İmanın Şubeleri – IV

     D) İmanın Dördüncü Şubesi:

“Menziliyye” yani menzil (mesken, ikametgâh) ve menzilde bulunanlarla ilgili sekiz iman konusunu içeren bir derece olup bu sekiz konuyu hayata geçirmek (ikame) ve onlarla amel etmek imanın kemalini gösterir.

      1) Teaffüf ani’s-sifâh (Zinadan uzak durmak ve sakınmak): Sefh; bir şeyi yukarıdan aşağıya doğru dökmek, boşaltmak anlamına gelmektedir. İşte bu yüzden meninin meşru olmayan bir yol ile dökülmesinden dolayı zinaya “sifâh” denilmiştir.

Zinadan uzak durmak (perhiz) ise; ya evlilik (nikâh) ya da oruç (savm) ile mümkün olur. Yani imkânı olan evlenir, olmayan oruç tutar; çünkü oruç şehveti (cinsel arzuları) kırar.

Ayrıca, sirke ve benzeri bazı gıdalar da şehveti kesmektedir. Nitekim Peygamber Efendimizin pâk zevceleri (Ezvâc-ı mutahhara), O’nun ahirete intikalinden sonra nefislerini sirke ile körlerdi. Zira sirke, hem şehveti kırıcı hem de nefsi teskin edici özelliği ile diğer gıdalara ihtiyaç bırakmaz. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) Efendimiz,  “Sirke ne güzel katıktır”buyurmuşlardır. (1)

Gerçi, orucun şehvet kırıcı olmasının birinci şartı; -sahabe (r.a.) döneminde olduğu gibi- iftarı nefse kuvvet veren gıdalarla yapmamaktır. Aksi halde oruçlu (sâim) oruçsuz (muftır)’dan daha güçlü olur. İkinci şartı; kalbi ve aklı zina ile ilgili düşünce ve tasavvurlardan temizlemektir. Çünkü böylesi düşünce ve hayaller kişiyi o fiili işlemeye sevk eder. Diğer şartı ise; nâmahreme (helal olmayana) bakmamaktır. Zira şehvetle bakış kişiyi zinaya teşvik ve fuhşa tahrik eder.

Öyleyse zinadan sakınmak için, sadece onun haram olduğunu söylemek ve bilmek yeterli olmayıp, bu inancın açık ve gizli gereklerini yapmak da lazımdır.

Nitekim şehveti uyandırıp fitneye yol açabileceği için, nâmahremin oturduğu yerdeki sıcaklık kaybolmadan oraya oturulması uygun görülmemiş ve aynı endişeyle, ergenliğe yaklaşmış (mürâhik) bir erkek çocukla annesinin aynı yatakta birlikte uyumaları men’ edilmiş, hatta yetişkin iki kişinin aralarında bir engel olmaksızın aynı yatakta yatmaları yasaklanmıştır.

Bu konuda, sedd-i zerâi’(kötülükleri önlemek) kabilinden bunlara benzer başka örnekler de vardır. Şarap (alkollü içecek) içmeye sebep olduğu için, sazlı-sözlü, çalgılı-çengili oyun, eğlence ve cümbüşün (melâhi) haram olması gibi… Cinayetlere yol açtığından, şarabın haram kılınması gibi… Zinaya ve zinaya davet eden fiillere sebep olduğundan, yabancı bir hanımla (ecnebiyye) baş başa kalmanın (halvet) meşru olmaması gibi… Avret mahalline bakma arzusunu uyandıracağından, göbek bölgesine bakmanın yasak olması gibi… Ergen olduktan sonra kötü işler yapmalarına (irtikâb) yol açar korkusu ile çocuklara (sıbyan) ipek elbise giydirmenin câiz olmaması ve henüz mükellef olmamalarına rağmen, alışkanlık kazanırlar da bu kötülüğü yetişkin olunca da devam ettirirler endişesiyle şarap (alkollü içki) içmelerine izin verilmemesi gibi.       

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Ben sahih nikâhtan doğdum, zinadan değil”buyurmuşlardır. (2)                                                                                          Çünkü Kureyş’in büyük çoğunluğu, her ne kadar Allah Teâlâ’ya ortak (şirk) koşuyor ve câhiliyye âdetlerini devam ettiriyor idiyse de, nikâha çok önem veriyor ve nikâhın kayıt ve şartlarına riâyet ediyordu.      

Bu da bize, peygamberlik (nübüvvet) ve veliliğin (velâyet) meşruiyeti için asıl şartın sahih bir nikâh sonucu dünyaya gelmiş olmak olduğunu gösterir; isterse soyundan geldiği kimseler câhiliyye âdetleri üzere olsun. Nitekim Rasulullah (s.a.v.)’ın anne-babasının câhiliyye üzere olması, nikâhları sahih olduğu için, Peygamberliğin ortaya çıkmasına bir engel teşkil etmemiştir.

