Kemâl Kalpten Başlar

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلّٰى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّ اللهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ وَلٰكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Rasûlullah aleyhi ve sellem‘in şöyle bu­yurduğunu haber vermiştir:

Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize kıymet verir.[1]

Yine Hz. Ebû Hüreyre’den nakledilen uzunca bir hadiste Hz. Pey­gamber, kalbine işaret ederek, üç defa “takvâ şuradadır”buyurmuştur.[2]

İnsan, kemâle âşık bir varlıktır. Onun mükerremliği de kemâle olan aşkından ileri gelmektedir. O kemâle kalbiyle ulaşır. Zira bütün düşünce ve davranışların karara dönüştüğü, büyüyüp geliştiği yer kalptir. Vücu­dun en uç noktalarına kan pompalayıp canlılık ve hareket getiren nasıl maddî kalp ise, düşünceleri hareketlendiren, davranışları şekillendiren ve yönlendiren de manevî kalptir. Kalbin tasdik ve kararı olmadan yapı­lan işler, zevksiz ve gönülsüz işlerdir. Gönülsüz yenen aşın ise, ya karın ya da baş ağrıtacağı atasözlerimiz arasına girmiştir. Günlük hayatta çokça kullandığımız “Bu işe gönlüm yattı.”, “Buna içim ısınmadı.”, “Bu içime sinmedi.” gibi cümleler kalbin, insanın hayatındaki etkisinin ifadeleridir.

Kalbin Özellikleri

Ölüleri nasıl dirilteceğine delil isteyen Hz. İbrahim, “Yoksa inanmıyor musun?” sorusuna “İnanıyorum, fakat kalbimin iyice yatması için.” cevabını vermiştir. Bu cevap, kemâlin tatmin yerinin kalp olduğu gerçeğini yan­sıtmaktadır.[3] Çünkü kalp, diğer organlarda bulunmayan fevkalade ehem­miyetli ve kritik bazı niteliklere sahiptir.İnsanı etkilemek iste­yen dost ve düşman güçler, melek ve şeytan, her zaman önce kalbin kapısını çalarlar. Mese­leyi temelden halletmek, beden ülkesini merkezden fethetmek isterler. Sonra kalp, akıl ve hislerin savaş alanıdır. Stratejik bir bölgedir. Kalp, göz gibi kapağı, ağız gibi dudağı olmayan, yani dış etkilere daima açık olan bir organdır. Onu kapatmak ve faaliyetten men etmek imkânı yoktur. Has­talıklarının, yanılgılarının tedavisi de güçtür.

Kalp, süratle ve sürekli olarak hâlden hâle, şekilden şekile, kabul­den inkâra, inkârdan kabule geçen, dönen bir organdır. Bir anlamda da “dünyaya kapalı Allah’a açıktır”. Nazargâh-ı İlâhî’dir. Allah katında itibar merkezidir. İnsanlar görünüşe göre, Allah Teâlâ ise kalpte gizlenen duy­gulara, hareketlerin temelinde yer alan düşünce ve niyetlere göre hüküm verir. Hadisimizde vurgulanan, dikkatlerimize sunulan gerçek budur.

Değer Ölçüleri

İnsanın değerlendirilmesinde ölçü olarak kullanılan kıymetler hadi­simizde fizik yapı ve malî imkân, kalp ve amel olarak iki grup halinde belirlenmiş bulunmaktadır. Bunlardan ilk ikisi, sosyal hayatta ve beşeri ölçülerde itibar ve saygınlık vesilesi kabul edilse bile, bunlara aldanma­mak, yalancı tesellilerle avunmamak, gerçek değerlendirme ve kıymet ölçülerine sahip çıkmak, kalp ve amellere dikkat etmek, Müslüman’dan beklenen akıllı, olgun ve Müslümanca bir anlayış ve davranıştır. Çünkü Müslüman geçici heveslerin ve sonlu değerlerin değil, sürekli ve ebedi mutlulukların, kıymetlerin peşindedir. Bu da kişisel olgunluğu, kalbinin tatmini ve sağlıklı çalışmasıyla mümkündür. Olayları, insanları ve dün­yayı, kalbinde inanç ölçülerine göre değerlendirip ona göre bir tepki gösterebilenler, çevresini aşıp dünyayı etrafında döndürebilirler. Bu, sahip olunan kalbî kemâlin sağladığı bir mutlu neticedir.

Kemâlin kılığı-kıyafeti ve mesleği yoktur. Çünkü o tamamen kalp işidir. Kalp ise her insanda vardır. Mesele, bu varlığın hikmetini kavra­yabilmek ve ona göre davranabilmekte düğümlenmektedir. Eskiler te­celli için önce kalbin ona yabancı unsurlardan arındırılmasını (tahliye), sonra güzelliklerle, ona dost unsurlarla donatılması gereğini (أَلتَّخَلِّي ثُمَّ التَّحَلِّي ثُمَّ التَّجَلِّيşeklinde belirlemişlerdir. Çöp sepeti muamelesine tabi tutulmuş, her yalancı değere yer verilmiş, kirletilmiş, tabiî çalışma düzeninden saptı­rılmış, çalınmış bir kalbin, sahibine sağlayacağı saygınlık ancak “kalple­rinde derd bulunan”[4] münâfıklar dünyasında, “çevreye uyma anlayışında” söz konusu olabilir. Fakat bu tür sahteliklerin geçerli olmadığı kemâl ve gerçekler dünyasında bir değer taşımaz.

İnsanların gözlerine hoş görünmek için dış görünüşüne son derece önem veren, bunu insanlık gereği ve borcu, diğer insanların da hakkı olarak değerlendirenlerin, yegâne yaratıcı Allah Teâlâ’nın değer verdiği kalp evlerini temiz tutma gayreti içinde samimiyetle yer almamaları izah edilebilir gibi değildir. O halde gerçek olgunluk, biraz da gözlerin, top­lumun tepkilerinden çok, iç’in, gönlün dünyasına çevrilmesi, kalbin hangi istikamette seyrettiğini gözetlemesiyle elde edilebilecektir. “Halkın yuh çekmesi ile aferin demesi sende aynı etkiyi bırakmıyorsa, sen henüz olgunlaşma­mışsın demektir.” diyen ârifin, kemâl için koyduğu ölçü ne kadar doğru ve kemâlde kalbin yerini ne kadar açıklayıcıdır.

İnsan

İnsanı üç K harfinden (Kafa, Kalp, Karın) ibâret olarak tarif eden mütefekkir, kişinin etkilenme yollarını, avlanma odaklarını, kendini ispat edebilmesi için sahip olduğu değer merkezlerini topluca dile getirmiş olmaktadır. Bu üçün içinde, ıslaha da süreklilik kazandıracak olanı kalp­tir. Bu yüzden de ilahî tebliğler hep insanoğlunun kalbine yöneltilmiştir. İslâm’ın ilk yıllarını göz önüne getirelim. Toplumdaki adaletsizlikten ve haksızlıklardan, efendilerin kaba muamelelerinden kafaları çatlayanlar, beyinleri zonklayanlar, bunların yanlışlığını görenler, hınç ve kin du­yanlar; hayat standartları bakımından karnını doyuramayacak, beşerî ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olanlar, Karunlar gibi zengin olanlar, haksız kazanç yollarına ve imkânlarına sahip olanlar varken, Hz. Peygamber bu gruplardan herhangi birini veya birkaçını çağırıp düzeni değiştirmeye kalkmamış, sanki bütün bu olumsuz durumları görmüyormuş gibi davranarak, hepsine birden “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinizi birleyin ve sadece ona kulluk edin.”[5]diye hepsinin kalplerine yönelik bir hitapta bulunmuştur. Görüntüde bu çağrı, yukarıda sıraladığımız aksaklıkların hiç birinin çaresi değildi. Ama gerçekte, hep­sinin temelli ve sürekli tedavisiydi. Çünkü insanlar, kalpleri kazanılırsa yönetilebilirler, kötülüklerden arındırılabilirler, iyiliklere yönlendirilebi­lirlerdi. Çünkü gerçek kemâl, kalpten başlardı. İslâm inkılabının ortaya koyduğu tarihi sonuç, kemâlin kalpten başladığının kesin delilidir. İslâm mede­niyetinin, diğer medeniyetlerde bulunmayan özellik ve havası da her­halde bu kemâlin, bu gönül işinin izlerini taşımasından kaynaklanmak­tadır.

Kemâl ya da olgunluk öyle bir sonuçtur ki onu yıllar hatta asırlar sonrasından algılamak ya da tesirini hissetmek mümkündür. Tarihimizi dolduran kâmillerin kültürümüzde, gönlümüzdeki yerleri, herhalde on­lara Allah katında verilen değerin, ilahi lütfun günümüze kadar uzanan bir neticesidir.

Gönül Kapılarına Kilit Vurulmaz

Gönül kapılarını kilitleyenler, ayetin ifadesiyle “gönüllerimiz per­deli”[6] diyenler, insan gerçeğine, insandaki kemâle karşı yaratılıştan var olan aşka sırt çeviren gönülsüzlerdir. İnsanda olgunlaşma arzusunu öl­dürür, onu dar dünyevî kavramlar arasına hapsederseniz, göstereceği tepkiye razı olmalısınız. Aslında bu, sonucu mutlak mağlubiyet olan bir girişimdir. Çünkü gönül kapılarına kilit vurulamaz. Gönüllerin, tatmin ol­duğu, kemâlin izini ve yolunu yakaladığı, kokusunu aldığı, insanın kal­bini duyduğu, kendini bulduğu ocak ve ortamları da kapalı tutamazsı­nız. Buna insanı razı edemezsiniz. Çünkü insandaki kemâl aşkı, her türlü tedbiri aşacak güçtedir. Unutulmamalıdır ki, Allah’a yönelmiş gönüllerin önüne sed çekilemez.

Gönlüne hitap edemediğimiz insanları, duygularına ve şehvetine cevap vermek suretiyle kemâle sevk edemezsiniz. Bu, bin bir tecrübe ile sabit sosyal bir gerçektir. Manevi tatmin arayan insanlık, çeşitli adlarla anılan gruplar bu gerçeğin canlı şâhitleridir.

Hadisimiz yukarıdan beri işaret ettiğimiz bütün bu gerçeklerin özüne, insanın değerinin kalp ve amellerine bağlı olduğuna, şekli ve sos­yal mevkiiyle asla bir ilgisinin bulunmadığına dikkat çekmekte, meseleyi kökten halletmekte, inananlara yardım elini uzatmaktadır.

Kalp Müstakim Oldukça…

Zorla değişik istikametlere, hatta inkâra sevk edilen ve fakat kalbi inancında sabit kalan kemâl sahiplerine olduğu kadar Allah Teâlâ’nın kalbe bakıp hüküm verdiğine de Ammar b. Yasir ne güzel misaldir: Hz. Peygamber’in “Kalbini nasıl hissediyorsun?” sualine, “İman üzere sabit his­sediyorum.” cevabını veren Ammar, Sevgili Peygamberimizden“Seni her sıkıştırdıklarında aynı şekilde davran!” ruhsatını almış, inen âyet de (en-NahI16/106) onun kalbinin iman ile dolu olduğunu müjdelemişti. Bu olay da gösteriyordu ki, önemli olan kalbin istikametini koruyabilmesidir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de pek açık şekilde “Kişinin kalbi sağlam ve müs­takim olmadıkça imanı da sağlam ve müstakim olamaz.” buyurulmaktaydı.[7]

O halde birer kemâl yolcusu olan Müslümanların her şeyden önce kalplerine dikkat etmeleri, onun nelere meylettiğini, dünyayı nasıl de­ğerlendirdiğini, kendilerine ne türlü davranışları önerdiğini, sevgi ve nefret güçlerini nasıl ve kimlere karşı kullandığını sürekli kontrol altında bulundurmaları gerekmektedir. Çünkü “Allah, gözlerin hain bakışlarını ve kalplerin gizlediği duyguları bilir.”[8]

Kalbi çalınmış, gönlü işgal edilmiş olmaktan Allaha sığınır, “Hidâyet nasip ettikten sonra kalplerimizi kaydırma, bize katından rahmet ihsan et.”[9] niyazını tekrar ederiz.


 


  • Bu yazı hocamızın izniyle ‘Hadislerle Gerçekler’ adlı eserinden alınmıştır.

[1]              Müslim, Birr 33; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 285, 539.

[2]              Müslim, Birr 32; Tirmizi, Birr 18; Ahmed b.Hanbel, Müsned, II, 277, 360; III, 135, 491.

[3]              Bk. el-Bakara 2/260.

[4]              Bk. el-Bakara 2/10.

[5]              Bk. el-Bakara 2/ 21.

[6].             el-Bakara 2/88; en-Nisa 4/155.

[7]              Ahmed b Hanbel, Müsned III, 198.

[8]              Ğâfir 40/ 19.

[9]              Âl-i İmran 3/8.