yolculuğunda huzur ve mutluluğu da bu hakikati benimsemesine bağlı kılınmıştır. Bütün peygamberler kavimlerini ilk olarak bu hakikati kabule çağırmıştır:

“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: Benden başka ilah yoktur, Bana ibadet edin, diye vahy ettik.”[6]

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere sor, Rahman’dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?”[7]

“Muhakkak Biz her ümmete: Allah’a ibadet edin, tağuttan kaçının, diye  (tebliğ yapması için) peygamber gönderdik…[8]

Bu âyetlerden ve Kur’ân’ın tamamından elde edilen kesin bilgi şudur: Peygamberlerin hepsi insanları bir tek gerçeğe, Lâ ilâhe illallah; yani Allah’tan başka ilah olmadığı gerçeğine davet etmiştir. Bu en büyük hakikatin de olmazsa olmaz iki gerekliliği vardır. Onlar da Allah’tan başkasına ibadet etmemek ve tağutu reddetmektir.

 

Lâ İlâhe İllallah”ın Manası

Birçok Müslüman Lâ ilâhe illallah sözünün manasını tam olarak bildiğini sanır. Sorulduğunda da Allah’tan başka ilah yoktur, deyiverir. Peki, ilah ne demektir?  Derseniz, Tanrı işte canım; yani yaratıcı, der. Hâlbuki bu ilah kelimesi, böyle birkaç sözcükle geçiştirilebilecek kadar dar anlamlı bir kelime değildir. Bilakis, Arapçada bir kelimenin birçok manaları kapsaması şeklinde ortaya çıkan dil zenginliğini[9] en güzel temsil eden kelimelerden biridir ilâh kelimesi. Bu kelime Allah tarafından özellikle seçilmiştir. Sevgili Peygamberimiz (sas)bir hadislerinde, ancak Allah’tan başka ilâh olmadığını bilerek ölenlerin cennete gireceğini haber vermiştir.[10] İlah kelimesinin anlamını tam olarak bilmeden, gerçekten iman etmek ve şirkten kurtulmak kolay değildir. Hem insanların çoğu, Allah’a, şirk (ortak) koşmadan iman etmezler.[11]  Çoğu Müslüman kendisine Allah’tan başka ilahlar edinir de bunun farkına varamaz ve hâlâ kendisini mü’min zanneder. Böylece dünya ve sonsuz ahiret saadetini kaybeder. Öyleyse bu “ilah” kelimesinin manasını güzelce öğrenmenin önemi apaçık ortadadır.

“İlah” kelimesi sözlükte; “ibadet edilen, en çok sevilen, hayranlık uyandırıp şaşkına çeviren, duyu organlarından gizlenmiş olan” gibi temel manalarıyla açıklanır.[12] Bu kelimenin Kur’an’daki kullanımı ise daha kapsamlıdır. Kur’an, baştanbaşa tevhide çağıran bir kitap olduğuna göre, Lâ ilâhe illallah çağrısının öz olarak, Kur’an’ın özeti sayılan[13] Fatiha Sûresi’nde yer alması gerekir. Hem bir tevhid eylemi olan namazın en önemli sembolünün, her rekâtta tekrarlanan Fatiha olması da boşuna değildir.[14]

Fatiha Sûresi, “âlemlerin Rabbi, Rahman Rahim ve din gününün sahibi Allah’a hamd” ile başlar. Övgü ve teşekkür manalarına gelen hamd kelimesi ise, ilah kelimesinin ilk anlamını çağrıştırır ki o da sevgidir. İman edenler en çok Allah’ı severler.[15] Yine övgü ve teşekkürün geri planında hamd edilenin rızasını aramak anlamı da gizlidir. Mü’minlerin yaptığı her şey Allah’ın rızasına yöneliktir.[16] İnsan ancak sevgiyle yöneldiği ve rızasını aradığı birisine isteyerek teşekkür eder ve dahası onu övgüyle yüceltir. “ Bu arada bütün âlemlerin Rabbi, yaratıcısı ve hükümdarı ayrıca, din; yani hesap gününün sahibi olarak tanınan Zât’a (cc) karşı korkuyla ve en büyük saygıyla yönelmek de gayet doğaldır. Böylece ilah kelimesinin ikinci anlamı olan saygı ve korku anlamı ortaya çıkmış olur. “Ancak Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz” ifadesinden ibadet edeceğimiz ve duayla, tevekkülle yönelip kendisine sığınacağımız yegâne gerçek ilahın Allah olduğunu anlıyoruz. “Bizi dosdoğru yola ilet…” diye başlayan Fatiha’nın son bölümünden de hayat yolunda uyacağımız kanunları koyan ilahın ancak Allah olduğunu dua şeklinde ikrar etmiş oluyoruz. Müslüman her konuda hüküm koyma hakkının sadece Allah’ın olduğunu bilir.[17] Allah hüküm konusunda kimseyi kendisine ortak etmez.[18]Böylece ilah kelimesinin temel manaları; 1.En çok sevilen ve rızası aranan 2.En çok saygı duyulan ve korkulan 3.İbadet edilen ve sığınılan 4. Kanun koyan olarak ortaya çıkmaktadır. Şimdi bir Müslüman Allah’tan daha çok başka bir varlığı sever; başkalarından, Ondan daha çok korkar; Allah’tan başkasına ibadet ve dua edip sığınır ve Allah’tan başkasının kanunlarını Allah’ın kanunlarından üstün tutarsa ilahlık konusunda Allah’a şirk koşmuş olur.   

İbadetin Gerçek Anlamı

İslâm’da ibadet, sadece şekli ve şartları belirlenmiş eylemlerden ibaret değildir. İslâm’ın olmazsa olmazları olan namaz, zekât, oruç, hac ve cihâd ibadetleri, bütün hayatı ibadete çevirmek için, Allah’la yapılan sözleşmeyi yenileme eylemleridir. Allah’ın dininde ibadet, mutlak itaat ve boyun eğme anlamıyla, atılan her adımın Allah’ın emir ve yasaklarına göre atılması demektir. Buna göre bir kimse herhangi bir konuda Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı emirler veren birine isteyerek itaat ettiğinde ona ibadet etmiş olur. Şöyle ki:

Kur’ân-ı Kerim’de, Yahudilerin Allah’ı bırakıp hahamlarını, Hristiyanların da râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab (ve ilah) edindiklerinden (onlara ibadet ettiklerinden) bahsedilir.[19] Bu konuda açıklama yapan Rasûlullah (sas), “Gerçi onlar (sizin anladığınız anlamda açıkça) haham ve râhiplerine ibadet etmiyorlardı. Fakat onlar (Allah’ın emirlerine aykırı olarak) bir şeyi haram kıldıklarında onu haram kabul ediyor; helal kıldıklarını da helal sayıyorlardı. (Böylece onları Rab ve İlah edinmiş; onlara ibadet etmiş oluyorlardı.)”[20]  buyurarak ilahlaştırmanın ve ibadetin bu şekline işaret etmektedir.

Tağutu İnkâr Etmeden Muvahhid Olunamaz

Tağut kavramı birçok Müslüman için bilinmeyen; dahası önem atfedilmeyen bir kavram olarak belirir. Oysa bütün peygamberler (aleyhimüsselam) insanlara Allah’ı birleme ve sırf O’na ibadet etmenin yanında tağuttan kaçınmayı da tebliğ etmiştir.[21] Müfessir Muhammed İbn Cerir et-Taberi (rh.a.) tağut kavramını açıklarken Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler icat eden her varlık”[22] açıklamasını getirir. Tağutlar Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını helal yapanlardır. Böylece tağutun şeytan, insan veya bir sistem olması arasında fark yoktur. Hangisi olursa olsun reddedilmelidir. Kur’ân’da Rabbimiz,  tağutlaşan insanların dilinden, onların bu konuda suçu kadere atma küstahlığında bulunduklarını hikâye eder:

“Müşrikler dediler ki: Allah dileseydi ne biz, ne de babalarımız O’ndan başkasına ibadet etmez ve Onun emri olmadan da hiçbir şeyi haram kılmazdık…”[23]

Allah (cc), tağutlaşan ve tağuta kulluk yapan insanları eleştirirken hüküm koymanın da ancak hakiki bir ilaha ait bir yetki olduğunu belirtir:

“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri dinde kanun yapan ortakları mı var?…”[24]

Allah’ın indirdiği kanunlarla hükmetmeyenler, inanç ve durumlarına göre kafir, zalim ve fâsıklardır[25].

Neden Kızıyorlardı?

Kelime-i tevhid konusunda yaptığımız açıklamalarla artık ortaya çıkmıştır ki, Mekkeli müşrikler tevhid sözüne karşı çıkarken, sadece düşüncede kalan ve pratik bir gerekliliği olmayan bir söze karşı çıkmıyorlardı. Bilakis onlar Mekke sokak ve çarşılarında “Lâ ilâhe illallah” diye haykıran Hz. Muhammed aleyhisselamın veya Kabe’de şehadet getiren Hz. Ebû Zer (ra)’in; ya da kırbaç altında işkence çekerken “ehad,ehad” diye inleyen Hz. Bilal(ra)’in aslında ne söylediğini çok iyi anlıyorlardı. Bu tevhid sözü, onların putperestlik perdesi arkasından yürüttükleri tâğûtî hâkimiyetlerine son verecek; nefse tapınma şeklinde ortaya çıkan ahlaksız ve sömürgeci düzenlerini ortadan kaldıracaktı.

Bu günün muvahhidleri de, Lâ ilâhe illallah tevhidini, asr-ı saadetteki bilinç ve kararlılıkla söylediklerinde azgın tağutlardan aynı karşılığı almaya hazır olmalıdır. Ne mutlu, insanların öfkesi pahasına Rabbinin rızasını kazananlara!                                                                                    


[1] Ahmed, Müsned: 4/63

[2] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, No:3295.

[3] Hâkim, el-Müstedrek, (I-IV) Hazırlayan: Dr. Yusuf Abdurrahman Maraşlı Beyrut ty. : 2/612.

[4] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensar:33 ; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe:133.

[5] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, thk.:Sami b. Muhammed Sellame, Riyad, 1420/1999, (I-VIII) c:4 shf:606, Nahl:106. âyetin tefsiri.

[6] Enbiya sûresi: 25. Âyet.

[7] Zuhruf sûresi: 45. Âyet.

[8] Nahl sûresi: 36. Âyet.

[9] Öyle ki. bu dil zenginliği Kur’ân’ın Arapça indirilmesinin de en büyük hikmetlerinden biri kabul edilmiştir.

[10] Müslim, Îman:10  No:135.

[11] Yusuf sûresi:106. Âyet.

[12] er-Râğıb el-Isbehânî, ‘’Müfredâtü Elfâzı’l-Kur’ân’’, Thk.:Safvan Adnan Dâvûdî (Tek cilt),Beyrut 2002 shf.:82- 83.

[13] Fatiha sûresi, “Ümmü’l-Kurân – Kur’ân’ın Anası” ve “Esâsü’l-Kur’ân – Kur’ân’ın Temeli” diye adlandırılmıştır. (Bkz: İbn Kesir, Tefsir: 1/101, Fatiha sûresi tefsiri)

[14] Bir Kudsî Hadis’te, Fatiha sûresi “namaz” diye isimlendirilmiştir. (Müslim, Salât:38-39)

[15] Bakara sûresi: 165. Âyet.

[16] En’am sûresi:162. Âyet.

[17] Nisâ sûresi:59. , 60. ve 65. – Mâide sûresi:50. – Yusuf sûresi:40. – Kasâs sûresi:88. – Ahzâb sûresi:36. –Tîn sûresi:8. –Şûra sûresi:10. Âyetler.

[18] Kehf sûresi: 26. Âyet.

[19] Tevbe sûresi:31. Âyet.

[20] Tirmizî ,Tefsir: 10.

[21] Nahl sûresi: 36. Âyet.

[22] Muhammed İbn-i Cerîr,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân,Mısır 1324,cilt:3, s.13.

[23] Nahl sûresi: 35. Âyet.

[24] Şûra sûresi: 21. Âyet.

[25] Mâide sûresi:44., 45. ve 47. Âyetler.