Ümmetin Firavunu Ebû Cehil - III

Risaletin onuncu yılında Ebû Talib ve Hz. Hatice vefat etmişti. Ebû Talib’in ölümünün ardından Haşimoğulları reisliğine Ebû Leheb geçti. Hz. Peygamber’e gelerek dilediğini yapmasını, Ebû Talib gibi kendisinin de onu koruyup kollayacağını taahhüt etti. Bu tavır Mekkeliler arasında “Ebû Leheb dinini terk etti” şeklinde algılandı.

Bir gün Ukbe b. Ebi Muayt ile Ebû Cehil, Ebû Leheb'in yanına gelerek ona: “Kardeşinin oğlu sana babanın nereye girdiğini haber verdi mi?” diye sordular. Bunun üzerine, Ebû Leheb Hz. Peygamberin yanına geldi ve: “Ey Muhammed, Abdulmuttalib'in girdiği yer neresidir?” diye sordu.

Peygamberimiz (s.a.s.): “O, kavmi ile birliktedir!” buyurdu.

Ebû Leheb, Ukbe b. Ebi Muayt ile Ebû Cehil'e aldığı cevabı aktardı. Ukbe ile Ebû Cehil: “O Cehennemdedir, demek istiyor” dediler.

Ebû Leheb tekrar Peygamberimiz’in (s.a.s.) yanına gelip: “Abdulmuttalib, Cehenneme mi girdi?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s.): “Evet! Abdulmuttalib ve onun gibi putlara taparak ölen herkes Cehenneme girmiştir” buyurdu. Bunun üzerine, Ebû Leheb: “Vallahi, artık sana işkenceden nefes aldırmayacak, hep düşmanlık edeceğim!” dedi.[1]

Ebû Cehil kime ne diyeceğini ve onları kararından nasıl vazgeçireceğini iyi bilen birisiydi. Kişilerin zayıf noktalarını kullanarak onları Hz. Peygamber’e iman etmekten veya O’na yardımda bulunmaktan vazgeçiriyordu. Kiminin asabiyet duygularını ve atalarına olan bağlılığını, kiminin kibrini, kiminin de başka zaaflarını kullanıyordu.

.

Hz. Peygamber’in Taif’ten Mekke’ye Dönüşü

Hz. Peygamber’in Taif’te karşılaştığı üzücü durumu Ebû Cehil kendisi için fırsat olarak gördü. Taif’ten dönen Hz. Peygamber’i Mekke’ye sokmamaya kararlıydı. Hz. Peygamber’in Mekke’ye girebilmek için güçlü bir kabilenin reisiyle anlaşma yapması gerekiyordu. Onun himaye isteğine ancak Mut’im b. Adiyy olumlu cevap vermişti. Ebû Cehil bunu duyunca kabilesinden silahlı adamlar toplayıp Kâbe’ye gitti. Mut’im’in Müslüman olmasını zorla da olsa engellemek niyetindeydi. Neredeyse çatışma çıkacaktı. Ancak Mut’im’in Müslüman olmayıp sadece Hz. Peygamberi koruduğu öğrenilince silahlar indirildi.

.

Ayyâş b. Ebi Rebia’nın Hicreti

Ebû Cehil’in anne bir kardeşi olan Ayyâş b. Ebi Rebia Medine’ye hicret eden kafilenin içindeydi. Müslümanlar Benî Amr b. Avf’ın Kuba’daki evinin yanına geldiklerinde Ebû Cehil ve kardeşi Haris onlara yetişti. Kardeşleri Ayyâş’a: “Annen, sen geri dönünceye dek saçlarını taramayacağına ve güneş altında ölünceye kadar bekleyeceğine dair yemin etti.” diyerek Mekke’ye dönmesini istediler.

Hz. Ömer (r.a) bunun bir tuzak olduğunu ve onlara inanmaması gerektiğini söylediyse de Ayyâş (r.a) kardeşleriyle birlikte Mekke’ye döndü. Yolu yarıladıklarında Ebû Cehil, Ayyâş’a dönerek; “Ey kardeşim! Devem beni taşımıyor. Beni devenin üstüne alabilir misin?” dedi. Ayyâş bu teklifi kabul etti. Develeri çöktürdüklerinde ikisi birden Ayyâş’ın üzerine saldırdılar. Ellerini ve ayaklarını bağlayıp Mekke’ye götürdüler. Mekke’ye girdiklerinde: “Ey Mekke halkı, siz de ayak takımınıza işte bizim sefihimize yaptığımız gibi yapın” dediler. Ayyâş, Bedir, Uhud ve Hendek savaşları geçinceye kadar Mekke’de hapsedildi. Böylece Ebû Cehil kardeşinin hicretine engel olmuştu.[2]

.

Suikast Toplantısı

Müslümanların birer ikişer Mekke’den çıktığını gören Kureyşliler Hz. Muhammed’e ne yapılacağını konuşmak için Daru’n-Nedve’de toplandı. Toplantıya katılanlardan bazısı hapsedelim, bazısı sürgüne gönderelim, bazısı da bırakalım gitsin diyerek görüşlerini bildirdiler. Ancak “Muhammed Mekke’den çıkmamalı” görüşünde fikir birliği sağlandı.

Nihayet sözü ümmetin firavunu Ebû Cehil aldı. Ona göre Kureyş’in kurtuluşunun tek yolu Muhammed’in öldürülmesiydi. Her kabileden güçlü kuvvetli bir kişi seçilecek, ellerine keskin birer kılıç verilecek ve bunlar Hz. Muhammed’i öldüreceklerdi. Cinayeti işleyenler tüm kabileleri temsil ettiğinden Haşimoğulları intikam için tüm Mekke’yle savaşmayı göze alamayacak, bunun yerine fidye ödenmesine razı olacaktı. Kureyş fidyeyi ödeyecek ancak yıllardır başlarını ağrıtan, hâkimiyetlerini tehdit eden İslam Peygamberi’nden de kurtulmuş olacaktı.[3] Bu teklif kabul edildi ve uygulamak için hemen harekete geçildi.

Akşam olunca Ebû Cehil’in de içinde olduğu grup Hz. Peygamber’in kapısında beklemeye başladı. Bu sırada Ebû Cehil onları motive etmek amacıyla şunları söylüyordu: “Şüphesiz ki Muhammed, O’nun emirlerine tabi olmanız durumunda sizlerin Arap ve Acem’in melikleri olacağınızı, öldükten sonra dirileceğinizi, sizler için Ürdün bahçeleri gibi bahçeler (cennetler) hazırlandığını iddia ediyor. Emirlerine uymadığınız takdirde ise öldükten sonra dirileceğinizi ve ateşe gireceğinizi söylüyor.”[4]

Efendimiz içerde bir süre bekledikten sonra Yâsin Suresi’nden ayetler okuyarak müşriklerin arasından geçip Hz. Ebû Bekir ile birlikte Sevr’e doğru hareket etti. Kimse kendisini göremiyordu. Çünkü kalpleri kör olanların gözleri de kör olmuştu. Hz. Peygamber’i ele geçiremeyen Ebû Cehil ve yanındaki ekip doğruca Hz. Ebû Bekir’in evine gittiler. Esma(r.anha) kapıyı açınca ona babasının nerede olduğunu sordular. Bunun üzerine Esma: “Vallahi babamın nerede olduğunu bilmiyorum” dedi. Bu cevabı beğenmeyen Ebû Cehil elini kaldırdı ve Esma’nın yanağına bir şamar indirdi.

Mekkeliler Medine yolcularını ihbar edeceklere ödül vaat ettiler. Sürâka b. Mâlik bu haberi duyunca Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir’in izini sürmeye başladı. Ancak onlara yaklaştığı sırada atının ayakları kuma saplandı. Hz. Peygamber’in Allah tarafından korunduğunu anlayan Sürâka, arkadan gelenlere onun yerini söylemeyeceğine dair söz verdi. Kureyşliler yanına gelince de onları yanlış yerlere yönlendirdi. Bu durum sonraları Ebû Cehil’in kulağına gidince, Ebû Cehil, Sürâka’ya çok kızdı ve ona hakaretler etti, onu hicveden şiirler yazdı. Sürâka da ona: “Ey Ebû’l-Hakem! Atımın ayaklarının yere nasıl saplandığını görseydin sen de Muhammed’in Peygamberliğine iman ederdin” diye devam eden bir şiirle karşılık verdi.[5]

.

Sa’d b. Muaz’ın Umresine Tepkisi

Sa’d b. Muaz ile Ümeyye b. Halef eskiden beri dost idiler. O’nun Mekke deki mallarını Ümeyye b. Halef, Ümeyye b. Halef’in Medine’deki mallarını ise Sa’d b. Muaz korumakta idi. Sa’d b. Muaz umre niyetiyle Mekke’ye gitmiş, Mekke’de Ümeyye b. Halef’e misafir olmuş ve Beytullah’ı tavaf etmek istemişti. Gündüz öğle sıcağında Ümeyye, Sa’d’ı yanına alarak evden çıktı. Yolda Ebû Cehil’le karşılaştılar. Ebû Cehil, Ümeyye’ye:

-“Kim bu yanındaki, ya Ebâ Safvan?” diye sordu. Ümeyye:

-Sa’d', diye cevap verdi. Ebû Cehil, Sa’d'e hitaben:

-“Dedelerinin dininden dönenlere yardım edip onları himaye ettiğiniz halde bakıyorum Mekke’de rahat rahat tavaf yapabiliyorsun. Şunu iyi bil ki, Ebû Safvan’la beraber olmasan evine  selametle dönemezdin.” dedi. Sa’d de yüksek sesle Ebû Cehil’e:

-”Eğer sen beni tavaftan men edersen, ben de vallahi sana daha ağırını yapar, senin Medine’deki Şam ticaret yolunu keserim!” “dedi.

Ümeyye, Sa’d b. Muaz’ı tutarak:

“Ey Sa’d! Sen bu vadi halkının büyüğü olan Ebû’l-Hakem’e karşı bağırma!” deyince Sa’d b. Muaz kızdı:

“Ey Ümeyye! Sen de beni tutma, bırak. Vallahi, ben Allah’ın Rasûlü Muhammed’in seni öldüreceğini işittim.” dedi.[6]

.

BEDİR SAVAŞI

Âtike'nin Rüyası

Suriye'den dönmekte olan Ebû Süfyan, Kureyş kervanına Müslümanların baskın yapacağını haber vermek ve yardım istemek üzere Damdam b. Amr’ı Mekke’ye gönderdi. Habercinin Mekke'ye gelmesinden birkaç gün önce Peygamberimizin halası Âtike, kendisini korkutan ve Mekkelileri de tedirgin eden bir rüya gördü. Âtike, kimseye söylememesini tembih ederek rüyasını kardeşi Abbas'a anlattı. Ancak Abbas arkadaşı olan Velid b. Utbe'ye kardeşinden duyduklarını anlatınca rüya Mekke'de konuşulmaya başlandı. Mekkelileri korku ve endişeye sevk eden bu rüyanın her yerde konuşulması Ebû Cehil'i son derece huzursuz etti.

Ertesi gün Hz. Abbas, Kâbe’yi tavaf ediyordu. O sırada Ebû Cehil de bir grupla oturup Âtike'nin rüyası hakkında konuşuyordu. Ebû Cehil, onu görünce konuşmak istedi. Hz. Abbas’a: “Ey Abdulmuttalib oğulları! Sizin şu kadın peygamberiniz de ne zaman türedi?” dedi.

“Siz, erkeklerinizin peygamberliklerine kanaat etmediniz de, kadınlarınız da mı peygamberliğe kalkıştı?! Güya Âtike, birinin “Üç güne kadar, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!” dediğini rüyasında gördüğünü söylüyormuş! Bu üç gün içinde, sizi bekleyeceğiz. Eğer söylemiş olduğu söz doğru ise, elbette bir şey zuhur edecektir. Eğer üç gün geçer de bir şey zuhur etmezse, hakkınızda yazacağımız bir yazıda, Araplar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalancı kadın bulunmadığını yayacağız” dedi.

Hz. Abbas Ebû Cehil’e cevap verememenin ezikliğini yaşıyordu. Âtike’nin rüyasının üçüncü günü sabahı, Ebû Cehil’e cevap vermek için kızgın ve hiddetli bir şekilde Mescid-i Haram'a gitti. Ebû Cehil’i görünce, ona doğru yürüdü. Fakat onun Mescid-i Haram'ın Sehmoğulları kapısına doğru fırlayıp çıkışını görünce, kendi kendine “Allah’ın lanetine uğrayasıca, benim kendisine hakaret edeceğimden korktu da, benden uzaklaşıyor” dedi. Ancak o sırada Ebû Cehil Damdam b. Amr’ın dediklerini işitmiş ve paniklemişti.[7]

.

Ebû Cehil’in Savaş Kararlılığı

Damdam’ın getirdiği haber Mekke içerisinde bir panik havası oluşturmuştu. Mekke halkı Hübel önünde savaşa çıkmak için fal oku çektiler. Oku, Umeyye b. Halef, Utbe ve Şeybe b. Rebia çekti. Oklarda emir ve nehiy yazılmaktaydı. Oklardan nehyeden ok çekildi. Nehyeden okun çıkması onları üzmüştü. Bu hal üzerine Ebû Cehil: “Ben fal oku çekmedim. Kervanımızı kaderine teslim etmeyeceğiz” dedi.

.

Kureyş Müşriklerinin Savaş Hazırlıkları

Orduyu toplamaya ve savaşa çıkartmaya azami gayret gösterenlerin başında Ebû Cehil bulunmaktaydı. Herkes bu savaşa gitmek veya yerine birini göndermek zorundaydı. İki veya üç gün içinde hazırlıklar tamamlandı.

Ordu toparlanma ve teftiş için Zahran mevkiinde konakladı. Ebû Cehil burada orduyu doyurmak için on deve kesti ve orduda bulunan bütün asker çadırlarına hayvanların kanından sürdü. Bu bir savaş uygulamasıydı.

.

Hz. Ömer'in Kureyş Müşriklerine Elçi Olarak Gönderilişi

 Peygamberimiz(s.a.s) Hz. Ömer'i Kureyşlilere göndererek geri dönmelerini ve savaş yapılmamasını istedi. Hakîm b. Hizam bu teklifin kabul edilip geri dönülmesini istedi ise de Ebû Cehil bu fikre şiddetle karşı çıkarak şunları söyledi: “Andolsun ki Allah bize onlardan öç almak fırsatını verdi. Öcümüzü almadıkça, geri dönmeyeceğiz. Onlara hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne gözcü çıkarabilsinler ne de kervanımızın önüne geçilebilsinler!”[8]

.

Ebû Süfyan’ın Kureyş Ordusuna Mektubu

Ebû Süfyan kervanı kurtarınca Kureyş ordusuna bir adam gönderip tehlikenin geçtiğini bildirdi ve geri dönmelerini istedi. Ebû Süfyan’ın gönderdiği mesajı duyan Ebû Cehil asla geri dönmeyeceğini belirterek şöyle dedi: “Ben Bedir’e varmayınca, bütün Araplar bizi ve yürüyüşümüzü duymayınca asla geri dönmem. Bedir’de üç gün kalacağız, develer keseceğiz, yemekler yiyeceğiz, şarap içeceğiz, kadın şarkıcılar bize şarkı söyleyecekler. Bundan sonra da Araplar bizden korkacaklar.”[9]

.

Ebû Cehil’in Bedduası

Kureyş müşrikleri, Bedir'e çıkıp gelmeden önce, Mekke'de Kâbe’nin örtüsüne yapışarak Allah'tan yardım istemişler ve “Ey Allah! İki ordudan en azizine, iki cemaatten en kıymetlisine, iki kabileden en hayırlısına yardım et!" diyerek dua etmişlerdi. Kureyş müşrikleri ve Müslümanlar Bedir'de birbirleriyle karşılaştıkları zaman, Ebû Cehil de: “Ey Allah'ım! Muhammed hısımlık ilişkilerini bize kestirdi ve bize bilinmeyen bir şeyle geldi. Sabahleyin onu helak et!" dedi. Ebû Cehil kendilerinin doğru yolda olduklarını düşünüyor ve Allah’tan kendileri lehine bir fetih bekliyordu.

.

Ebû Cehil’in Son Anları ve Ölümü

Ebû Cehil uzun kuyruklu bir at üzerinde bulunuyor, şiirler söyleyerek korkusuzluğunu dile getiriyor, "Beni anam bu işler için doğurdu!" diyerek övünüp duruyordu.

Abdurrahman b. Avf İslam düşmanının son anlarını şöyle anlatıyor:

"Bedir günü, sağıma soluma baktım, gördüm ki; Ensar gençlerinden, çok genç ikisinin arasındayım.

Ben ise, onlardan daha güçlü olanlar arasında bulunmak isterdim. Onlardan biri bana:

“Amca! Sen Ebû Cehil'i tanır mısın?' diye sordu. Ben de:

“Evet, tanırım. Senin onunla ne işin var ey kardeşimin oğlu?” dedim. Genç:

“Haber aldım ki; o, Resûlullah Aleyhisselama sövermiş. Varlığım Kudret Elinde olan Allah'a yemin ederim ki; ben onu bir görecek olursam, ikimizden, eceli gelen ölmedikçe, şahsım onun şahsından ayrılmayacaktır!” dedi. Gencin bu sözüne şaştım. Öbür genç de berikinin söylediği gibi söyledi. Çok geçmeden, Ebû Cehil'i halkın arasında dönüp dururken gördüm ve:

“Görüyor musunuz? İşte, sorduğunuz adam!” dedim. Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Ebû Cehil’e doğru seğirtip gittiler ve onu kılıçtan geçirdiler. Bu gençler, Muaz b. Afra' ile Muaz b. Amr b. Cemuh idi.”[10]

Savaşın sonunda Rasûlullah (s.a.s) “Acaba Ebû Cehil ne yapıyor, kim gidip bakar?” buyurdu. Ebû Cehil'in ölüler arasında araştırılmasını emretti. Bunun üzerine, Abdullah b. Mes'ud Ebû Cehil’i aramaya gitti ve onu bulup öldürdü.

Abdullah b. Mes'ud bu anı şöyle anlatır: “Ben onu son dakikalarını yaşadığı sırada buldum ve tanıdım, boynuna ayağımla bastım ve:

“Ey Allah düşmanı! Allah seni zelil ve hakir kıldı, değil mi? dedim. O, “Allah beni ne ile zelil ve hakir kıldı? Kavminin öldürdüğü adamdan, benden daha üstün kim var? Ey koyun çobancığı! Sen çetin ve erişilmesi çok güç olan bir yere çıkmışsın! Sen onu bırak da, bana haber ver ki, bugün devran kimindir?” dedi.

“Allah’ın ve Rasûlullahındır.” dedim. Kendisine “Seni öldüreceğim!” dediğim zaman, bana: “Efendisini öldüren ilk köle sen değilsin! Benim için en ağır gelen şey, beni senin, çiftçilerin [Medinelilerin] öldürüp Mutayyibîn'den veya Ahlâftan bir adamın öldürmüş olmamasıdır!” dedi.[11]

Hz. Peygamber (s.a.s) Bedir’de öldürülen müşrik cesetlerinin yanında durmuş ve onlara hitaben, “Allah, benim yanımdaki bir grupla size ceza verdi. Şüphesiz, ben güvenilir bir kimse iken siz beni hain ilan ettiniz. Ben doğru bir kimse iken beni yalanladınız” buyurmuştur. Sonra da Ebû Cehil’e yönelerek, “Bu, Allah’a karşı Firavundan daha azgındı. Zira Firavun, öleceğini anladığında Allah’ın birliğini ikrar etti. Bu ise öleceğini anladığında Lât ve Uzzâ'ya dua etti.” buyurmuştur. [12]

 



[1] - M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/125-127.

[2] - İbn-i Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, c. II, s. 93-94

[3] - İbn-i Hişâm, es-Sîre, 414-415; İbn Sa’d, et-Tabakât, I,227.

[4] - İbn-i Hişâm, es-Sîre, II,103

[5]- İbn-i Hişâm, es-Sîre, II,112

[6] - M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/262-264.

[7] - M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık, III,270-273

[8] - M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık, 3/317.

[9] -İbn-i Hişam, es-Sîre, c. II, s. 277

[10] - Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 1 93, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 22, c. 5, s. 11, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1372

[11]- İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 288-289;Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 11 5; Buhârî, Sahih, c. 5, s. 6, 20

[12]- Taberani, el-Mucemül-Kebir, XI,302

Yazar: