Yokuşu Çıkmayı Göze Alanlar

Mekke… Zulmü ahlâk haline getirmiş insanların, hürriyetleri ve hüviyetleri elinden alınmışların, karın tokluğuna çalıştırılanların, sahrada aslan avlayacak kadar cesur cengâverlerin, insafsız tacirlerin, merhameti hayat tarzı haline getirmiş yiğitlerin, kendilerini Hz. İbrahim(a.s)’e nispet ederek yaşadıkları yerin nimetlerini hovardaca kullanan açıkgözlerin, mazlumların, mağdurların, karanlık yüzlü adamların yaşadığı bir coğrafya… Küçük, kurak, toprağında tek bir yeşilliğin boy vermediği, simsiyah taşların çevrelediği, insanlığın ilk mabedine ev sahipliği yapan bu beldede merhametin ve duanın gözyaşı olarak fışkıran zemzem, Allah (c.c)’ın kereminin bir işareti. 

Bu toplum yapısı içerisinde cesaretleriyle tanınan, insanlara hem korku hem güven veren adamlar vardı. Çöl hayatı ve cahiliye kanunları gücü ve cesareti çok önemsiyordu. Cesur olmaları hasebiyle insanların dikkatlerini çekenler arasında Efendimiz yoktu. Çünkü O, gücünü aşikar etmeyi zorunlu kılan çıkarların peşinden koşmamış, kavgalara karışmamış, mal biriktirmek kaygısıyla yaşamamıştı. Kendisine vahiy gelene kadar ve ondan sonra da “emin” olarak yaşamış, vahiyden sonra Allah (c.c)’ın indirdiklerini tebliğ hususunda eşsiz bir cesaret ve kararlılık örneği göstermişti.

İnsanları bayıltan Mekke güneşi adeta vicdanlara sirayet etmiş, kalbi kararmış, kötülüklerinin kendisini kuşattığı insan sayısı artmıştı. İnsanları vicdanlarının sesini duymaya çağırmak, onların çıkarlarıyla çatışmayı göze almak hiç ama hiç kolay değildi. Böyle bir mücadele şüphesiz sürekli olarak vahiyle desteklenmeyi gerekli kılıyordu. İşte Allah’ın dinini tebliğ için gücünü sonuna kadar kullanan Efendimizin (s.a.s) cesaretinin sırrı da buydu.

O, dünyanın renklerine hiç ısındırılmamış, ilahi el tarafından hep korunmuş ve yüce bir ahlâk üzere yaşamıştı. “Şehirlerin Anası”nda yaşayanları fıtratlarına geri dönmeye çağırdığında olanlar olmuş, bir anda etrafı düşman bakışlarla çevrilmiş; yanında bir avuç insandan başka kimse kalmamıştı. Yola devam etmek, hakkı söylemek, olanlara ve olacaklara göğüs germek büyük bir cesaret gerektirmişti.

İnsanları toplayarak önünde durduğu tepenin ardından gelecek bir ordu kadar gerçek ve yakın bir felaketin var olduğunu söylemişti cesaretle. “Büyük Olay”ı haber vermiş, çılgınca yanan ateşten onları uzaklaştırmaya çalışmıştı. Gözü dönmüşler onu çıkarınca Mekke’den Medine yoluna düşmüş, Sevr’de müşriklerin nefeslerini ensesinde hissettiğinde arkadaşına “Korkma!” demişti cesurca. O’nun cesaret destanına Bedir’de, Uhut’ta, Hendek’te, Mekke’nin fethinde yeni bölümler eklenmeye devam etmiş; destanlaşan hayatıyla insanlığın ufkunda yükselmişti.

Peygamberimizle birlikte her şeyin anlamı değişmiş, ezberler bozulmuştu. Cesaret artık insanı zulme yaklaştıran bir özellik değil; sözlerin en güzelini yükseltmek için bir araç haline gelmişti. Asıl cesaret doğruyu savunmak, vicdanın körelmemesi için mücadele etmekti; mazluma el uzatmak, hakkı tutup kaldırmaktı. Vahiyle yetişen sahabiler de cesaret numunesi olarak tarihe silinmez harflerle kazınmıştılar. Hz. Ömer (r.a)’in, Hz. Hamza (r.a)’nın, Hz. Ali (r.a)’nin cesaretleriyle anılır olmaları bizi yanıltmasın. Mevzu Allah (c.c)’ın dini olunca hemen hemen bütün sahabelerin benzer öyküleri vardır. Abdullah b. Mesud (r.a)’u, Cafer b. Ebî Talib (r.a)’i, Ubeyde b. Cerrah (r.a)’ı, Ebu Zer (r.a)’i kim unutabilir ki…

Ey uzaklarda kalmış ve kendinin gurbeti olan! Eksiklerini tamamla, cesaretini topla ve yola revan ol.

             

Yazar: