Hiç Bitmeyen Yolculuk

 

 عَنْ عبداللّهِ بن عمرو بن العاصْ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قال رسولُ اللّهِ: المُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيدِهِ، وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَر

مَانَهى اللّهُ عَنْهُ

Abdullah İbn-u Amr İbni’l-As (ra) hazretleri, Resûlullah (sas)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden zarar görmedikleri kimsedir. Muhacir de Allah’ın yasakladığı şeyi terk edendir”[1] 

Dünya durdukça, nefis ve şeytan var oldukça müminin hicreti hiç bitmez. Uzun bir yürüyüştür hicret. Esaretten hürriyete, isyan bataklığından itaat gülistanına uzun bir yürüyüş… Mümin insanın ömrü oldukça sürdüreceği bir özgürlük seferidir hicret. Sahte efendilere kölelikten hakiki Efendi’ye köle olmaya… Yani kula kulluktan Allah’a kul olmaya kutlu bir yolculuk. Siz bu yolculuğa inanç seferi ya da ruh göçü de diyebilirsiniz.

Sevgili Peygamberimiz (sas), bu hadislerinde bizlere önce gerçek Müslümanın nasıl olması gerektiğini bildirmekte, hemen peşinden de muhaciri tanıtmaktadır. Böylece Müslüman olmakla muhacir olmanın et ve tırnak gibi birbirinden ayrı düşünülemeyeceği ve ikisi arasında bir sebep sonuç münasebeti olduğunu zihinlerimize kazımaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de de aynı üslupla karşılaşırız. Yüce Allah, ilk Müslümanlardan bahsederken onların imanlarından hemen sonra hicret ve cihad etme özelliklerinden övgüyle söz eder: “ İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri daha üstündür. İşte onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.”[2] Hicret ancak hakkıyla iman edenlerin göze alabilecekleri ve yine ancak cihad şuuruyla dopdolu olanların gerçekleştirebilecekleri bir eylemdir. İman, hicret ve cihad bir araya gelince sahibini Allah’ın rahmetine, hoşnutluğuna ve içinde tükenmez nimetler bulunan cennetlere ulaştıran bir Burak olur.[3]

Peygamber Efendimiz (sas)’in ve güzide ashabının hayatında hicret deyince akla ilk gelen Mekke’den Medine’ye yapılan hicrettir. Aslında bu hicret fikri birdenbire ortaya çıkmamıştır. Mekkelilerin İslâm davetine şiddetle karşı koyuşları ve artık orada İslâm fidanının yeşereceği bir zeminin kalmaması Resûlullah (sas)’ı başka arayışlara itmiştir. Önce ashabından bir kısmını Habeşistan’a göndermiş, Mekke döneminin sonlarında kendisi de Taif’e hicret etmeyi düşünmüştür. Küfür ve zorbalıkta Mekkelilerden hiç de aşağı kalmayan Taifliler, Efendimiz (sas)’i reddedince Mekke’ye geri dönen Allah Resûlü, hac mevsiminde Mekke’ye gelen yabancı heyetlerle görüşmeye başlamış, nihayet Akabe’de yapılan ilk görüşmeyle Medine’ye hicretin tohumları atılmıştır.[4] Bu hicret, tarihin akışını değiştirecek çok büyük bir hadisedir. Bir avuç insanın mallarını, ailelerini, hatıralarını ve bütün yaşamlarını geride bırakarak, sadece Allah’a özgürce kulluk yapabilmek için giriştiği muazzam bir fedakârlık örneğidir. Mekke’den Medine’ye hicret, Mekke’nin fethiyle birlikte sona ermiştir. Efendimiz (sas) bu konuda, ” Fetihten sonra (Medine’ye) hicret yoktur. Sadece cihad etmek ve cihad niyetinde bulunmak vardır. O halde (Allah yolunda) savaşa çağrıldığınızda hemen katılın.”[5]buyurmaktadır. Şu var ki, küfür diyarından İslâm yurduna, esaretten özgürlüğe ve isyandan itaate doğru yürüyecek hicret erleri hep var olacaktır.

Hicret eri olabilmek, iman ve İslâm eri olmaktan geçer. Hicreti ancak ruhunu ve gönlünü Allah’a teslim ederek, elini ve dilini Müslümanlar için bir ‘Harem-i şerif’ kılan; diğer bütün insanların da canları ve malları hususunda güvenini kazanan[6] gerçek bir Müslüman kendine şiar edinir. En büyük hicret eri Hz. Muhammed (sas), cahiliye insanının bile güvenini elde edip onların ‘el-Emin’i olan[7]; hicret sırasında kendisinin canına kastedenlerin, en kıymetli mallarını bile kendisine emanet bırakacak kadar güvenlerini kazanan[8], tarihin tanıdığı en müstesna insandır. O (sas), hicret ve ayrılıktan yıllar sonra muzaffer bir komutan olarak Mekke’yi teslim aldığında, ” Size ne yapacağımı zannediyorsunuz?” diye sorduğu eski düşmanlarının, ” Senden ancak iyilik bekliyoruz. Sen değerli bir kardeşimizin oğlu, değerli bir kardeşsin.”[9] diyerek kendisini yücelttikleri Allah’ın en sevgili kuludur. Bir zamanlar kendisine ve ashabına en ağır işkenceleri reva görenleri en küçük bir sitem ve başa kakma olmadan, ” Gidiniz, hür ve serbestsiniz.”[10] diyerek bir çırpıda affedendir O.[11] Allah’ın salât ve selâmı O’nun ve ashabının üzerine olsun.

Müslümanın, iyiliği umulan kötülüğü beklenmeyen bir insan olması, onun gerçekten kendini Allah’a teslim etmiş, âhiret gününü hesaba katan bir kişiliğe sahip olmasını gerektirir. İşte gerçek Müslüman budur. Müslüman, Peygamberinin “…Kıyamet günü, Allah katında derece yönünden insanların en kötüsü, (dünyadayken) şerrinden korunmak için insanların onu terk ettiği kimsedir.” hadisini asla unutmamalıdır.[12] Böylece o, dilini iftira, yalancı şahitlik, gıybet, alay, sövgü, hakaret ve aşağılama gibi bir yolla Müslümana zarar vermekten; elini de öldürerek, malını gasp ederek, döverek ve türlü şekillerde rahatsızlık vererek zulüm ve eziyet etmekten men edecek ve böylece hakiki bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini dost düşman herkese gösterecektir.

Açıklamaya çalıştığımız hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (sas) Müslümanı, İslâm toplumunun bir ferdi olarak taşıması gereken temel özellik ve sosyal yükümlülük açısından tanımladıktan sonra muhaciri de bilinen ilk anlamı dışında asıl olması gereken ve sürekli içinde olması istenen bir eylemle takdim etmektedir. Bu eylem yani hicret, Allah’ın yasakladığı şeyleri, günahları terk etmektir.

Müslümanın günaha bakışı nasıl olmalıdır? Sahabeden Hz. Abdullah b. Mes’ud (ra), bu konuda şu değerli bilgiyi vermektedir: ” Mümin kimse günahlarını, her an üzerine düşüverecek bir dağ gibi görür. (Açıktan ve çokça günah işleyen) Facir ise günahlarını, burnu üzerine konan ve kovalayınca hemen kaçıverecek bir sinek gibi görür.”[13]

Her bir günah bir hicrete kapı açar. Bu hicretlerden bazıları büyük ve kaçınılmazdır. Çünkü büyük günahın hicreti de büyük ve öncelikli olmalıdır. Bir âyet-i kerimede Yüce Allah, büyük günahlardan şöyle bahseder: ” (Ey Muhammed!) De ki: Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de, onları da Biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) Çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşru bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”[14]

Sevgili Peygamberimiz de hadis-i şeriflerinde, büyük günahları bildirmiş ve bizi onlardan şiddetle sakındırmıştır. O (sas) şöyle buyurur: ” ‘Helak edici yedi şeyden sakının!’ (Sahabîler tarafından O’na) ‘ Ey Allah’ın Resûlü! Onlar nelerdir?’ diye sorulduğunda ise bunları şöyle açıkladı: ‘ 1. Allah’a şirk koşmak 2. Sihir yapmak 3. Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek 4. Yetim malı yemek 5. Faiz yemek 6. Düşmana hücum sırasında savaştan kaçmak 7. Namuslu ve kendi halinde bulunan mümin kadınlara zina iftirası atmak’”[15]

Allah’ın Elçisine (sas) Sahabîlerden bir kimse: ” ‘ Ey Allah’ın Resûlü! Allah katında en büyük günah hangisidir?’ diye sordu. Resûlullah (sas): ‘ Seni yaratmış olduğu halde Allah’a (herhangi bir şeyi) ortak koşman.’ buyurdu. O kimse: ‘ Bundan sonra hangisi?’ diye sordu. Resûlullah (sas): ‘Seninle birlikte yemek yiyeceğinden korkarak çocuğunu öldürmen.’ buyurdu. O, ‘ Daha sonra hangisi?’ diye sordu. Resûlullah (sas), ‘ Komşunun hanımıyla zina etmen.’ buyurdu. Bunun üzerine Yüce Allah, bunları tasdik etme mahiyetinde, ‘ Onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.’[16] âyetini indirdi.”[17] Büyük günahlarla ilgili başka hadis-i şerifler ve bu konuda telif edilmiş eserler de vardır.

İnsan büyük günahlardan büyük hicretlerle kurtulabilir. Kul tam bir pişmanlık, sağlam bir irade ve güçlü bir azimle günahı terk edip Allah’a sığınırsa, Rabbinin affını ve merhametini yanı başında bulur. Kur’ân-ı Kerim’in en ümit verici âyeti kabul edilen[18] Zümer sûresinin elli üçüncü âyetinde Yüce Allah şöyle buyurur: “( Habibim! Benim tarafımdan kullarıma ) de ki: Ey kendi zararlarına olmak üzere aşırılığa düşen kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Yüce Allah, büyük günahlardan kaçınan kullarının küçük günahlarını affedeceğini müjdelemektedir: ” Eğer size yasaklanan(günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.”[19] Peygamber Efendimiz (sas) de, büyük günahlardan uzak durulursa, beş vakit namazın, iki Cuma namazının ve (ihya edilen) iki Ramazan ayının küçük günahlara kefaret olacağını bildirmiştir.[20] Burada affedileceği bildirilen küçük günahlar, kasten ve ısrarla işlenmeyip hata ve unutkanlık sonucu yapılan günahlar olsa gerektir. Bir âyette şöyle buyrulur: “…(Şöyle diyerek dua ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma…”[21] Kulun Rabbine karşı edebi, küçük günahlarla da olsa, bile bile O’na isyan etmemeyi gerektirir. Tabiînden Bilal b. Sa’d (ra) şöyle demektedir: ” Günahın küçüklüğüne değil, kime isyan ediyorsun ona bak!”[22] Sevgili Peygamberimizden (sas) de şöyle nakledilmiştir: ” Israrla işlenen küçük günah, küçüklükte kalmaz (büyük günah olur). İstiğfarla (ve kabul olunan tövbeyle) büyük günah kalmaz (mağfiret olunur).”[23] Yine Hz. Âişe (ra) annemiz, Efendimizin (sas) kendisine şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Ey Âişe! Kötü amellerin küçümsenenlerinden de (yani küçük günahlardan da) sakın! Çünkü Allah katında onları da araştıran (bir melek) vardır.”[24] Bazen, küçümsediği günahlar insanın başına ciddi sorunlar açar. Bu tıpkı, önce küçük belirtileri görülen hastalıkların, önlem alınmadığında müzminleşip ağır hastalıklara dönüşmesi gibidir. Bedenî hastalıklar için doktora gidip ilaç kullanarak önlem aldığımız gibi, manevi hastalıklar mesabesinde olan günahlar için de küçüklüğüne veya büyüklüğüne bakmaksızın önlem almalı; yani istiğfar ve tövbeye sarılmalıyız. Sevgili Peygamberimiz (sas), uğradığı iki kabrin başında, o kabirlerde yatanların önemsemedikleri küçük günahlar sebebiyle azaba uğradıklarını haber vermiş; sonra da onlardan birisinin (tuvalet adabına uymayıp) idrarından sakınmadığını, diğerinin de koğuculuk yaparak insanları birbirine düşürdüğünü bildirmiştir.[25]  Bu günahlar, ilk bakışta basit görünse bile birincisi, abdestli ve temiz olmayı gerektiren namaz ve diğer ibadetleri boşa çıkaracağından; diğeri ise toplumda fitne ve fesat ateşini alevlendireceği ve ilk kıvılcıma sebep olana da büyük vebal ve kul hakkı getireceğinden dolayı azaba kapı açarlar. Yani bu günahların kendileri küçük ama sonuçları büyüktür. Sahabîlerden Hz. Enes b. Mâlik (ra), en hayırlı neslin küçük günahlara bakışını çok güzel ifade etmektedir: ” Sizler, gözünüzde tüyden daha hafif gördüğünüz bazı işler yapıyorsunuz. Biz bunları, Peygamber (sas) zamanında helake götürücü şeyler sayardık.”[26]

Hicret eri Müslüman, günahın küçüklüğüne ve büyüklüğüne bakmadan, Allah’ın, “ Fefirrû ilallah – Allah’a doğru kaçın.[27] emrine uyarak bütün günahlardan ve günaha götüren ortamlardan kaçan, hicret edendir. Onun hicreti Allah’a ve O’nun yanındaki sonsuz huzur ve mutluluğadır. Hiç bitmeyen bir yolculuktur bu. Dünya durdukça ve mümin var oldukça hiç bitmeyen…

 

 


[1] Buharî, İman: 4, Rikak: 26; Müslim, İman: 64 (40)

 

[2] Tevbe sûresi: 20. âyet

[3] Bkz. Bakara sûresi: 218. âyet; Tevbe sûresi: 21. – 22. âyet

[4] Allah Resûlü (sas), bisetin on birinci yılı hac mevsiminde Medine’den gelen altı kişilik grupla Akabe tepesinde görüşüp anlaşmış; ertesi yıl ilk görüşmede hazır bulunan beş kişinin de aralarında olduğu on iki temsilciyle birinci Akabe Biatı’nı gerçekleştirmiştir. Bundan bir sene sonra, özellikle, Resûlullah (sas)’ın Medine’ye İslâm davetçisi ve öğretmen olarak gönderdiği Hz. Mus’ab b. Umeyr (ra)’in vesilesiyle Müslüman olan yetmiş küsur Medineliyle yine Akabe’de gece gizlice buluşan Peygamber Efendimiz (sas), onlardan kesin söz alarak Medine’ye hicreti fiilen başlatmıştır. (Bkz.: M. Asım Köksal, İslâm Tarihi: Hicretle ilgili bölümler.)

[5] Buharî, Menakıbu’l-Ensar: 45, Meğazi: 53; Müslim, İmaret: 86 (1864)

[6] Bkz. Tirmizî, İman: 12

[7] İbn Hişam: 1 / 194

[8]  Mekke’de Peygamberimizin doğruluğunu ve eminliğini bilmeyen ve saklayamayacağı değerli eşyası olup da onu kendisine emanet bırakmayan bir tek kimse bile yoktu. ( Bkz. İbn Hişam: 2 / 129)

[9] İbn Hişam: 4 / 55

[10] İbn Hişam: Aynı yer

[11] Peygamber Efendimizin Mekke’yi fethettiği zaman genel af ilan edip, can düşmanlarını affetmesi ve tarihteki muzaffer hükümdarlar gibi intikam ve tahakküm yolunu seçmemesi;  sadece putperestliği ortadan kaldırıp Mekke’ye, kendilerinden bir vali atadıktan sonra Medine’deki mütevazı yaşamına geri dönmesi Batılı araştırmacıları dahi şaşkına çeviren çok büyük bir olaydır. İngiliz yazar ve filolog John Davenport (1789-1877), bu durumu O’nun ilahî vahye muhatap bir Peygamber olduğuna delil olarak görmektedir. ( Bkz. John Davenport, “ Hz. Muhammed’den (sav) Özür Diliyorum.”  Moralite Yayınları; çev. Muharrem Tan; İst. 2007; s. 131)

[12] Buharî, Edeb: 37

[13] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame: 49, No: 2497; Buharî, Deavat: 27; Müslim, Tevbe: 17

[14] Enam sûresi: 151. âyet

[15] Buharî, Vesâyâ: 23, Tıb :48, Hudud: 44; Müslim, İman: 145

[16] Furkan sûresi 68. âyet

[17] Buharî, Tefsîr-u Sûre-i Bakara: 3, Tefsîr-u Sûre-i Furkan: 2, Edeb: 20, Diyât: 1, Tevhid: 46;  Müslim, İman: 141

[18] Bkz. eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadir: Zümer sûresi 53. âyetin tefsiri

[19] Nisa sûresi 31. âyet

[20] Müslim, Tahâret: 14 (223); Tirmizî, Salâ: 160 (214)

[21] Bakara sûresi 286. âyet

[22] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik, trc. M. Adil Teymur; İstanbul; 1992; Sehâ Neşriyat; Hadis No: 71

[23] İbn-i Haceri’l-Askalânî, Münebbihât, No:12

[24] İbn Mâce, Zühd: 29; Dârimî, Rikâk: 17

[25] Buharî, Vudû: 55 – 56; Müslim, Tahârât: 111 (292)

[26] Buharî, Rikâk:32; Ahmed, Müsned :3 / 193

[27] Zariyat sûresi 50. âyet