Aynı şekilde, Hz. İbrahim (s.a.v.)’in Tarah adı da verilen babası Azer putperest idi. Ümmetin şeyhi ve milletin velisi Ebu Yezid el-Bestâmi’nin dedesi de Müslüman olmazdan önce Mecusi idi. Bağdat evliyasından Ma’ruf-i Kerhi ise, On iki İmam’dan biri olan Musa er-Rıza’nın (Rahmetullâhi aleyh) gözetiminde İslâm’a girene kadar Hristiyan (Nasrâni) idi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz başka bir hadis-i şeriflerinde ise; “Veled-i zina (zina sonucu dünyaya gelen çocuk), üç (kişinin) en kötüsüdür” buyurmuşlardır. (3)  Çünkü veled-i zina, iki kötü (habis) kimsenin bozuk (fâsid) tohumundan yaratılmaktadır.

Ancak, bu genel bir hüküm olup bütün zina sonucu dünyaya gelenlere şamil değildir. Zira bazı veled-i zina, nikâh mahsulü kimselerden daha sâlih (iyi) olabilmektedir ki bunların şer’an (dinen) şahitlikleri ve ibadetleri makbul, hâkimlik ve imamlıkları da geçerlidir.

Fakat kanaatimizce; dinin zahirinde kabul gören bu husus hakikatte makbul ve geçerli değildir. Yani, şeriat mertebesinde sâlih olarak nitelendirilen veled-i zina, hakikat mertebesinde de böyle kabul edilerek velâyet (velilik) makamına yükselir zannedilmesin. Çünkü velâyet mertebesine yükselmenin daha birçok şartı vardır. 

Sonuç olarak; kişinin soyunun velâyet mertebesine yükselecek kabiliyete sahip olabilmesi için, zinadan ve zinaya götürecek şüpheli hususlardan korunması (perhiz) şarttır. Gerçek koruyucu (Hâfız) ise Cenab-ı Allah (c.c.)’tır.

2) Akd-i nikâh (Nikâhlanmak yani evlenmek): Evlenmek lazımdır; çünkü İslam’da ruhbâniyyet (rahiplik, keşişlik) olmadığı gibi, nikâh da Peygamberlerin sünnetidir.

Nitekim, getirdiği şeriatta adem-i kırbân (kadınlara yaklaşmamak) asıl hüküm (azimet) olduğundan mahsur bulunmasına rağmen, Hz. Yahya (a.s.) bile evlenmiştir. Ne var ki kötü bir kadınla evlenmişti ve bu kadın, Hz. Yahya(a.s.)’a ihanet ederek kendisini dönemin kralına ihbar etti de onun hapsedilmesine ve boğazlanarak şehit edilmesine sebep oldu.

Hz. Nuh (a.s.) ile Hz.Lut (a.s.)’ın eşleri ise kâfir idiler, fakat aralarında nikâh akdi bulunduğu için bu durumları, onların soyundan Peygamberlerin ve velilerin gelmesine engel teşkil etmemiştir. Kaldı ki, bu ümmet için Müslüman ve sâliha hanımlarla evlenmek evlâ (öncelikli tercih) olmakla birlikte, Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hristiyan) hanımları da nikâhlamak câiz görülmüştür.

Oysa Ehl-i Sünnet’e mensup bir kimsenin Mu’tezile’den biriyle kıydığı nikâhın sahih (geçerli) olmadığına hükmedilmiştir. Yani Ehl-i Sünnet’in Ehli Bid’at ile evlenmemesi gerekir.                                                                                                          

Çünkü Ehl-i Bid’at, İslam’ın iman esaslarına ters düşen yeni inançlar icat ettiğinden, Mecusi (ateşe tapan ) kimseler gibi değerlendirilmiştir.

Aynı şekilde, çağımızda İslam devleti vatandaşı olan Müslüman olmayan kadınların (zımmiyyât), Müslüman olmayan kadınların bedenlerine bakmaları da câiz görülmemektedir. Çünkü Allah’a ortak koşan kimseler (müşrikât) hükmünde olduklarından bakışları yabancı erkeklerin bakışı gibi kabul edilir. Bundan dolayı, Müslüman bir hanımın Müslüman olmayan bir kadın (zımmiye) ile aynı hamamda birlikte bulunmaması gerekir. Aksi takdirde bunun vebâli ve günahı, bu hassasiyeti göstermeyen Müslüman hanımlara olduğu kadar özellikle oranın yargıçlarına ve valilerinedir.

Ayrıca, Hz. İsa (a.s.) da âhir zamanda yeryüzüne inerek evlenecek ve kızları olacaktır.

Ne var ki, sahih nikâh ile evlilik bu ümmette en çok Mehdi’nin ortaya çıkışına yakın bir zamana kadar sürecektir. Çünkü Mehdi’den önce ve sonra birçok başıboşluk (fetret) ve kargaşa çıkacak, değerler altüst olacaktır. Öyle ki, o günlerde yaşayanlar nikâh hukukunu korumak şöyle dursun, kendi nefislerini bile korumaktan âciz kalacaklar ve ölümü ister hale geleceklerdir.  

Mehdi’nin ortaya ne zaman çıkacağı sorulduğunda; bazıları hicretin bin yüz elli senesinde, bazıları hicretin bin iki yüz senesi başlarında, bazıları ise hicretin bin iki yüz dördüncü senesinde, cevabını vermişlerdir.  Görülüyor ki bu son derece ihtilaflı bir konudur.

Yukarıda bahsi geçen fetret dönemiyle ilgili olduğunu düşündüğümüz bir hadis-i şerifte; “Ümmetimin üzerinden yüz seksen sene geçince uzûbet ve terehhüb (4)  dağ başlarına çekilir” buyurulmuştur. Başka bir hadis-i şerifte ise; “Sizin hayırlınız, hicretten iki yüz sene sonra yaşayıp da ailesi ve çocuğu olmayandır”buyurulmaktadır. (5)

“Şartların, kişilerin ve mekânın değişmesiyle terehhüb (ve uzubet) hakkında verilecek hüküm de değişir” dersek, bu iki hadis-i şerifin ortasını bulmuş ve uzlaştırmış oluruz. Kısacası bu konuda herkesin durumuna göre farklı bir hüküm vardır.

Dünya hayatında nikâhın (evlenmenin) gerekli oluşunun hikmeti; maddi silsileyi (nesli) devam ettirmek suretiyle tevhid ehlinin ortaya çıkmasını ve böylece âlemin ihyâsını sağlamaktır. Tıpkı bunun gibi mânevi nikâhın hikmeti de; mânevi silsilede nefes erbâbını ve devam edegelen zikir ashâbını çoğaltmaktır.

İnsanın, bir kimsenin hidayetine vesile olması Peygamberlik mertebesi (Mertebe-i Nübüvvet)’dir.

Cennette, ancak maişet sıkıntısı (geçim darlığı) çekenlerin ulaşabileceği çok yüce bir derece vardır.

Bazı günahların keffareti, aile ve evlat yüzünden dünyada gam ve keder, dert ve tasa çekilmesidir.                                                                                                            

Hz. Havva validemizin önce erkek, sonra kız olmak üzere ikiz (tev’em) bebekler dünyaya getirdiği söylenmektedir. Ahir zamanda da, Çin ülkesinde bir kadın önce kız, sonra erkek olmak üzere ikiz bebek dünyaya getirecek, fakat bu erkek bebekten sonra başka evlat doğmayacak ve dünyada kısırlık (ukm) baş gösterecektir.

3) Kıyâm bi-hukukı’n- nikâh (Evlilik hukukunu gözetmek): “Kadınlara iyilikle muamele ediniz” (Nisa;4/19) mealindeki İlahi emre uygun olarak, eşin nikâhtan doğan haklarına riâyet etmektir. Yani, hanımlara aklın ve dinin güzel gördüğü bir şekilde iyi davranmaktır.

Mesela; onlara ilmihal bilgilerini öğretmeli, onlarla güzel geçinmeli (hoş sözler söylemeli, nazik davranmalı), sahip olunan imkânları onlar için cömertçe harcamalı, hanımı birden fazla ise aralarında adaletten şaşmamalıdır. Yoksa kıyamette felçli olarak haşr olunur. Azarlanmak (ta’zir) veya hafifçe dövülmek (darb)suretiyle terbiyeyi gerektiren bir davranışta bulunmadıkça da, malına ve canına en küçük bir zarar vermemelidir.  Terbiye edilmeyi gerektiren bir davranışta bulunmaları halinde ise, asla yaralayacak veya sakatlayacak kadar ileriye gitmemelidir. Aksi takdirde verilen zararın karşılanması (tazmin) gerekir.

Hanımlar da, beylerine itaat etmeli, mal ve mülklerine ihanet etmemeli (israf etmemeli veya zarar vermemeli), kendilerini (namuslarını) nâmahremden korumalıdır. Ayrıca, dini sorumlulukları çerçevesinde, yemeğini pişirmeli, çamaşırlarını yıkamalı, evini silip süpürmeli ve benzeri hizmetleri görmelidir. (Evlilik hukukunun tafsilatını, konu ile ilgili kitaplardan araştırmak uygun olacaktır.)

Erkeklerin kadınlara pek çok konuda ayrıcalığı ve üstünlüğü varsa da, dişilikte (ünuset) de büyük sır ve hikmetler vardır. Mesela, kâinatın bütününde geçerli olan bir manevi nikâh söz konusudur.

İşte bu yüzden, Peygamber (s.a.v.)’in soyu sopu temiz, nesli pâk (necib) kılındı ve âlemde kemal-i ma’rifet, hüsn-i fehm ve tamâm-ı müşaâhedenin tahakkuku, hanımlarla güzel geçinmeye (hüsn-i muâmele) ve evlilik hukukunu gözetmeye bağlı oldu.

Kadın, Hz.Âdem (a.s.)’dan (sol kaburga kemiği alınıp yerine şehvet konulmak suretiyle) yaratılmış olduğundan, erkeğin kadına olan sevgi ve muhabbeti gerçekte, kendi parçasına duyduğu bir aşktır. Aynı şekilde, Hz. Âdem (a.s.)’ın vücudundan koparılıp alınan bir parçadan yaratıldığı için, kadının erkeğe duyduğu sevgi ve muhabbet ise, gurbetteki bir kimsenin ayrı düştüğü vatanına olan meyil ve iştiyak gibidir.

Tasavvufi zaviyeden bakacak olursak; erkekler şeriatin hükümleri (ahkâm-ı şeriat), hanımlar ise, hakikatin sırları (esrâr-ı hakikat) mesabesinde olup her ikisi arasında ilişki hukuku (hukuk-ı irtibat) vardır. Başka bir deyişle;  şeriat (zâhir-i şeriat) süt, hakikat (hakikat-i bâtın) ise tereyağı gibidir. Bu yüzden, ister şeriat ehli olsun ister hakikat, her hükmü ve sözü yerli yerince sarf etmeli; yani sırrı yerine göre gizlemeli, yerine göre âşikâr etmelidir.

İşte, nâmahrem bir hanımın, yabancılara karşı örtünüp akraba ve mahremlerinin yanında örtüsüz olması bu yüzdendir.

4) Valideyne birr ve ihsân (Anne-babaya iyilik etmek ve bağışta bulunmak): Din öğreticilerinin bâtında mânevi hayatın varlık sebebi olması gibi, anne-babalar (vâlideyn) da zâhirde maddi hayatın varlık sebebidirler. Bu kimselere “üff” demek bile câiz değilken (6), dövmek, tartaklamak veya eziyet etmek nasıl câiz olsun?

Kaldı ki süt, “fıtrat-ı asliyye” (asli fıtrat,)’nin sureti (görüntüsü) olduğundan, evlat ile annenin yakınlığı kişinin fıtrat-ı asliyyesine olan yakınlığı gibidir. Bu nedenle, süt hakkı (anne hakkı) bilinmezse, asli fıtrat bozulur. Aynı şekilde, bedenin varlığının devamı (bekas ı)ruh ile mümkün olduğu gibi, evladın hayati ihtiyaçlarının karşılanması da baba ile mümkün olduğundan, evlat ile babanın yakınlığı da, bedenin ruha yakınlığı gibidir.

Nasıl ki anne-babalar, evlat muhtaç iken süt ve diğer gıdalarla onun hayatta kalmasını sağlamışlarsa, onların bu hizmet ve nimetlerine teşekkür sadedinde, gücü yeter hale gelince de evladın, malıyla ve bedeniyle anne-babaya hizmet etmesi vâciptir. Şayet, hayatta değillerse kabirlerini ziyaret etmelidir ki, bundan dolayı kendisine umre sevabı kadar mükâfat verilir. Özellikle de onların affedilmesi için Allah Teâlâ’ya dua etmeli, Kur’an-ı Kerim hatmi, namaz, oruç, sadaka ve yapacağı diğer hayırların sevabını onların ruhuna hediye etmeli ve onların dostlarına düşmanlık yapmamalı, bilakis onları sevenleri o da sevmelidir.

Önceki toplumlarda (ümem-i sâlife) babaya; “terbiye eden” anlamında olmak üzere “küçük rabb” (rabb-i asgar), Hakk Teâlâ’ya ise; “büyük Rabb” (Rabb-i Ekber) denilmekteydi. Sonra, cahil kimselerin bu ifadeleri yanlış anlamaları nedeniyle, “mal sahibi” (rabbu’l mâl), “ev sahibi” (rabbu’d-dâr) ve benzeri tamlamalar dışında, “Rabb” kelimesi Cenab-ı Allah’tan başkası için kullanılmaz oldu.

Aynı şekilde, Allah Teâlâ’ya da “baba” denilmedi. Çünkü Cenab-ı Allah, halka (yaratılmış varlıklar) benzemekten ve halkın sanki bir evlat gibi kendisine yardım etmesinden uzaktır; kaldı ki buna ihtiyacı da yoktur. Halilullah (Allah’ın dostu) yahut Habibullah (Allah’ın sevdiği kişi) denmesinde ise bir sakınca yoktur; çünkü dostluk ve sevgi, benzerlik (mücâneset) gerektirmez. 

Gerçi, bütün varlıkların özlerindeki canlılık (hayât-ı zâtiyye) nedeniyle Hakk Teâlâ ile bir şekilde irtibatı varsa da Cenâb-ı Allah ile halk arasında sayılamayacak kadar çok farklılık vardır. Bundan dolayı, Allah Teâlâ hakkında dinin izni olmayan lâfızları kullanmak câiz değildir. Evet, halktan biri olmalarına rağmen, Peygamberler, veliler ve anne-babalar, Allah Teâlâ gibi yüceltilerek hürmet ve saygı ile anılırlar. Çünkü bizzat Cenâb-ı Allah kendilerini yüceltmiştir; hal böyle olunca da, halkı yüceltmekle aslında Hakk Teâlâ yüceltilmiş olmaktadır. Bu yüzden, bu kimselere; “Ey falanca!” diye isimleriyle hitap olunmaz, huzurlarında gereğinden fazla konuşulmaz ve mecbur kalmadıkça da önlerinden yürünmez.

(5) Terbiye-i evlâd (Çocukları terbiye etmek): Erkek olsun kız olsun, evlatların terbiyesinden anne-babası, anne-baba hayatta değilse, çocuk kendine malik olana kadar, ona bakma ve terbiye etme hakkına ve yetkisine sahip olan kimse (hâdın) mes’uldür.

İlk terbiye süt vermek (emzirmek) ile olur; verilen süt haram ise veya helalliği şüpheli ise, çocuğun tabiatını bozar. Onun için, zaruret (ihtiyaç) bile olsa, her sütanneden (murdı’) çocuğa süt içirtmemek, sütten kesildikten sonra da, onu helal gıdalarla beslemek gerekir.

Bu nedenledir ki bazı büyük zatlar (kibâr-ı evliya), çocuk daha anne karnında iken ve dünyaya (âlem-i şühud) geldikten sonra tasarrufta (keramet) bulunarak, Allah’ın izniyle annelerini haramlardan (muharremât) ve şüpheli olan şeylerden (şübühât) korumuşlardır. Hatta Hz. Ali (r. a.)’nin annesi Hz. Fâtıma-i Esediyye’nin (r. anhâ), Kâbe’nin içinde puta tapınmak istediğinde, Hz. Ali’nin anne rahminde bundan rahatsızlık duyduğu ve annesini tekmeleyerek puta secde etmesine engel olduğu rivayet edilmektedir.

Çocuklar, belli bir akli olgunluğa geldiğinde ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek kabiliyete (temyiz) sahip olduklarında, onlara Kur’an-ı Kerim ve ilmihal bilgileri öğretilmelidir.

Çocuklara Kitabullâh’a uygun isimler konulmalıdır. Eğer, doğuştan erkek mi kız mı olduğu belli değilse, Hamza ve Talha gibi her iki cins için de kullanılabilecek isimler verilebilir. Çünkü bu isimler söyleniş (lafız) bakımından dişil (müennes), mana bakımından ise eril (müzekker)’dir.

Doğan her çocuğa, doğumunun yedinci gününde veya daha sonraki günlerde olmak üzere, kız çocuk için bir, erkek çocuk için iki adet kurban (akika) kesilmelidir. Kesim sırasında kurbanlar için bir çukur kazılarak kanları oraya akıtılmalı; çiğnenmemelidir. Akika kurbanının etleri, kemikleri kırılmadan ya eklem yerlerinden ayrılarak veya bir bütün olarak pişirilir ve ebeye (kâbile) veya başka kimselere dağıtılır; kemikleri ise toprağa gömülür. Kesen kişinin ihtiyaç halinde akikanın etinden yemesi için izin ve fetvâ varsa da, yememesi evlâdır  (daha iyidir).

Ayrıca akikayı kesen kişi, kurbanın her parçasının kendi organlarının Cehennemden kurtuluş bedeli ve fidyesi olmasına niyet etmelidir. Ertelemekle sorumluluktan kurtulmak mümkün olmayacağından, akikanın kesimi geciktirilmemeli; hayatta iken ne zaman imkân bulursa bu kurban kesilmelidir.  Zira Kurban bayramı günlerinde udhiye kurbanı kesilerek sevabının ölen bir kimseye hediye edilmesi elbette her zaman mümkün ise de,  kişinin ölümünden sonra onun için artık akika kesilemez. Bu yüzden, Efendimiz (s.a.v.),kendi akikasını Peygamber olduktan sonra kesmiştir.

Cenâb-ı Allah, mahlûkatı yaratıp kendilerine var edilmelerinin şükrünü yerine getirmelerini emir buyurduğunda, bütün varlıklar derhal Allah Teâlâ’yı tesbih, takdis ve tehlil etmişlerdir. İnsanı var ettiğinde ise, nimet-i vücûda (var olma nimetine)şükür emrine ilaveten akika kurbanı kesmeyi de emir buyurmuştur. Onun için, akika kurbanı kesmek, nâfile kurbanların en faziletlisi (efdali)  olarak Âdem (a.s.)’dan itibaren kıyamet saatine kadar devam edecek İlahi bir buyruk olmuştur.

Eğer Hz.İbrahim (a.s.) oğlu İsmail’i (a.s.)kurban etmiş olsaydı, kıyamete kadar bütün insanlara evlâdından birini kurban etmek gerekecek, bunu yapmaya ise değmemü ‘minin gücü yetmeyerek asi olacaktı. Ta ki, Hakk Teâla rahmetiyle tecelli eyleyip İsmail’in fidyesi olarak kurbanlık hayvan gönderdi de, her mü’min evlât böylece, varlık nimetinin şükrünü edâ etmek maksadıyla Allah Teâlâ için kurban (akika) kesmek suretiyle Cenâb-ı Allah’a yakınlaşma (tekarrub) imkânı buldu.

6) Sıla-i rahim yapmak (Akrabalarla irtibatı koparmamak, ilişkiyi devam ettirmek): Hayırlı işlerde akrabalarla ortak hareket etmek lazımdır.

Akrabalar üç kısımdır:

1) Zû-rahm mahrem (Mahrem olan akraba):  Anneler, kız kardeşler, halalar, teyzeler, sütkız kardeşler, zevce, babanın gerdeğe girdiği kadın (mevtûatü’l-eb: üvey anne), oğulun hanımı (gelin)gibi.

2) Zû-rahm gayr-i mahrem (Mahrem olmayan akraba): Amca çocukları, hala çocukları, dayı çocukları ve teyze çocukları gibi.

3) Mahrem gayr-i zî-rahm (Akraba olmayan mahrem): İlk iki maddede sayılan kimselerin dışında kalanlar.     

Sıla-i rahim yapılması vâcip olanlar, “zû- rahm mahrem” yani kendileriyle evlenilmesi haram olan akrabalardır.  

“Sıla”nın anlamı; akrabayı arayıp sormak demektir. Akrabayı arayıp sormak ise, ya onları bizzat ziyaret etmek veya onlara herhangi bir şeyi hediye etmek, ya da kendilerine fiili veya sözlü (maddi-manevi) destek ve yardımda bulunmak, en azından selam vermek ya da selam ve mektup göndermek suretiyle olur.

Akrabalarla ilişkiyi sürdürmenin (sıla-i rahim) veya irtibatı koparmanın (kat’-ı rahim) belirlenmiş bir ölçüsü (şekli, miktarı) olmadığından örf ve âdete göre hareket edilir. Yani, uzak diyarlarda bulunup ta aşılamayacak derecede ulaşım problemi olmadıkça, o toplumun anlayışına (örf ve âdete) göre; “akrabalık bağları koptu” hükmüne varılmayacak sıklıkta akrabayı ziyaret etmek veya arayıp sormak, kişiden sıla-i rahim yapma sorumluluğunu kaldırır. Aksi halde kat’-ı rahim yapılmış (akrabalık bağları kesilmiş)olur.

Bu çerçeveden olmak üzere “toprak sılası” diye ifade edilen ve akrabaların kabirlerini ziyaret şeklinde olan sıla da dinen makbul ve uygun (meşrû)’dur. Çünkü sıla-i rahim, mutlaka akrabanın doğduğu yeri (maskat-ı re’s) ziyaret etmek demek değildir.

Ömür- eğer Cenâb-ı Allah tarafından bunlara bağlı kılınmışsa- sadaka vermekle uzadığı gibi, sıla-i rahim yapmakla da uzar. Çünkü sadakada ve sılada öyle büyük faziletler ve özellikler vardır ki; eğer ömür bazı sebeplere bağlı olarak uzayacaksa, bu sebepler mutlaka ya sadaka vermek ya da sıla-i rahim yapmak olur.

“Rahim” kelimesi, Allah Teâlâ’nın “Rahman” isminden türediğinden, akrabasını ziyaret eden (sıla-i rahim yapan) bir kimse, Cenâb-ı Allah’ı ziyaret (sıla-i Rahmân) etmiş gibi olur. Bu yüzden, Kur’an-ı Kerim’de anne-baba hakkından hemen sonra akraba hakkı zikredilmiştir: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabaya… iyi davranın”  (7) Çünkü akrabalık anne-baba vasıtasıyla kurulmakta ve akrabalar arasında çok güçlü yakınlık (ekid-i vuslat) bulunmaktadır.

Mü’min, ziyaret etmek zorunda olduğu akrabalarının yanı sıra, diğer akrabalarını da ziyaret etmelidir. Yani, “yapmam gerekli değil” dememeli ve vâcip olan sıla ile birlikte nâfile olan sılayı da yapmalıdır ki, böylece büyük mükâfatlara ulaşsın. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Doğu da Allah’ındır, batı da; nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır.” (8)

Bazı âlimler bu ayetin, yolcunun (misafir) nafile namazı hakkında olduğunu belirtmişlerdir. Zira yolcular binek (deve, katır, eşek…) üzerindeyken yüzleri hangi yöne dönük olursa olsun, namazlarını îmâ ile kılarlar. Eğer böyle yapmazlarsa iki yönlü kayıpları olur: Birincisi; bineklerinden inerek namaz kılacak olurlarsa topluluktan geride kalırlar ve elde edecekleri gelirden olurlar. İkincisi; bineklerinden inmezlerse bu defa da, özellikle belli zamanlarda eda edilmesi gereken teheccüd, işrâk, duhâ ve evvâbîn gibi namazları kılamayacaklarından nafile ibadetin sevabını kaybederler.

İnsanın, bütün varlıklara iyilik etmeye ve hakikati her dilde ifade etmeye yetecek kadar isti’dadı vardır. Bu yüzden; “İnsanlara güzel söz söyleyin” (9) ayetinin gerektirdiği şekilde, Hakk’ın rahmetini genişletip herkese güzellikle nasihat etmeli ve onlara doğru yolu göstermeli (irşâd etmeli), karşısına şer’î engeller çıkması halinde ise doğruyu bulmaları (hidâyete ermeleri) için onlara dua etmelidir.

7) Tâat-i sâdât (Büyüklere itaat etmek): Evin her türlü işini yürütme vebin bir çeşit ihtiyacını karşılama sorumluluğunu üstlenmiş bulunan baba, anne ve diğer büyüklere saygı göstermek, emirlerine itaat etmek ve isteklerine boyun eğmek lazımdır.

Evlenen kişi büyükler (efendiler) arasına katılmış olur: “Efendi olmadan (evlenmeden) önce dinde görüş (ilim, anlayış) sahibi olunuz.” (10) Yani; Evlenip evin büyüğü ve efendisi olmazdan önce din (fıkıh) imini tahsil ederek görüş ve anlayış sahibi olunuz. Çünkü, evlenince omuzlarınıza evin geçimi ve idaresi gibi meşgul edici sorumluluklar yükleneceğinden,sizi dinde görüş ve anlayış sahibi yapacak ilim tahsiline artık mecâliniz kalmayacaktır.

Gençlerin büyüklere itaat etmesi ve tâbi olması gerekir. Aksi halde düzen bozulur ve işler yürümez hale gelir. Bir evde küçükler itaat etmeyip te büyüklerinin önüne geçmeye kalksa, o evde ne düzen ne de huzur kalır. Kısacası, her kesin yerini bilip haddini aşmaması gerekir.

Kaldı ki, büyüklere itaat Resûlullah (s.a.v.)’a itaat, Resûlullah’a itaat ise Allah Teâlâ’ya itaat demek olduğundan,(11) bu mütâbaat (tâbi olma) ve itaatte büyük şeref vardır. Fakat, Allah Teâlâ’ya isyana yol açacaksa, “Allah Teâlâ’ya isyanın olduğu yerde kula itaat edilmez” (12) kuralına göre,   büyüklerden gelen emir ve istekler yerine getirilmez; bu da büyüklere itaatsizlik sayılmaz.

Bu nedenle, yöneticilerin (melik ve sultanlar) emir ve isteklerine bakılır; yapılmasında dinen herhangi bir sakınca yok (umur-i mübahiyye)ise itaat edilir, yapılması haram kılınmış (umur-i muharreme) ise -emrin yerine getirilmemesi halinde ölüm tehlikesi de yoksa-itaat edilmez.

Kişinin görevi; itaat yani büyükler emrettiğinde “lebbeyk (buyurun, emrinizdeyim)” diyerek istenileni yapmaktır. Büyüklere düşen ise; terbiyeleri altında bulunan kimselerin tabiat ve kabiliyetlerini göz önünde bulundurarak, onlardan büyüklerine karşı gelmelerine yol açacak işleri yapmalarını istememektir.

Öyle ki, Hasan-ı Basri, anne-baba hayatta iken evlenmeyi pek uygun görmezdi. Çünkü evladı terbiye edelim derken zaman zaman gösterebileceğimiz sertlik ve kabalığı anne-babamız kendisine yapılıyormuş gibi zannederek gücenip kırılabilir ve Allah korusun, dünya evine girdik derken şeriat evini yıkmış oluruz.

Öğrencilerin hocalarına, itaatleri ve itaatsizlikleri konusunda da durum aynıdır. Mesela; müslüman olmayan bir hoca, öğrencisinden -bazı meslek ve işadamları arasında günümüzde yaygın olduğu gibi- içki servisi veya benzeri işler yapmasını istese, öğrenci hocasına itaat etmekle yükümlü olmaz.

8) İhsân ile’l memâlik (Hizmet gören kimselere iyi, güzel ve hoş davranmak): Kişi, kendisine hizmet eden kimselere (köleler, cariyeler, işçiler, hizmetçiler…) iyi davranmalı; yediğinden yedirmeli, içtiğinden içirmeli ve giydiğinden giydirmelidir. Kendisi nefis yiyecekler yerken ve paha biçilmez kaftanlar giyerken onları ihmal etmemeli ve mahrum bırakmamalı; durumlarına göre onlara güzel ve hoş muamele etmelidir.

Ayrıca, bilmeleri lazım gelen İslâmi bilgileri onlara öğretmeli ve bunun yanısıra namaz, oruç ve diğer dini görevleri yerine getirmeleri için onları teşvik etmelidir. İbadet vakitlerinde ise, kendilerine başka görevler vermek şöyle dursun, üzerlerindeki sorumlulukları azaltmalı ve özellikle Ramazan ayında yüklerini hafifleterek işlerini daha da kolaylaştırmalıdır.

İslam dini kula (köle, cariye,işçi,hizmetçi…) öyle geniş haklar tanımıştır ki; mesela kul hastalansa ve abdest alamayacak kadar güçten düşse, abdest alması için ona yardım etmesi efendisine vâcip olur. Oysa ki, kişi kendi hanımına bile bu şekilde yardım etmekle yükümlü değildir.

Resûlullah (s.a.v.)’ın ölüm döşeğinde iken ümmetine olan son tavsiyeleri; namaza çok önem vermeleri ve kul haklarına riâyet etmeleri şeklinde olmuştur. Çünkü, kıyamette çocuklar anne-babalarından haklarını isteyecekleri gibi, memâlik (köleler, cariyeler, işçiler, hizmetçiler…) de efendilerinin yakasına yapışarak; “Bize niçin haram yedirdiniz, Kur’an-ı Kerim’i niçin öğretmediniz, dinimizin gereklerini yapmayı niçin telkin ve tavsiye etmediniz?” diye hesap soracaklardır. Ayrıca, Hakk Teâlâ’ya hizmetleri ve efendilerine itaatlari sebebiyle birçok memâlik Cennet’e girecek ve yüksek makamlara ulaşacaklar, fakat onların efendileri işledikleri kusur ve kabahatlerinden dolayı bütün bu nimetlerden mahrum kalacaklardır.

Bu yüzden, kul hakkının önemini kavrayanlar; ölümlerinden önce ellerinde hiçbir dünya malı olmasın ki âhirette onun kavgasını (hesabını) vermekle uğraşmasınlar ve Dergâh-ı Bâri’de (Cenâb-ı Allah’ın huzurunda) sırf kullukla durabilsinler diye, dünyada hiçbir şeye sahip olmak istemediler, sahip olduklarında ise onu derhal ellerinden çıkardılar. Hatta üzerlerine giydikleri elbiseyi bile güvendikleri kimselerden birine önce hibe ettiler, sonra da onlardan ödünç alarak başkasının malı olarak giydiler.  

(Onların böyle yaptığı bir konuda) Allah Teâlâ bize de size de kolaylıklar versin! (Amin).

                                                                                                                                                        

—————————————————————                                                                                             

(1) Müslim, III, 1621,1622; Tirmizi, IV, 278,279.

(2) Beyhakî, Delâil, I, 174; Bursevi,Kitâbü’n-Netice, II, 376.

(3) Beyhaki, Sünen, VII,190.

(4) Uzûbet; bekârlık veya ergenlik demektir. Terehhüb ise; ilk zamanlarda önceki ümmetlerde olduğu gibi, kişiyi oyalayan ve eğlendiren şeyleri terk ederek dağ başlarındaki mağaralarda tek başına kalmak suretiyle akraba, eş, evlat ve her türlü dünya meşgalesinden uzak bir hayatı tercih etmektir.

(5) Râmûzu’l-Ehâdis; I,282; Acluni, Keşfu’l-Hafâ, Hadis No:1235.  Hadis-i şeriflerde geçen yüz seksen sene ile bin yüz seksen sene, iki yüz sene ile de bin iki yüz sene kastediliyor olsa gerek.

(6) “Rabb’in sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne-babanıza iyi davranmanızı emretti. Şayet onlardan biri veya her ikisi yaşlılıklarında yanında olmak mecburiyetinde kalırlarsa, onlara sakın ola ki üff bile deme ve asla azarlama; her ikisine de güzel söz söyle. Onlara merhamet kanatlarını ger ve onlar için şöyle dua et: Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirdilerse, şimdi sen de onlara rahmet et!” (İsra; 17/23-24).

(7) (Nisa;4/36).

(8) Bakara;2/115.

(9) Bakara;2/83.

(10) Buhari; I, 39.

(11) “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa; 4/80)

(12) Tirmizi, IV, 209; İbn Hanbel, Müsned, I, 139, 409.

 

İlgili Yazılar:

İmanın Şubeleri – I

İmanın Şubeleri – II

İmanın Şubeleri – III

İmanın Şubeleri – IV

Yazar: