İman, Hicret ve Cihad

Yazar: Metin Karabaşoğlu 

KUR’ÂN SÛRELERİNDEN biri, ‘Mutaffifîn’ ismini taşır. Mutaffifîn; yani, ölçüde ve paha biçmede haksızlık edenler. Bir şeye hakkını tam olarak vermeyenler.

Mutaffifîn sûresinin ilk âyetlerinde ‘yazıklar olsun’ diye yâd edilen bu tavrı, öncelikle ve bizzat, ticarî hayat için düşünür insan. İlk anda, ölçüde hile ve haksızlık edenler; alırken az, satarken çok gösterenler; değerinden düşük fiyata alıp değerinden pahalı satanlar akla gelir. Ve bilhassa, bu yüzden azaba dûçar olan Medyen halkı hatırlanır.

Gerek Medyen halkının, gerek her çağın ölçüde hile eden insanlarının bu âyetle ifade edilen ilahî ‘veyl’e mâsadak oldukları bir vâkıadır.

Allah’ın bir kilogram olarak yarattığı şeyi alırken 900 gram göstermek de, 900 gram yarattığı şeyi ise satış ânında bir kilogram göstermek de, en başta O’nun Hakk, Kadîr ve dil ismine karşı bir hakarettir ve onun Semî’, Basîr, Alîm, Latîf ve Habîr ismine bir istihfaftır. Karşılığı, tüm bu isimlerin sahibi olan Serîü’l-Hisâb ve Sâdıku’l-Va’d tarafından, elbette verilecektir.

Fakat âyetin yalnız bu ticarî hileyle sınırlı olmadığı da bir vâkıadır. 

Kur’ân’ın her bir âyeti, âlemlerin Rabbinin Ezelî Kelâmı olarak, ya açık açık, ya işareten, ya lâfzen, ya manen, ya mecazen, ya imaen, ya mefhum-u muhalifi ile birçok mânâyı içinde barındırır; ve hiçbir insanı hissesiz bırakmaz.

Bu bakımdan, söz konusu âyetlerden alacağımız bir hisse, ticarî hayatla meşgul değilsek bile, manevî ticaretlerde yapmamız muhtemel hilelerden sakınmaktır.

Nitekim, Kur’ân’a tam hakkını vermiyorsak, biz de ‘mutaffifîn’ zümresine dahil oluyoruz demektir. Nefsimizin zorlandığı yerde âyetin açık ifadelerini bile te’vile kalkışıyor veya sırf bazı itiyadlarımıza ters düşüyor diye onun işarî mânâlarını saf dışı etmeye çalışıyorsak, biz de, Allah korusun, o ilahî veyle müstahak hale geliyoruz demektir.

Maalesef, böyle bir ‘ölçüde haksızlık’ tavrının, bugün özellikle ‘hicret’e dair âyetler söz konusu olduğunda yoğun bir biçimde yaşandığını gözlemek mümkün.

Manidar bir şekilde, birçok Kur’ân âyetinde, ‘...ellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû’ sırası izlenir. Yani, ‘iman edip hicret ederek cihad edenler.’ Bakara sûresinin 218. âyeti, Enfal sûresinin 72, 74 ve 75. âyeti, Tevbe sûresinin 20. âyeti, Nahl sûresinin 110. âyeti hep bu sırayı taşır. Bu üç esasın, yani ‘iman, hicret ve cihad’ın beraberce söz konusu edildiği hiçbir âyette, bu sıralama

değişmemiştir. Ne ‘âmenû’ ikinci ve üçüncü sıraya yerleştirilmiş, ne ‘hâcerû’ birinci veya üçüncü sıraya konulmuştur. Sıralama, hep bu şekildedir: iman, hicret, cihad.

Nitekim sahabenin yaşadığı tecrübe de tam bu sıraya tekabül eder. Sahabiler önce ‘mü’min,’ sonra ‘muhacir,’ ondan sonra ‘mücahid’ olmuşlardır. Yanlış anlaşılmasın; hicret edince imanı, cihad edince hicreti bırakmış değillerdir. Ama öncelikle mü’mindirler. İmanları onları hicret şuuruna eriştirmiş; imanlarıyla eriştikleri hicret şuuru ise cihad şuurunu uyandırmıştır.

Oysa bugün pek çok ehl-i dinin genel düşünce yapısına ve hareket tarzına baktığımızda, Kur’ân’ın ısrarla ön sıraya koyduğu iki unsurun da açık bir ihmale uğradığı görülür. Çoğu kez taklidî bir imanla yetinilir, hicret ise hepten atlanarak, dosdoğru ‘cihad’ projelerinin icra ve tatbikine girişilir. Sonuçta, nice yıllar ve nice ömürler heder olur gider, ama umulan sonuç bir türlü gelmez.

Çünkü zahirde bir cihad özlemi ve gayreti gözükse bile, gerçekte, içi doldurulmamış bir özlemdir bu. Çünkü manen ‘mutaffifîn’ tavrına dûçar olunmuş; Kur’ânî sıralama üzerinde durulmamış ve bu sıranın hakkı verilmemiştir. Kur’ân, her bir şeyin Sânii ve Sâhibi olarak Rabbimizi tüm isimleriyle tanıma; gerek nefis, gerek esbab şirkini kökünden silme; her şeyi Kadîr, Rahîm ve Alîm olan Allah’tan bilip O’ndan isteme gibi bir iman haline bizi sevk etmektedir. Yedi kat semanın tanziminden arzın yayılışına, dağların hazineli direkler gibi sıkıca çakılışından düşen her bir yaprağa, üstümüzde kanatlarını çırpa çırpa saf saf uçan kuşlardan yerde yürüyen her canlıya, dağlar gibi dalgaları yara yara yürüyen gemilerden küçük bir sivrisineğe.. kadar, her bir mevcudu imanımıza şahit kılma çağrısında bulunur Kur’ân. İlahî çağrı bu iken, ehl-i din, her nasılsa, çoğu kez umumî ve taklidî bir "İnandım, iman ettim" lâfzıyla yetinmektedir.

Oysa ancak Kur’ân’ın öğrettiği ve usulünü gösterdiği bir tahkikî iman iledir ki, insan gayriimanî hallerden hicret edebilir. Nefis ve şeytanın ve özelde şu zamanın insî şeytanlarının kelime, kavram ve düşünce tarzlarından yakasını ancak o zaman sıyırabilir. Ancak o zaman, iman-hicret-cihad âyetlerinin ders verdiği, malıyla ve nefsiyle hicreti gerçekleştirebilir.

Yeryüzünü, doğusuyla-batısıyla, Rabbine nisbet etmeyip şu devletin ve bu milliyetin malı bilen biri nasıl maddî hicreti gerçekleştiremezse, her şeyin mülk ve melekûtunun O’na ait olduğunu bilmeyen biri de ne nefsini O’na teslim edebilir, ne sahiplendiği malı O’nun malikiyetine tevdi edebilir.

Tüm bu hicretleri hiç yapmadığı veya gereğince yapamadığı için, elbette cihadı da gereğince yapamaz. Ya zahirde cihad, gerçekte toprak veya iktidar kavgası olan icraatlara girişir; ya temelsiz başladığı için yarı yoldan döner; ya Hindistan niyetiyle yola çıkıp Amerika’ya ayak basan Kolomb misali, yanlış duraklarda oyalanır. Tüm iyi niyetiyle bu hallerden korunsa bile, sa’yi, çabası, gayreti sonuçsuz kalır.

Bunca Kur’ân âyeti bugünün insanlarına, küfür ehli karşısında hayli zamandır ezik ve esir kalan modern çağ Müslümanlarına, ilahî bir reçete öneriyor: iman, hicret ve cihad. Öncelikle ve her zaman iman çalışması; imanın inkişafı nisbetinde hicret; imanın inkişafıyla gelen hicret şuuru nisbetinde cihad...

Zaten, vâkıa da budur. İman ve hicret gerçeğini atlayarak ya da ihmal ederek lâyıkınca cihad yapılabileceğini düşünmek boş bir kuruntudur.

Bu kuruntunun boşluğu heder olan yıllar ve dimağlarla belgelenirken, söz konusu Kur’ânî sıralamanın ne denli manidar bir hakikate işaret ettiğini, bir avuç sahabinin tüm dünya aleyhlerinde iken gerçekleştirdiği o büyük fütuhat açıkça gösteriyor.

O yüzden, mimsiz medeniyetin bize giydirdiği dünyevî libastan sıyrılıp, manen, fikren ve kalben, zihinlerin ve duyguların Kur’ân’ın dersi ve Resul-i Ekrem’in talimiyle uyandığı Saadet Asrına hicret edelim istiyorum. Nefis ve şeytanın vehimlerinden kurtulup, iman hakikatlerinin aydınlığına hicret edelim istiyorum. Bu hicreti edelim ki, cihadın da hakkını verebilelim.

*Bu yazı hocamızın izniyle “Kalbimizin Baharı” adlı eserinden alınmıştır.