Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Muhammed – I

Hz. Muhammed“Biz insanı en güzel şekilde yarattık’’ (95/4)

Allah, insanı yaratıp başıboş bırakmamıştır. (75/36) En güzel şekilde yaratılan insanı sınamak için ölümü ve hayatı halk etmiştir. (67/2) Hiçbir şey boş yere, (38/27) eğlenmek için, (44/38)  oyun olsun diye (23/115) yaratılmamıştır.

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (23/115)

Allah’ın, kendisini temsilen yeryüzüne halife olarak gönderdiği insandan istediği tek şey, bu görevini unutmayarak yalnızca O’na ibadet etmesi ; (51/56)  hevasını tanrı edinerek hayvanlardan daha aşağı bir konuma düşmemesidir. (25/43-44) Öyle ki sunulan emaneti taşımaktan kaçınan göklerin, yerin ve dağların aksine insan, onu yüklenmiştir.

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.” (33/72)

Artık ahdine sadakat göstermekten (iman etmekten) başka yol yoktur. “Onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” (23/8) Çünkü iman etmek, mutlak teslimiyeti gerektirir. (4/60-65, 9/111) İman etmek sınanma bilincine sahip olmaktır. (29/2-5) Allah’ın koyduğu haddi (sınırı) korumak; (9/112) aşırı davrananlardan olmamak (11/112, 18/ 28) ve dini yalnızca Allah’a has kılmaktır. (39/11-12) Hakk olan sadece Allah’tan gelmedir.(3/60, 10/108) Ve Hakk’tan gayrı her şey batıldır.(10/32) 

“Emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.” (11/112)

Allah, insanı yeryüzüne indirdiğinde, ona yol gösterecek hidâyeti (Kitab’ı)  (2/2, 185, 3/138, 7/52, 10/57, 12/111) vereceğini vaat etmiştir. “Onlara dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir hidâyet geldiğinde, kim o hidâyetimin izinde giderse, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (2/38)

O Kitap ki, insanın geçmişini, geleceğini, tüm karanlıklarını aydınlatan bir Nur’dur. (4/174,  42/52, 64/8) Aklî, ruhî ve bedenî; kişisel ve toplumsal tüm hastalıklarına Şifâ’dır. (10/57, 17/82, 41/44) Varlığını tümüyle borçlu olduğu, tek hesap vereceği merciyi ve fıtratına yerleştirilen özü hatırlatan Zikir’dir. (20/99, 21/10, 50) Hak ile batılı ayırıp doğruyu önüne seren Furkan’dır. (2/185, 3/4, 16/64, 25/51, 26/2, 27/1, 76/78, 86/11-14, 98/3) Tüm âlemlere özellikle sağduyu sahiplerine Öğüt’tür. (2/231, 3/138, 6/90, 7/2, 10/57, 12/104, 20/2-3, 24/34, 29/51, 36/69, 50/45, 74/54-55, 76/29, 80/11-12, 81/27) Doğruyu yanlışı ayıran Beyân’dır. (2/118, 221-222, 3/138, 6/97, 12/1, 15/1, 16/89, 17/89, 18/54, 22/16, 24/34, 28/2, 38/67-68, 41/2-4, 44/2, 65/11) İnananlar için Rahmet’tir. (7/203, 10/57-58, 12/111, 16/64, 89, 17/82, 27/77, 28/86, 29/51, 31/2-3, 44/6, 45/20) Mübarek’tir. (6/155, 38/29) İman edenlere dünya ve ahiret mutluluğunu müjdeleyen Beşîr’dir. (17/97, 18/2-3, 27/2, 41/4, 46/12) Tüm insanlığı, özellikle iman etmemekte inat edenleri uyaran İnzar’dır. (6/51, 18/2-4, 19/97, 25/1, 36/6,70) Tüm insanlara Belâğ (Tebliğ)’dır.  (14/52) Yerli yerince, isabetli, hikmetli hükümleri ihtiva eden Hakîm’dir. (3/58, 10/1, 13/37, 31/2, 36/2, 43/4) Kerim’dir. (56/77, 80/12-14) İlahi Kanun’dur. (4/105, 5/48, 6/114, 7/3)

“Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.” (6/115)

Allah, hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmış olan Kitab’a uyduğumuz, sımsıkı sarıldığımız takdirde (43/43) bizi en doğru yola iletecek (17/9) ve bize rahmet edecektir. (24/56, 3/132)

1) Resûl’e İtaat

Kitab’a uymak, O’nu getiren, O’ndan beslenen ve Hz.Aişe’nin ifadesiyle “ayaklı Kur’ân” olan Resûl’e itaat ile mümkün. (3/132, 8/20, 24/56, 4/80 ) Allah’ın bizi sevmesi; günahlarımızı bağışlaması; (3/31-32) işlerimizin boşa çıkmaması;(47/33) doğru yolu bulmamız (24/54) ve cennete girmemiz (48/17, 4/13, 33/7) Allah’a ve Resûlü’ne itaate bağlanmış. (8/1, 9/71, 24/51-52)

“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyen ve bağışlayandır.” (3/31)

İtaatin sonucu ise:

“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (4/69)

“Elçi’ye itaat eden, O’na inanarak O’nu destekleyen, O’na saygı gösteren, yardım eden ve Onunla beraber indirilen Nur’a uyanlar. İşte felaha erenler ancak onlardır.” (7/157)

Resûl’e itaat etmek suretiyle Allah’ın dinine yardım edenlere Allah yardım eder. (47/7)  Salât u selam etmek ile bu âyetlerde bahsedilen yardım etmek, desteklemek, şanını yüceltmek paralel bir anlam taşıyor olsa gerek. Salât edin, yani O’nun takipçisi olun.                                                                     

 “Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin. Şüphesiz ki Allah’a ve Resûlü’ne eziyet verenlere Allah hem dünyada, hem ahirette lânet etmiştir. Onlara aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.” (33/56-57)

İyi sonuç alınmak isteniyorsa, anlaşmazlığa düşülen hususlarda yapılması gereken çekişmeyip; (8/46) işi Allah ve Resûlü’ne götürmek (4/59)  ve verilen hükme içte bir burukluk duymadan teslim olmak.

“Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.” (4/65)

Allah, Elçi’ye itaat etmeyenleri tepeleyip (58/5), görülmemiş bir biçimde azaba düçar kılarak (4/150-151),  efsaneye çevirir ve sürekli kalacakları ateşe atar. (4/14)  “Allah’a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin tepelendiği gibi tepeleneceklerdir. Biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.” (58/5)

İtaat ile ilgili âyetlerin tamamı incelendiğinde görülecektir ki itaat “Muhammed” (sas)’e değil; “elçi”yedir. Hz. Muhammed’in ismi Kur’ân’da defaatle geçtiği halde (33/40, 47/2, 48/29, 61/6) itaat söz konusu olduğunda ismi değil, elçiliği öne çıkarılmış. İsminin zikredildiği âyetlerde de Hz. Muhammed’in elçiliğine vurgu yapılmıştır. Yani “Kur’ân’ın yetiştirdiği Resûl’e uyun. Sizin gibi beşer olabilir; fakat O’nu Resûl olarak seçmekle itaat edilecek konuma yükselttik.”

“Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.”  (33/40)

2) Beşer Peygamber

Diğer resûller gibi Hz. Muhammed de özellikle kendisinin beşer olduğunu vurgulayarak tebliğe başlamıştır. (41/6)

De ki: Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.”(18/110)

Yemek yiyen, çarşılarda gezen,(25/20) ölümün tüm insanları bulduğu gibi,  Onu da bulacağı (39/30, 21/34) bir beşer.

“(Resûlüm!) Biz senden evvel de peygamberleri başka türlü göndermedik. Şüphesiz onlar hem yemek yiyorlar, hem çarşılarda geziyorlardı (sokaklarda yürüyorlardı). Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne (imtihan sebebi) kılmışızdır ki, bakalım sabredecek misiniz? Zira Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.” (25/20).

Kendisi de beşer olması sebebiyle yanılabilir. Nitekim Kur’ân’da Hz. Muhammed’in, yaptıklarına mukabil uyarıldığı bir dizi âyet bulunmaktadır. Bu âyetler:

*Hz. Muhammed, evlatlığı Hz. Zeyd’in hanımı Zeyneb bint Cahş ile ilgili olarak Allah’ın ne murat ettiğini biliyor ve insanlardan çekinerek bunu içinde gizliyordu.(33/37)

*Zorlu Tebük Seferi’ne katılmamak için mazeret ileri süren münafıklara ve duyarlılıkları zayıf olan müminlere izin veriyordu. (9/43)

*Mekke’nin nüfuzlu kabile reisleriyle yaptığı sohbete dalan Allah Resûlü, kendisine soru sormaya gelen Abdullah b. Ümmü Mektûm’un, konuşmasını kesmesinden rahatsızlık duyuyordu.

“ 1- (Peygamber) Yüzünü ekşitti ve döndü. 2- Kendisine âmâ geldi, diye. 3- Ne bilirsin, belki o temizlenecek? 4- Veya öğüt belleyecek de öğüt ona fayda verecek. 5- Ama buna ihtiyaç hissetmeyene gelince, 6- Sen ona yöneliyorsun. 7- Onun temizlenmemesinden sana ne? 8- Ama sana can atarak gelen, 9- Allah’tan korkarak gelmişken, 10- Sen onunla ilgilenmiyorsun 11- Hayır hayır, sakın. Çünkü o Kur’ân bir öğüttür.”  (80/1-11)

Allah, Kitab’ında bu yaptıklarına karşılık Resûlü’nü uyararak, âdeta kullarına “Kur’ân Muhammed’in değil benim sözümdür. Tüm bunlar O’nun beşer olduğunun kanıtıdır. Diğer taraftan O’nun hayatı âyetlerle muhafaza edilmektedir. Sizin gibi beşer olması sebebiyle hayatını örnek alabilirsiniz.” mesajını veriyor.

Kendilerine vahiy indirilen toplumlarda itiraz, gönderilen peygamberin kişiliğine değil de onun beşer oluşuna, soy-sopça güçlü olmayışına, olağanüstü özelliklerle donatılmamasına veya ekonomik yetersizliğine olmuştur.

Hayatlarına müdahale eden bir din istemedikleri için, beşerin değil de meleğin peygamber olarak gönderilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. (17/94, 23/24, 25/21, 26/154, 41/14, 43/53)

“Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar “Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik” dediler. Andolsun ki, nefislerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.” (25/21)

Yemek yiyen, çarşıda gezen peygambere tahammülleri yok. (25/7)Melek, peygamber olarak gönderildiğinde yaratılışı, gücü ve sorumluluğu farklı olduğu için onu örnek alamayacaklardır. Bu durum onların mevcut düşüncelerinin sonucudur. Çünkü Allah’ı, sadece yaratan, rızık veren, yağmur yağdıran olarak kabul ediyor; O’nun rabliğini görmezden geliyor ve bu özelliği başka varlıklara vermek suretiyle şirk koşuyorlardı.

“De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim? Hemen ‘Allah’tır’ diyecekler. De ki: O halde Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” (10/31)

Allah, Resûlü’ne indirdiği ilk âyetiyle “Oku! Yaratan Rabbin adıyla” 96/1), âdeta “ Yaratıcı olarak bildiğiniz Allah, aynı zamanda Rabbiniz’dir.” mesajını veriyor. Yani O Allah ki yukarılarda oturmaz; hayatın içindedir. Yaşamımızın öncesinde ve sonrasında, her yerde ve her zaman, vardır. (1/1, 2/255) Hayatımızı tanzim eder ve bu düzene uymamızı ister.

“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman, artık mümin bir erkek ve kadın için, o işlerinde başka tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resûlü’ne âsi olursa açık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/36)

Bu düzeni de melek değil; ancak “beşer” olan bir elçi, örnek gösterilmek suretiyle getirebilir. Çünkü “Eğer yeryüzünde salına salına dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.” (17/95)

“Eğer Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.” (6/9)

Meleklerin gönderilmesi de işlerinin bitirilmesi demektir. “O’na bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine hiç göz açtırılmazdı.” (6/8)

Diğer mucize isteklerinde olduğu gibi, amaç gerçeği bulmak değil bahane üretmek. “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah’ın diledikleri hariç, yine de inanacak değillerdi, fakat çokları bunu bilmezler.” (6/111)

Rabbimiz, Kitabı’nda resûllerinin “beşer” olduğunu ortaya koymak suretiyle biz insanlara manevi güç veriyor; bizi motive ediyor: “Sizin gibi beşer olan peygamber, İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmayı başardı; siz de başarabilirsiniz.”

Fakat ümmeti de daha sonra Peygamberini melekleştirmek suretiyle pratik yaşantılarının dışına iterek aynı hatayı yinelemişlerdir. Allah, Âdem (as) kıssasında, meleklere insana secde etmelerini emrederek, (2/34) insanın meleklerden üstün olduğunu ima etmiş; fakat ümmeti de Resûlü’nü yüceltmek adına melekleştirmek suretiyle, insandan yani kendisinden daha aşağı bir konuma indirmiştir.                 

3) Ümmi Peygamber                   

Allah, Hz. Muhammed’in ümmi oluşunu âyetlerdeki ifade tarzından anladığımız kadarıyla olumsuz bir özellik olarak zikretmez.

“Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar. Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler. O, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar. Temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit O’na iman eden, O’na kuvvetle saygı gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır. De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın Resûlü’yüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öldüren de, dirilten de O’dur. Bundan dolayı gelin, Allah’a ve Resûlü’ne iman edin. Allah’a ve Allah’ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz.”(7/157-158)

Cuma sûresinde, gönderildiği toplumun da ümmi olduğu vurgulanır. “O’dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah’ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oysa onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (62/2)

Yani ne yazabilen ne de okuyabilen. Başka kaynaktan beslenmemiş, fıtratındaki özü korumuş, kirlenmemiş. Bu durum, muhatapları açısından bakıldığında, daha fazla güven duymalarına sebep olmuş.

“Sen bundan önce, ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.” (29/48)

“Ve işte sana böyle emrimizden biz ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin Fakat biz onu bir nur kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz ve emin ol sen her halde doğru bir yola çağırıyorsun.” (42/52)

Meşhur rivayete göre, Cebrail, Peygamberimizle ilk muhatap olduğunda “Oku”masını istemişti. Hz. Muhammed okuma bilmediğini söylediğinde iki defa daha aynı ifadeyle karşılaşmıştı. Ve Cebrail kendisini sıkarak bırakmıştı. Yani “Ey Muhammed! Eteğindeki taşları ortaya koy. Yıllardır insanların arasında yaşadın; birçok insanla tanıştın, görüştün. Birçok diyar gördün. Kendinle baş başa kaldın; inzivaya çekildin. Hayata dair; onun ilkelerine dair, nereden, kimden ne öğrendin? Ne biliyorsun? Söyle!” demiş ve rüyada olmadığını hissettirmek için de sıkmıştı. Fakat cevap “Ben okuma bilmem. Hayatı, insanı, geçmişi, geleceği, ölümü ve sonrasını öğrenebileceğim bir kaynağım yok. Yanlışı biliyorum; fakat doğruyu aradığım halde bulamıyorum.” olmuştur.

“Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?” (93/7)

Alak sûresinin ardından da” “Ey örtüsüne bürünen!” (73/1), kendi halinde olan, tefekküre dalan, içine kapanık olan! Kalk ve insanların arasına karış! Ve gündemi belirleyen sen ol. Çünkü artık Resûl’sün.”hitabına muhatap olmuş.

 

Yazının Devamı:  Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed - II

Yazar: