Hicret ve Önemi

Arapça “hecr, hicrân” kökünden türemiş bir isim olan hicret kelimesi, sözlükte; “bir şeyi terk etmek, onunla ilgiyi kesmek, o şeyden bedenen, lisânen ve­ya kalben ayrılıp uzaklaşmak, bir yeri terk ederek başka bir yere göç etmek…”  gibi anlamlara gelir.

Dini bir kavram olarak hicret; genel anlamıyla, gayr-i müslimler hâkim olduğu için dârülharp kabul edilen bir ülkeden Müslümanların yaşadığı İslâm ül­kesine göç etmeyi, özel manasıyla da, Hz. Peygam­ber (s.a.s)’in ve Müslümanların Mekke’ den Medine’ ye göçünü ifade eder ki bu kimselere “muhacir” denilmektedir.

“Hicret” kelime olarak Kur’ân-ı Kerim’de yer almamakta, ancak “hecr” kökünden türemiş muhtelif şekillerde ve çeşitli anlamlarda otuz bir yerde geçmektedir:

“Peygamber dedi ki: Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı mehcûr (hicret edilip terk edilen bir şey)saydılar.” (Furkân 25/30).

“Allah yolunda hicret eden, çok bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden Allah’a ve peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah’a aittir. Allah, bağışlar ve merhamet eder.” (Nisâ 4/100)

“Nihayet Rableri onlara (dualarına) şöyle icâbet etti: “İçinizden gerek erkek, gerek kadın –ki kiminiz kiminizden hâsıl olmadır- (hayırlı) bir iş yapanın amelini ben elbette boşa çıkarmam. Andolsun! Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin suçlarını örteceğim ve Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım…” (Al-i İmran 3/195)

“Bunun üzerine Lût iman etti ve (İbrahim): Doğrusu ben Rabbime (Rabbimin dilediği yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi.”  (Ankebût 29/26)

“(Müşriklerin) söylediklerine sabret ve onları güzel bir şekilde terk et.” (Müzzemmil 73/10)

 

“İman edenler, Allah yolunda hicret edenler ve cihat edenler var ya, işte bunlar Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah gafûrdur, rahîmdir.” (Bakara 2/218)

“Kötü şeyleri terk et.”  (Müddessir 74/5)

Kur’an-ı Kerim’in “hicret” kavramına yüklediği bu anlam genişliğini ve zenginliğini hadis-i şeriflerde de görmekteyiz:

“Muhâcir, Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahlardan uzaklaşan ve onları terk eden kimsedir.”(Buhârî, İman: 4, Rikak: 26; Ebu Davud, Cihad: 4, Vitr: 11)

“Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların selâmette kaldığı kimsedir. Muhâcir de, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk edendir.” (Buhârî, Rikak: 71; Müslim, İman; 4, 64, 65, 66)

Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: Bir adam, Rasûlullah (s.a.s)’a: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, hangi hicret daha faziletlidir?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s) da: “Allah’ın yasakladığı (haram kıldığı) şeyleri terk etmendir.”buyurdu. (Nesâî, Bey’at: 4148, Zekât: 2516; Ebû Dâvud, Vitr:, 1449; Dârimî, Salât: 1431)

“Hicret ikidir, biri kötülüklerden hicret diğeri de Allah ve Rasûlü’ne hicrettir” (İbnu’l-Esir, İzzü’d-Din Ebu’l-Hasen Ali İbnu Muhammed el-Cezerî, Üsdü’l-gabe fî Ma’rifeti’s-Sahabe, Kahire, 1970,  4, 185.)

Füdeyk Ebû Beşir ez-Zebîdî (r.a) Rasûlullah’a gelerek sorar: Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanlar zannediyorlar ki, hicret etmeyen helak olmuştur (bu doğru mu?). Rasûlullah şu cevabı verir: “Ey Füdeyk! Namazı kıl, zekâtı ver, kötülüklerden hicret et, ondan sonra yeryüzünde dilediğin yerde otur!” (Üsdü’l-Gâbe: 4, 351.)

“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti (niyet ve kastı) Allah’a ve Resûlüne ise, hicreti hakikaten Allah’a ve Resûlüne olur. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına yönelik ise, onun hicreti de gerçekten kastettiği şeye olur”. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy: 1; Müslim, İmâret: 33)

“Ortalık kargaşa içindeyken ibâdet etmek, bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Fiten: 130; Tirmizî, Fiten: 31; İbn Mâce, Fiten: 14)

“Mekke fethinden sonra hicret yoktur, ancak aynı derecede sevap olan cihad ve iyi niyet vardır. Cihada çağrıldığınız zaman severek koşun.”  (Müslim, İmaret: 85)

“Tevbe sona ermedikçe hicret de sona ermez. Güneş batıdan doğuncaya kadar da tevbe son bulmaz”. (Darimi, Siyer: 70; İbni Kayyım, Zâdu’l Meâd: 15). “Kâfirlerle savaş devam ettikçe hicret sona ermez, devam eder.” (Nesai, Bey’at: 15).(*)

Buraya kadar zikrettiğimiz ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin ışığında “hicret” kavramını farklı açılardan ele alarak yeniden şöyle sınıflayabilir ve tanımlayabiliriz:

a) Dârü’l-Havf’tan Dârü’l-Emn’e Hicret: Bir müminin, can, mal ve din güvenliği bulunmaması nedeniyle, korku ülkesinden her yönden emin olabileceği güvenlik yurduna göç etmesidir. (Habeşistan’a hicret ile Medine’ye hicretin ilk dönemi)

b) Dâ­rü’l-Harb’den Dârü’l-İslâm’a Hicret: Dini akide ve amellerine izin verilmemesi nedeniyle bir mü’minin, kâfir, müşrik veya gayr-i müslimlerin hâkimiyetinde olan bir beldeden Müslümanların yaşadığı İslâm ül­kesine göç etmesidir. (Hz. Peygamber (s.a.s)’in Medine’ye hicretiyle başlayan dönem)

c) Allah’a ve Rasûlü’ne Hicret: Allah ve Rasûlü yolunda, nefsin bütün arzularından feragatin bir ifadesi olarak, nefsin tamah edip bağlandığı vatan, yurt, aile, can, mal ve dünya nimetleri ile bunlara ait bütün hatıralardan vazgeçerek, Allah’ın rızasını kazanmak için Allah’ın emirlerini tercih etmektir. (Mekke’nin fethiyle başlayan ve kıyamete kadar sürecek olan dönem)

İslâm, hayatın her alanına dair ölçüler, hükümler ve değerler getiriyor; hayatın bütün kurumlarını ele alıp yeniden kuruyordu. Hayatı vahiy ölçüsüyle yeniden düzenleyip yönlendirerek insan zihnini vahye göre şekillendiriyordu. İnsanları müşriklerin asla razı olmayacağı bir ve tek İlâha kulluk etmeye davet ediyor; insanın insan üzerindeki hâkimiyetini kabul etmeyerek şirk ölçülerinin her birini reddediyordu. Dünya hayatını ölüm ötesiyle değerlendiriyordu.

Eğer, İslâm sadece yüreklerde kuru bir Allah inancı ve bir kaç ibadet şeklinden ibaret olsaydı, sosyal boyutu, bütün hayata müdahele eden ilkeleri ve hükümleri olmasaydı, muhtemelen müşrikler fazla ses çıkarmayacaklardı.

Hâlbuki Mekke müşrikleri, Kelime-i Tevhid başta olmak üzere İslâm’ın hiç bir hükmüne razı değillerdi. Bu nedenle de, mü’minleri dinlerinden döndürmek için ellerinden gelen her zulmü yaparak onları kendi yurtlarını terke zorluyorlardı:

“Onlar sırf ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.”(Hacc 22/40)

Müslümanlar da hicret ederek, hem işkenceden kurtuldular, hem de İslâm’ın siyasi hakimiyet kurduğu bir topluma kavuştular. Ayrı bir toplumsal varlık olarak ortaya çıktılar. Yeni gelişen uygun şartlar içinde İslâm’ı daha iyi uygulamaya ve İslâm’ın hedeflerini daha iyi gerçekleştirmeye başladılar.

Müslümanlar, hicretten önce üzerlerinde hesap yapılan bir grup iken, hicretten sonra hesaba katılan bağımsız bir toplumsal varlık, muhatap alınan bir gerçeklik, varlığı tanınan bir taraf konumuna yükseldiler. Bu, Müslümanlar açısından büyük bir diplomatik zaferdi. Onlara bu yolu hicret açmıştır.

Görüldüğü gibi hicret; sadece baskı, zulüm, işkence, tecrit gibi kötü şartlardan bir kaçış olmamış, aksine dini yaşatacak ve yayacak uygun şartların aranışına dönüşmüştür. Çünkü İslâmiyet yalnızca bir inanç sistemi değil aynı zamanda bir hayat tarzı ve bir dün­ya görüşü idi ve Müslümanların İslâmî hüküm ve vecîbeleri rahatlıkla yerine getirebilmeleri için gü­venlikli bir ortamda yaşamaları büyük önem ta­şımaktaydı. İşte bu yüzden hicret, Hz. Peygamber (s.a.s)’in tebliğ süreci içerisinde başvurulan topyekûn bir harp taktiği olmuştur, dersek hata etmiş olmayız. Zaten bu taktiğe, şartların düşmandan gelen tehdit ve tehlikenin sabırla bertaraf edilemeyecek kadar kötüleştiği ve artık dini yaşama imkânı kalmadığı son noktada başvurulmuş olması da bu görüşü destekler mahiyettedir.

Hicret, İslâm devletinin temelindeki en önemli olaydır.  Çünkü hicretle birlikte başlayan Medine döneminde, İslam davetinin önündeki engeller birer birer kal­dırılmış, Müslümanlara ve Müslümanlı­ğa sevgi ve yakınlık duyan kimselere yapılan baskılar kırılmış ve böylece insanlara hür iradeleriy­le dinlerini seçme imkânı sağlanmıştır. Hicreti takip eden yıllarda da, hızla güç ve kuvvet kazanan devlet otoritesi İslâm’a duyulan ilgi­nin artmasını sağlamış, çeşitli kabile ve aşiretlerle yapılan görüşme ve tebliğler sonrasında gerçekleşen toplu katılımlarla İslamiyet hızlı bir yayılma ve İslam coğrafyası hızlı bir genişleme sürecine girmiştir.

Hicret, hüküm ve kanun koyma (teşri) açısından da büyük önem taşımaktadır. Mekke döneminde nâzil olan ayetlerde tevhid, nübüvvet, âhiret gibi temel inanç konuları, ibadet ve ahlâkla ilgili İslâm esasları konulmuştur. Medine döneminde ferdî ve içtimaî hayatı düzenleyen ahkâm ayetleri inmiş, ibadet ve muamelâta dair hükümler ko­nularak müeyyideler ve devlet­lerarası hukuku ilgilendiren kurallar be­lirlenmiştir.

Hicretle ayrıca Müslümanların iktisadî ve ticarî imkân­ları da son derece genişlemiştir.

Hicretle asıl hedeflenen; İslâm’ın sosyal bir düzen, siyasî bir otorite ve Müslümanların başlı başına bir toplum olarak ortaya çıkmasıydı. Eğer böyle olmasaydı, işkence ve baskıdan kaçıp başka ülkelere göç eden bir avuç insanın bu göçü, tarihin akışını değiştirecek kadar geniş bir boyut kazanamazdı.

Nitekim hicret, İslam ve dünya tarihini derinden etkileyen önemli bir hadise, başlı başına bir olay, bir dönüm noktası olmuştur. İslam, hicretle birlikte Medine’de önce bir toplum, ardından siyasi bir güç oldu. Hicretle birlikte Medine’de İslâmî tefekkür modeli, İslâmî hayat ve ahlâk örnekleri ortaya kondu. Nihayetinde ise İslâm, Medine’den medeniyete ulaştı. Ordan da gönüllere, coğrafyalara, iklimlere taştı.

 

—————————————————————————————————————–

(*) Burada; son iki hadiste geçen hic­retin, “yabancı bir ülkede Müslüman olan kimsenin İslâm ülkesine hicreti” şeklinde anlaşıldığını ve bu yorumla, hicretin sona erdiğine dair rivayetler ile devam edeceğine dair rivayetlerin arasının bulunduğunu hatırlayalım. (Bkz. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, “Hicret”, XVII,464)

Yazar: