Taşların Dili Olsa

taş atan çocukBen Haceru’l-Esved’den sonra âlemdeki en şerefli taşlardan biri…

Dünyaya çarpmasından korkulan, kaç milyon yıldır uzayda yol alan meteordan daha tehlikeli bir taş…

Bir kurşuna denk ama bir zalim yüreğinden daha az sert…

Atalarımı tanırsınız. Asırlar öncesinde bir kuş sürüsünün gagasında kutlu beldenin semalarını görmüş, bir fil ordusunu “yenilmiş ekin yaprağı”na çevirmişlerdi. Hani her namazda okuduğunuz surede anlatılan.

Sahi namaz demişken; ilk kıbleniz neresi hatırlıyor musunuz?

 Nerede hediye edildi size namaz?

***

İşte ben Peygamber’in gece yolculuna şahit olmuş bir taşım. Ömer’in adaletini, Selahattin Eyyûbî’nin zaferini, Ahmet Yasin’in gözyaşını gördüm.

Siz de beni görmüşsünüzdür belki, Ammar’ın elinde. Ammar mı? Arka sokaktaki gecekondulardan birinde oturan, babası şehit olmuş, kendisi de şehit olacak esmer, kuru bir oğlan. Ninesi bu ramazan sahur vakti cennete uğurlandı. O da diğerleri gibi “el Kudsü lena” diyerek aldı beni eline.

Görmediyseniz de mühim değil. Ben de Hanzala’nın yüzünü görmedim mesela. Siz görürseniz avuçlarından öper misiniz benim için? Tek tek tüm parmaklarından. “Bu ellere değmeyi çok istemişti.” der misiniz?

Eğer ben sizden önce görürsem söylerim. “Kudüs için çok yandılar.” derim. “Hasretten burunlarının direkleri sızladı.” derim. “Mescid-i Aksa’lı rüyalar gördüler, dualar ettiler.” derim.

Yaradan’a şükürler olsun, bu topraklarda bir taş etti beni. Eşref-i mahlûkat yapmadı ama secde makamında bir hayat layık gördü.

Ama bazen diyorum ki; dere kenarında oynayan çocukların elinde olsaydım. Yassı gövdemi eline alıp, üstümü tozdan temizleyip, suda sektirerek oynasalardı benimle. Öfkeden yumrukları içinde sıkmasalardı beni.

Çok zoruma gidiyor biliyor musunuz?

Bu çocuklar kuş bile vurmaya kıyamıyorlar sapanlarıyla.

Ne ben ne de arkadaşlarım, bir güvercin kanadını yaralamadık şimdiye kadar.

Komşu evin camını kırmadık, kavga eden iki arkadaş arasında savrulmadık.

Tatlı bir yaramazlığa alet olup da kahkaha sesleri duymadık.

Sevinçle yalın ayak koşan çocukların hafifliği geçmedi üstümüzden.

Bot giymiş ayaklar, elinde tüfeklerle ezdiler bizi.

Mescid-i Aksa’ya giren her Müslüman için bir tekmeyle savurdular bizi.

Geçen gün bir kadın durdu Mescid’in önünde. Aldı beni yerden. Öptü, kokladı. Islandım….

Sımsıkı tuttu, bağrına bastı. Eridim…

Evladını kaybetmiş anladım. Kor gibiydi göğsü. Belki de Ammar’ın annesiydi. Demiştim size şehit olacak diye. Nereden mi bildim? O sokağa giren tankı gördüm. Biraz duman, biraz çığlık, sonra sükût… Konuşturmayın beni işte, biliyorsunuz haberlerden!

Sahi sizin oralardan ne haber?

Miraç kandilini kutluyor musunuz hala?

Biz yemin ettik. Tankların demir gövdelerine çarpa çarpa ant içtik.

Suriye’yi, Irak’ı, Patani’yi, Türkistan’ı duydukça, Mısır’ı gördükçe dedik ki:

“Allah’a ve ahiret gününe and olsun, Kudüs bizimdir, direniş haktır.

Ve zincirlerini kırana kadar Miraç ile övünmek haramdır!”

Gelin…

Ne mi yapabilirsiniz?

Farz edin ki körsünüz. Olabilir.

Elele tutun, bizi alın ve atın.

Kâfiri bulur…[1]



[1]  Cahit Zarifoğlu/ “Farzet körsün, olabilir, Elele tut, Taş al ve at, Kâfiri bulur.”