Abese Suresi'ne Dair

“Beni saflar arasında durdurunuz ve sancağı bana veriniz. Onu sizin için taşıyıp muhafaza edeyim... Nasıl olsa, ben kaçmaya gücü yetmeyen bir âmâyım.”

Bu sözler, cennet karşılığında canını Allah’a satan Abdullah b. Ümmi Mektum’a ait.

Hz. Peygamber bir gün Kureyş kabilesinin ileri gelenleriyle konuşuyor, onların Müslüman olma­sını çok istiyordu. O sırada, âmâ bir sahâbî olan İbn Ümmü Mektûm yanlarına geldi ve Hz. Peygamber'e bir­kaç sefer soru sormak istedi. Konuşmasının ke­silmesinden dolayı canı sıkılan Hz. Peygamber, onunla ilgilenmeyerek yanındakilere döndü ve konuşma­sını sürdürdü. Kal­kacağı sırada Abese Sûresi nazil oldu.[1]  

 “Yüzünü ekşitti ve döndü. Yanına âmâ geldi diye... Nereden biliyorsun, belki o arınacak yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek! Öğüde ihtiyaç duymayana gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun arınmamasından sen sorumlu değilsin. Fakat can atarak ve (Allah'a) saygı duyarak geleni, işte sen onu ihmal ediyorsun.” (Abese 80/1-10)

Bir tarafta Mekke’nin ileri gelenleri diğer tarafta toplumda etkinliği olmayan âmâ bir sahabî... Bu sahabî iman ettiği ve Rasûlullah’ın akrabası olduğu için ona nazı geçebilecek biri. Karşılarında da kendini herkesten sorumlu hisseden, inanmayacak olurlarsa üzülerek kendini yiyip tüketen Efendimiz (Kehf 18/6). Üstelik kendi çıkarını değil davetin menfaatini düşünüyor. “Bu müşrikler bir inansa İslam daha bir hızla yayılacak. İman etmek istedikleri hâlde toplumsal baskıdan dolayı iman etmeyenler de kurtulacak.” Daha önce aksi bir uyarı da olmadığı için Allah Rasûlü kendi içtihadıyla birilerinin küfürden dönmesini, iman etmiş bir başkasının sorusuna cevap bulmasına tercih ediyor. Yani bu davranışının altında yatan temel sebep sorumluluk duygusu. Ancak niyetin iyiliği, davranışı yanlış olmaktan kurtarmıyor.

Yüreğin Kadar Değerlisin

Kur’an-ı Kerim, şahsî hadiseleri evrensel ilkeler koymak için birer araç olarak kullanır. Nasıl ki daha etkili olsun diye evlatlık müessesini kaldırmak için Efendimiz üzerinden mesaj verildiyse burada da “üstünlüğün sadece takva ile olduğu” ilkesini vaz etmek için aynı metot kullanılmıştır. Âdeta müşriklere kinaye ile: “Gözler kör olmaz ancak sinelerdeki kalpler körelir.” (Hacc 22/46) denilmektedir.

Allah’ın getirdiği bu ölçü ile toplumdaki değer sistemi tersyüz olacaktır. Artık insanların soyuna, makamına, zenginliğine değil yüreğine bakılacak. Adam yerine koymadıkları köle Bilal Kâbe’nin üzerine çıkıp ezan okuyacak; babası köle olan Üsame b. Zeyd Hz. Ömerlerin, Hz. Ebû Bekirlerin ve daha nice asilzâdelerin bulunduğu orduya kumandanlık yapacak; Ebû Süfyan Mekke’nin Fethi’nden sonra Rasûlullah’ın huzuruna çıkabilmek için saatlerce bekletilecek; görme engelli olan Abdullah b. Ümmi Mektum gündem olacak… Bundan daha büyük mucize olabilir mi?

Müşrikler: “Ey Muhammed, eğer yanına gelmemizi istiyorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin yanında olduğu sürece gelmeyiz, gelemeyiz.” diyorlardı. Rabbimizin yüce ahlak sahibi olduğunu buyurduğu (Kalem 68/4) Rasûl-i Ekrem’in, Abdullah b. Ümmi Mektum’u kovmak, onu aşağılamak gibi bir düşüncesi asla olamaz. Lakin bu tür zaafları olan insanların nazarında, dışarıdan bakıldığında zenginlerin fakirlere tercih edildiği zannı oluşabilir. Benzer bir ayet de En’am Suresi’nde: “Sırf Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam O’na dua edenleri huzurundan kovma.” (En’âm 6/51)

Abdullah b. Ümmi Mektum’un isminin değil de “âmâ” ifadesinin kullanılması, onun toplantı adabına riayet etmeyip Efendimize ısrarla soru sormasındaki sebebin, âmâ olmasından kaynaklanabileceğini belirtmek için olabilir. Aynı zamanda görme engelli olduğu için onun daha hassas olabileceğini, insan haysiyetini korumak gerektiğini, Efendimizin niyetini bilse de müşrikler karşısında düştüğü durumdan dolayı kırılabileceğini ima için de olabilir. Allah Teâlâ ise hakkında sure indirmek suretiyle Abdullah’ın  (r.a) haklarını muhafaza altına almıştır.

Allah Teâlâ’nın Habibi’ne karşı “kella/hayır!” ifadesini kullandığı tek yerdir Abese Suresi. Uyarının şiddeti, İslam’ın dayandığı temel ilkelerden birini yerleştirmek istemesinden olabilir. Bu kadar keskin ayetlerin indirilmesinin hikmeti ise Rasûlullah’ın kendi kafasına göre hareket etmediğini, davranışını (zayıfları kollayıp gözetmesi) asla değiştiremeyeceğini ima etmek suretiyle bu tür taleplerde bulunanların önünü kesmek. Ve kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlara temel hakikati kalın çizgiler çekerek bildirmek. (En doğrusunu Rabbim bilir.)

Kime Öncelik Verilmeli?

İslam davetinde, maddi gücü elinde bulunduran, toplumda söz sahibi olan tercih edilip yukarıdan aşağıya doğru hızlı bir şekilde yayılmasıyla mı yoksa hakka susayan, yüreğini İslam’a açmış fakir fukaradan başlayarak aşağıdan yukarı doğru sindire sindire ıslah olmasıyla mı daha kati sonuç alınır? Şu gerçek tarih boyunca hiç değişmemiştir: Allah’ın dinine öncelikle mazlum halk sahip çıkmıştır. Zulmeden ve gücü elinde bulunduranlar ise direnebildikleri kadar direnmişler, kendileri iman etmedikleri gibi başkalarına engel olmaktan geri durmamışlardır.

Bedel ödemeden Müslüman olanların, basit bir imtihan karşısında imanları sarsılabilir ve kolayca dinden çıkabilirler. Allah Teâlâ bu dinin, Müslümanların hayatında iyice kök salmasını istiyor ki tüm dünyaya yayılabilme kuvvetini bulabilsinler. O yüzden çok hoşumuza gitmese de aşağıdan yukarıya yavaş yavaş yayılmasını istiyor. “Bir şeyden hoşlanmadığınız halde o sizin iyiliğinize olabilir. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara 2/216)  

Davet Muhataba Göre Şekillenmez

Davette karşımızdaki kişiden faydalanmak değil onu ıslah etmek esastır. İlke bu olunca etkin taraf, davetçi olmalı ve karşısındakine göre şekillenmemelidir. İnsanların statülerine göre farklı dil ve üslup kullanmamak gerektiğini öğretir Abese Suresi’nin ilk ayetleri. Güç sahibine hürmet gösterip uzun uzun anlatmak, yumuşak bir üslup kullanmak; güçsüzü görmezden gelmek, ona değer vermemek… Oysaki Müslüman her zemin ve şartta kâfire tercih edilmelidir.

 Talep edeni çevirmemek, çekildiğimiz kabuktan çıkmak, insanların bizlere ulaşabilmeleri için imkân sunmak hadiseden çıkardığımız diğer ilkeler. Sadece diliyle değil hâl diliyle bizden hakikati göstermemizi isteyenleri fark etmek mümin olmanın gereğidir.

İslam İzzetlidir 

İslam, kendini müstağni görerek Allah’a ihtiyacı olmadığını söyleyenlere el açmayı tasvip etmez. Bu din insanlarla şeref bulmaz aksine insan Müslüman olmakla onurlanır. Kendileriyle alay eden ve Müslüman olmak istemeyenle uğraşmak vakit ve enerji kaybıdır. Ayrıca İslam’ın onuruna leke sürmektir. O yüzden olsa gerek Allah duruma anında el koyuyor. Kâfirler, reddettikleri vahyi karşılarında dipdiri, hayata müdahil bulunca üstelik bir de en temel ilkelerini yıkan bir sure ile bulunca şaşkınlıktan küçük dillerini yutuyorlar.

Olayın müşrikler açısından bir başka ilginç tarafı ise Hz. Muhammed, Allah’ın kendisini uyardığı ayetleri dost-düşman herkese, en küçük bir komplekse kapılmadan ilan ediyor. Çünkü: “Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde yazılı bir öğüttür; dileyen ondan öğüt alır.” (Abese 80/10-16) Hak peygamber olmasaydı kendi kusurunu söyler miydi hiç?

Velid b. Muğire mi Efendimiz mi Uyarılan?

İlk iki ayet gaib sigasıyla (‘o’ zamiriyle) gelmiş. Eğer bu uyarı Allah Rasûlü’ne ise dostunu üzmeden, tazim ederek uyarması ya da yüz çevirdiği kişinin neler hissedebileceğini anlaması için olabilir.

İkazın Efendimize değil de Mekke’nin ileri gelenlerine (başta Velid b. Muğire) olduğunu iddia edenlerin delilleri şunlardır: 1)‘abese’ (yüzünü ekşitti, surat astı) ve ‘tevella’ (döndü, yüz çevirdi) fiilleri, Velid b. Muğire’den bahseden Müddessir Suresi 23-24. ayetlerinde de aynen geçiyor.

2)Abese Suresi 17. ayetinden itibaren başlayan ağır ifadelerin (Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!) Efendimize söylenmesi mümkün değildir.

3) “Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.”  (Âl-i İmrân 3/159) ayetinde de belirtildiği gibi yüce ahlak sahibi Efendimizin böyle davranması muhtemel değildir.

Belki de Rabbim özellikle bu şekilde kullanmış ki herkes kendini ayete muhatap hissetsin ve kendi payına düşeni alsın. Efendimiz de ashabının yanlış bir davranışını gördüğünde isim vermeden genel uyarıda bulunmak suretiyle hem hata yapan kişiyi rencide etmeden ikaz eder hem de olay üzerinden herkese nasihat verirdi.

İlk iki ayet tartışmalı olsa bile sonraki ayetlerde Allah Rasûlü açık bir şekilde uyarılıyor. Efendimizin, İbn Ümmü Mektûm'a sık sık: “Ey kendisinden dolayı Rabbimin beni uyardığı zat, merhaba!” şeklinde hitap etmesi bunun açık ispatıdır.

‘Gözden Geçirilmiş’ Hayat

Başkası yapsa küçük bir nezaketsizlik gibi görülecek, hatta iyi niyetinden dolayı ayıplanmayı gerektirmeyen bir hadise Rasûlullah tarafından yapılınca ikaz ediliyor. Hem de bu kıyamete kadar okunacak olan Kitab’da ilan ediliyor. Böylece Elçi’nin, melek değil de kendileri gibi beşer olduğuna ve Kur’an’ın O’nu inşa ettiğine tüm insanlık şahit oluyor.

Nübüvvet sonrası özeli kalmayan, kamuya ait bir hayata sahip olan Efendimizin her yaptığı ümmeti için kıymetlidir. Buradan şu sonuca varabiliriz: En küçük bir hatasında uyarılan Peygamberimizin, davranış ve sözleri bizim için bağlayıcıdır. Zira O’nun hayatı Allah Teâlâ tarafından ‘gözden geçirilmiş’tir.

 



[1] Taberî, İbn Cerîr, Câmiu'l-Beyân An Te'vîl-i Ayi'l-Kur'ân, 30/65-66; İbn Kesîr, Tefsîr, 8/342-343.

 

Yazar: