Medine’de Bir Gece

 Şevval Tosun / 10. sınıf öğrencisi 

Medine’ye geleli beş gün olmuştu. Seher vaktinde, Mescid-i Nebevi’de oturuyordum. Medine’yle ilgili en sevdiğim şeylerden biri de güneşin doğuşuydu. Güneşin doğuşunu izlerken “Burası İslam’ın güneşlerinin doğduğu yer tabii ki güneş böyle güzel doğacak.” diye düşünürdüm. İslam’ın güneşleri; bir zamanlar şu an oturduğum yerde oturmuş, Efendimiz (s.a.s) ile dolaşmış, kimi zaman hep birlikte gözyaşı dökmüş, kimi zaman gülüşleriyle Medine’ye can olmuşlardı. 

Medine’de Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in mübarek kabrinin başındayım. Güneş doğmaya hazırlanırken, asırlar önce Medine’nin üzerine adeta bir güneş gibi doğan Bedr’in Arslanları’nı düşlüyorum. İslam’ın güneşi dediğim o Arslanlar’ı bir zamanlar mübarek ayaklarını bastıkları bu yerde, hiç görmeden özlüyorum. 

Bir ses geliyor kulaklarıma, bir adam Kuran-ı Kerim okuyor, sabah namazından önce Medine’de. Ayetlerin sıcaklığı tek tek sarıyor bedenimi. O okudukça titriyor arş-ı âlâ. O okumaya devam ettikçe titriyor ruhum. Hayatımda hiç bu kadar güzel Kuran-ı Kerim okuyan birini görmemiştim diyorum kendi kendime. Oracıkta, o Kur’an-ı Kerim nidalarıyla teslim etmek istiyorum canımı Allah’a. Sonra, bir el hissediyorum omzumda. Dönüp bakıyorum, arkamda tertemiz, bembeyaz, nur yüzlü bir kadın duruyor.“Hz. Salim’dir o, Kuran-ı Kerim’in ehli Hz. Salim, onun kadar güzel okuyanını henüz görmedim.” diyor.

Sabah ezanı okunuyor Medine’de, Peygamber şehrinde. Yer gök rükuda, secdede adeta.  “Allah-u Ekber” dedikçe müezzin; melekler iniyor gökyüzünden. “es-Salât-ü hayrun mine’n-nevm” dedikçe, çekirgeler bile uyanıyor uykularından. Çok güzel diyorum, çok güzel! Yanımdaki kadın “Bilal-i Habeşi’dir o” diyor. Bu isim bir anda titretiyor ruhumu. Bilal-i Habeşi… Allah Rasûlü vefat ettiğinde ezan okurken, adını anınca dizlerinin üstüne düşüp bayılan Bilal-i Habeşi.

Mescide doğru ilerliyoruz, artık bana eşlik ediyor, yol arkadaşım oluyor yanımdaki kadın. Saflar dolu, melekler eşlik ediyor cemaate. En öndeki imamlık eden kişiye takılıyor gözlerim. Hayran kalıyorum namaz kıldırışına. Yol arkadaşım dokunuyor omzuma “Hz. Ebubekir o” diyor. Kelimeler tekrar dökülüyor dudaklarımdan. Hz. Ebubekir, Allah Rasûlü’nün en sadık dostu. Namaz bitiyor.Cemaat yavaş yavaş karışıyor Medine sokaklarına. Küçük çocuklar görüyorum, toplanmış birini bekliyorlar, bekledikleri görünüyor karşıdan. Gülümseyerek selam veriyor etrafındakilere ve çocukların yanına geliyor, saçlarını okşuyor, oturuyor aralarına. Çocuklar pür dikkat dinliyor onu. Gözlerimi alamıyor hayranlıkla izliyorum. Yol arkadaşım, ne kadar etkilendiğimi anlamış olmalı ki “Mus’ab bin Umeyr’dir o”diyor. İrkiliyorum duyduğum isim karşısında. Mus’ab bin Umeyr! İslam’ın ilk öğretmeni… Tatlı dili sayesinde birçok insanın İslam’la şereflenmesine vesile olan, Allah Rasûlü’ne çok benzeyen o mübarek insan. Mus’ab bin Umeyr!

Daha ilerde bir kalabalık dikkatimi çekiyor, insanlar toplanmış, birini dinliyorlar. Konuşmacı o kadar heybetli ki, o kadar güzel konuşuyor ki, herkesin ne kadar çok etkilendiği gözlerinden okunuyor. Herkes coştukça coşuyor. Yol arkadaşım; “Hz.Ömer“ diyor. Duruyorum. Hz.Ömer! Adalet kokan Hz.Ömer! Mücadeleci Hz.Ömer! Davasını her şeyden üstün tutan Hz.Ömer! Saygıdan titreyerek geçiyorum yanlarından.

Cennetin hangi katında olduğumu merak ediyorum bir an. Ya da cennette miyim diye soruyorum kendime? Şu an yaşadığım her neyse rüya ya da hayal, tüm gerçekliğiyle yaşadığımı hissediyorum. Bu adını koyamadığım şeyin hiç bitmemesini diliyorum. Her şey o kadar güzel  ki; Peygamber şehrinde yaptığım bu yolculukta her adımımda Ashab’dan  birilerini bulurken Allah Rasûlü’ne biraz daha yaklaştığımı hissediyorum…

İki adam görüyorum; ikisi de adım attıkça hem yeryüzü hem gökyüzü titriyor… Bu iki arslanın kim olduğunu merak ediyorum. Yol arkadaşıma dönüyorum. Yaşlı olanı başıyla işaret ediyor: “Hz. Hamza” diyor ve diğerine dönüyor:”Hz. Ali”.Ne yapacağımı bilemiyorum. Allah’ın iki arslan’ı duruyor karşımda. Allah Rasûlü’nün en kıymetlileri. Allah’ım diyorum arslan kelimesi az kalır yanlarında!

İlerliyoruz Medine’nin sıcak esintisini çekiyorum içime. Peygamber havası soluyorum. Ashab-ı Kiram’ın havasını soluyorum. Ara sokaklardan birinde, kızıyla birlikte bir kadın geçiyor yanımızdan, selam veriyor bize. Onları biraz geride bıraktıktan sonra öğreniyorum kim olduklarını. “Hamne bint Cahş ve kızı Zeynep” diyor yol arkadaşım. Aman Allahım! Musab bin Umeyr’in biricik eşi ve güzeller güzeli kızı demek. Gözlerim ışıldıyor, kalbim heyecandan daha hızlı atıyor ve ona sahabe eşi olmanın ne kadar çok yakıştığını düşünüyorum.

Yürümeye devam ediyoruz. Medine’nin sıcağı yüzüme vuruyor. Birini görüyorum, sessizce Kur’an okuyor.Öyle bir duruşu var ki insan yanından geçerken bile nasıl yürüyeceğini şaşırıyor. Hz.Osman olduğunu öğreniyorum yol arkadaşımdan. Hz.Osman, kelimesi beynimin içine işliyor. “Allah Rasûlü’nün bile edebine hayran kaldığı Hz. Osman’ı merak ederdim.” diyorum. “O’nun edebi tüm halk tarafından büyük bir hayranlıkla karşılanır.” diyor yol arkadaşım.

Tam o sırada biri geçiyor yanımızdan. “Ammar“ diyor yol arkadaşım. Ammar! Bir cümle geçiyor beynimden “Cennet şu üç kişiye aşıktır; Ali, Ammar, Bilal” Cennetin aşık olduğu kişileri gördüm bugün, diye geçiriyorum içimden, daha kimleri göreceğimden habersiz.

Bahçesinde sular şırıldayan, güzel bir ev görüyoruz, susadığımı hissediyorum birden. Yol arkadaşım;  “Ya Fâtıma” diye sesleniyor ilerideki hanıma. Nasıl yani Allah Rasulü’nün göz bebeği, kendinden bir parçası, biricik kızı Fâtıma mı karşımızda duran? Elim ayağım titriyor. “Bize su verebilir misin?” diyor yol arkadaşım; “Su” diye tekrarlıyor bir kez daha. “Elbette” diye içeri davet ediyor, su getiriyor bize. Allah Rasûlü’nün can parçası! Onun mübarek elinin doldurduğu suyun ne kadar tatlı olabileceğini düşünüyorum. Birden bu evde eşi Hz. Ali ve çocukları Hasan, Hüseyinle birlikte yaşadıklarını hatırlıyorum. Bambaşka bir heyecan kaplıyor yüreğimi. Saatlerdir yanımda olan, nereye gidersem oraya gelen, karşımıza çıkan her Sahabe’yi bana tanıtan yol arkadaşıma dönüyorum. “Peki ya siz, siz kimsiniz?”diyerek merakımı gidermeye çalışıyorum. Gülümsüyor, o gülümsedikçe kalbimin atış sesleri kulaklarımda yankılanıyor. “Ben, Âişe” diye cevap veriyor. İşte o an ne yapacağımı bilmiyorum…Utanıyorum…Âişe validemiz! Seher vaktinde omzuma dokunan o mübarek el! Peygamber Efendimizin kıymetlisi! Yol arkadaşım! Allah Rasûlü’nün Hümeyra’sı,  Hz. Aişe’ymiş işte! O kadar zaman neden onunla sohbet etmediğimi, faziletinden, ahlakından, edebinden neden yararlanmadığımı düşündükçe utancımdan yerin dibine giriyorum.

Suyu getiriyor Hz.Fâtıma, elleri çekiyor dikkatimi, Efendimiz’in elleri kimbilir ne kadar güzeldir diyorum kendi kendime. Annem dediği Hz.Aişe’nin yanına oturuyor. O anda iki çocuk giriyor içeri.”Hasan, Hüseyin” diye kollarını açarak sesleniyor Hz. Âişe. Bir gün onlar da İslam’ın güneşleri olacak diyorum kendi kendime. Peygamber şehrinde, Peygamber’imin şehrinde O’na her adımda ne kadar yaklaştığımı düşünürken, nurlanıyor Hz. Ali’nin evi, nurlanıyor Medine, nurlanıyor dünya. Duruyor benim dünyam! Attığı her adımda inliyor yer gök. Gözyaşlarım süzülüyor göz pınarlarımdan, engel olamıyorum kendime.Gözlerim nurdan kamaşırken hıçkırıklarıma engel olamıyorum.O’nu görmemiş olmanın acısıyla sabahlara kadar ağlayan ben, bir kerecik görmek için secdelerde O’nu arayan ben şimdi gözyaşlarımı O’nun karşısında döküyorum.

“es-Salât-ü hayrun minen nevm” bir üşüme, hafif bir titreme hissiyle, gördüğüm rüyadan uyandım. Rüyamın gerçekliğine o kadar inanmıştım ki,  Mescid-i Nebevi’de uyuyakaldığımı fark etmem biraz zamanımı aldı. Sabah namazı için abdestimi aldım ve cemaate karıştım. Uzun süre gördüğüm rüyanın etkisinden çıkamadım. Ravza’nın dışına çıktığımda güneş doğmuştu. Herkes birer birer Medine sokaklarına karışıyordu. Bense her adım attığımda Allah Rasûlü’nün izine basıyor, gördüğüm rüya için şükrediyordum.