Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Muhammed – II

4) Resûl OluşuHz. Muhammed

a) Vahye Uyan Resûl:     

“O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.” (53/3)

“De ki: Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. De ki: Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”(6/50)

Kur’ân’da defaatle “O gönderilmiş elçilerdendir.” ifadesini zikrederek (2/252, 3/144, 4/49,  28/45-46, 36/3, 67/158) Allah, Resûlü’nden vahye sımsıkı sarılmasını istemiştir.

“Öyleyse Sen, Sana vahyedilen Kur’ân’a sarıl. Şüphesiz ki Sen doğru bir yol üzerindesin.” (43/43)

“Rabbinden Sana ne vahyediliyorsa onun ardınca git. Muhakkak ki Allah ne yaparsanız haberdardır.” (33/2)

Resûlü’nü hak din ile gönderen Allah, (48/28) müşrikler istemese de bu dinin bütün dinlere üstün geleceğini (61/8) müjdelemiştir.

b) Üstün Kılınmış Resûl:

Hz. Muhammed, gönderilen ilk Resûl değildir. (46/9) Aynı yükümlülük daha önce başka insanlara da verilmiştir. Hatta Hz. Musa ve İsa’ya verilen kitapta Hz. Muhammed’in geleceği müjdelenmiştir. (61/6, 7/157-158, 2/146). Hz. İbrahim ve İsmail O’nun için dua etmiştir (2/129)

“Ey Rabbimiz, onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini okusun. Kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları temizlesin. Hiç şüphesiz Azîz ve hikmet sahibi Sensin.” (2/129)

Allah, Hz. Muhammed’i elçilerin arasının kesildiği bir sırada göndermiştir. (5/19)  O da önceki peygamberleri tasdik ederek bu aileye dâhil olmuştur. (3/3-4, 35/3, 46/12, 30)Allah bu ailedeki bazı peygamberlerinden daha ağır yemin aldığı için , (yükümlülükleri fazla ve imtihanları zor olduğu için) onları ayrıca zikreder.  

“Unutma o peygamberlerden misaklarını (kesin sözlerini) aldığımız vakti! Hele Senden, Nuh, İbrahim, Mûsa ve Meryemoğlu İsa’dan ki onlardan ağır bir misak (sağlam bir söz) aldık” (33/7).

Elçilerinden kimi kimine böylece üstün kılınmıştır. (2/253) Allah özellikle Hz Muhammed’e, büyük âyetlerinden bir kısmını göstermiştir. (53/18)  Tüm bunlara mukabil de Kevser’i vermiş (108/1) ve Makam-ı Mahmud’a ulaştırmıştır.  Allah, Hz. Muhammed’e peygamberliği faziletlerin hepsine sahip olması sebebiyle vermiştir. “Allah elçiliği nereyevereceğini bilir.” (6/124), “Peygamber” olmasaydı bile erdemiyle, üstün bir kişiliğe ve şahsiyete sahiptir. “Ve sen büyük bir ahlak üzerindesin.” (68/4) 

c) Müjdeci ve Uyarıcı Resûl:

Rahmeti kendisine ilke edinen Allah (6/12, 54), Rahmetinin tecellisi olarak, âlemlere Rahmet ve lütuf olan Resûlü’nü (21/107, 28/46,  9/61, 3/164), Rahmet olan kitabıyla (7/203, 10/57-58), müjdeci ve uyarıcı olsun diye göndermiştir. (2/119, 5/19, 7/184, 188, 17/105, 25/1, 56, 26/192-194)

“Şüphe yok ki, Biz seni hak ile rahmetimizin müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Sen, o cehennemliklerden sorumlu değilsin.” (2/119)

Resûl, onlara Allah’tan kendilerine büyük bir lütuf bulunduğu (33/47); cennete girecekleri (3/15) ve günahlarının bağışlanacağı  (39/53, 6/54) müjdesini veriyor.

“Müminleri müjdele! Onlara Allah’tan bir mükâfat vardır…” (33/47)

Müjdenin ise özellikle muttakilere, tağuta kulluk etmekten kaçınanlara, Allah’a yönelenlere (39/17) ve güzel davrananlara (46/12) olduğu belirtilir.

Uyarı ise ulaştığı herkese, (6/19) özellikle de inatçı kavme.

“Biz Kur’ân’ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allah’tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın.” (19/97)

Her toplumun bir uyarıcısı vardır. (13/7, 35/22-24) Allah, Resûllerini kavimlerinin diliyle göndermiştir ki ümmetleri vahyi anlasın ve uyarılabilsinler. (14/4, 46/12)

“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın. Bu itibarla Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirir. O her şeye galiptir, hükmünde hikmet sahibidir.”(14/4)

Yani vahiyde asıl olan anlamadan okumak değil; vahyi idrak edip hayata aktarmaktır.  Hz. Muhammed de daha önce uyarıcı gelmemiş olan kavmi (34/44, 36/6) doğru yola gelirler umuduyla, uyarmak için gönderilmiştir. (32/3)Uyarı hesap gününe (42/7) ve çetin azaba (34/46) karşı.  Diri olanları uyarmış ki “söz” hak olsun.

“Diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.” (36/70)

Kabirlerde olana ise işittirmek mümkün değil. (35/22-24)

Hz. Muhammed’e düşen sadece uyarmaktır. (5/99, 13/40, 38/65, 64/12, 67/26) Eğer dönerlerse, yapması gereken, özünü kendisine uyanlarla beraber Allah’a teslim etmektir. (3/20, 5/92)

“Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim etmişimdir.’ Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?’ Eğer İslâm’a girerlerse hidâyete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.” (3/20)

Yapacak başka bir şey yok. (3/128) Resûl sadece kendinden sorumlu. (4/84) Çünkü:

1) “Biz, seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil de değilsin!” (6/107)

2) “Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş’ın Rabbidir.” (9/129)

3) “Bil ki Sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın. Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getirecek değilsin. Ancak (gönülden) teslim olarak âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.” (27/80-81)

“İçlerinden Seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin? İçlerinden Sana bakanlar da var. Fakat Sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidâyet edip yol gösterebilecek misin?” (10/42-43)          

Allah Resûlü, risâlet yükümlülüğünün altında o kadar ezildi ki: “Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!” (18/6) “(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın!” (26/3)

Allah, Resûlü’nü “Senden önce de elçilerimiz yalanlandı. Onlar sabrettiler; onlara yardımımız yetişti. Allah’ın kelimesini değiştirecek kimse yoktur. (6/34-35) Çünkü insanların yüreklerine sadece Allah hükmedebilir.” (43/40) diyerek sükûnete davet ediyor.

“(Resulüm!) Sen sevdiğini hidâyete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.” (28/56)

Allah Resûlü de, görevini ifa edememenin hesabını nasıl vereceğini düşünerek, (7/6)  kendisini dünyada iken hesaba çekmiştir. Ümmetine sürekli “Tebliğ ettim mi?” diye sorarak, bu hesabı pratiğe dökmek suretiyle onları şahit tuttu.

“Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, gönderilen elçilere de soracağız.” (7/6)

Yine aynı endişeyle, vahiy alırken unutma korkusuyla âyetleri tekrar ederek acele eden Resûlü’nü Rabbi uyarmıştır.

“Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur’ân Sana vahyedilirken, vahiy tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme; ‘Rabbim! Benim ilmimi artır’ de.” (20/114)

d) Şahit Resûl:

Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden birisi de şahit olmaları. (33/45, 48/8) Bu şehâdet, “Hakk” olana tanıklık ederek “Hakk” olanı ümmetine tebliğ ettiğine ve onların ahvâlinedir. Zira hesap gününde Resûlullah ümmetinin durumu için şahitliğe çağırılacak. (16/89)

“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman bakalım kâfirlerin hali ne olacak!” (4/41)

Peygamberlerin şahit olması, ümmetinin yardımcısı olduğu anlamına da gelebilir.

“Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur’ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın; eğer doğru iseniz.” (2/23)  âyetinde “şâhit” kelimesinin, “yardımcı” anlamında kullanılması muhtemel.

e) Karşılık Beklemeksizin Tebliğ Eden Resûl:

Hz. Muhammed aldığı vahyi okumak (96/1-5), ona uymak (75/16-19, 20/114), insanların tepkilerine aldırmaksızın mesajı eksiksiz iletmek (16/82, 24/54, 16/82) mesajın maksat ve hikmetini açıklamak (16/44, 64, 3/138), müminleri arındırmak, pastan, kirden temizlemek (2/151, 3/164, 62/2), müminler için mağfiret dileyip (3/159, 5/118), dua etmek (9/103) ile görevlendirilmiştir.

Bu görevini, insanlardan karşılık beklemeksizin (6/90) bir ücret istemeden ifa eder. (12/104, 25/57, 34/47, 38/86) Çünkü O’nun ücreti, kesintisiz olarak (68/3, 110/1-3) Allah tarafından verilecek.

“De ki: Ben sizden herhangi bir ücret istemem, O sizin içindir. Benim ecrim ancak Allah’a aittir. O, her şeye şahittir.” (34/47)

Daha azına razı olmak, dünyalığa göz dikmek ise Resûl’e yakışmaz.

“Sakın o kâfirlerden birtakımlarına verip de kendilerini zevklendirdiğimiz şeye (mal ve servete) heveslenip göz dikeyim deme. Onlardan dolayı üzülme. Müminlere merhamet kanatlarını indir.” (15/98)

Ücret istemek insanları ağır yük altında bırakır.

“Yoksa Sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?” (52/40)

Tüm samimiyetine, karşılık beklememesine, oğullarını tanıdıkları gibi O’nu tanımalarına rağmen; “O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.”(2/146)

Yine de Hz Muhammed’i deli, (34/46) cinli,  (81/22) büyücü (51/52) olarak nitelendirmek suretiyle hayatın dışına atmak için bildikleri gerçeğin üzerini örtmeye çalışmışlar

“De ki: ‘Size sadece bir tek nasihat edeceğim. Şöyle ki: Allah için ikişer, üçer ve teker teker kalkarsınız, sonra da iyi düşünürsünüz.’ Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur. O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizi sakındıracak bir peygamberdir.” (34/46)

                                               SONSÖZ

Hz. Muhammed’i Kur’ân-ı Kerim’de araştırmak isteyenlerin, bir kısım âyetlere bakarak O’nu tanımayı hedeflemesi eksik bir çalışma olacaktır. Kur’ân’ın her bir âyeti, Hz. Muhammed’i model olarak inşa etmek suretiyle, O’nu örnek göstermiştir.

“Şanım hakkı için muhakkak ki Resûlullah’da, sizin için Allah’a ve ahiret gününe ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için pek güzel bir örnek vardır.” (33/21)

Yani “Hayatınızı, Kur’ân’ın, beşere yansıması, aynası olan Resûl’e bakarak tanzim ediniz.” mesajı verilmek istenmiştir. Çünkü Resûlullah’ın sünneti, “La ilahe illallah” ilkesinin hayata hâkim kılınmasından başka bir şey değildir.

Şu an, Müslümanların içinde bulunduğu durum, Resûlullah’ın örnek alınmadığının, yanlış anlaşıldığının en büyük ispatıdır. Peygamberin yanlış anlaşılması da Kitab’ın (Kur’ân’ın, Hayat Kitabının, İnsan Kitabının) yanlış algılanmasıdır.

Yapılması gereken ise, Kur’ân ve sünnetin hayat damarımız olduğu bilinciyle yaşamaktır. Nitekim Kur’ân ve sünnetin hayatımızdan çıkması, bu damarın kesilmesi demektir.

“Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah’a ve Resûl’e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (8/24)

 

Yazar: