Yüreğinde Ne Varsa...

 

 

عَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ الْخَطَّابِ رضي الله عنه ، قال : سمعْتُ رسُولَ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ:" إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات ، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى... "

 

  Mü’minlerin emîri Ebû Hafs Ömer ibni Hattâb radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:

“Yapılan işler niyetlere göre değer kazanır. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır…”

        (Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155)

 

Yüreğinde ne varsa sonsuzda o yankılanacak. O gün iyilik iyilikle, kötülük kötülükle karşılık bulacak.[1] Bir gün ki ne mallar, ne oğullar yarar sağlayacak. Ancak kalb-i selimle gelenler fayda bulacak.[2] O gün yürek pusulası nereyi gösterirse amel gemisi oraya demir atacak. Herkes gönlündeki niyetine göre yerini bulacak. Kimisi cennet bahçelerinde mesut kimisi cehennem çukurlarında bedbaht olacak. Öyleyse gelin, o gün gelmeden önce topyekûn içimize dönelim. Kalbimizin maddi sağlığını nasıl önemsiyorsak manevî sağlığını da öylece gözetelim. Evimizi kirden çöpten arındırdığımızdan daha fazla gönül evimizi temizleyelim.

  Sonsuzluk Kapısı

Sonsuzluğa giriş kapısı herkesin kendi yüreğindedir. Nihayetsiz ihtiyaçları karşılamak ve sonsuz isteklere ulaşmak ancak gönül evindeki iyi niyet ve ihlasla mümkün olur. Kısacık dünya hayatındaki sınırlı itaat ve ibadetlere ahirette sonsuz mükâfat verilmesindeki tılsım, Yüce Allah’ın sonsuz rahmeti sayesinde niyetin güzelliğine ve enginliğine bağlı kılınmıştır.    

Sahabeden Abdullah b. Sâbit (r.a) vefat ettiğinde kızı, babasına hitaben: “Allah’a yemin ederim ki ben senin şehid olacağını umuyordum. Sen bunun için hazırlığını da yapmıştın (fakat olmadı.)” diye seslenmişti. Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de: “Şüphesiz ki Allah, onun mükâfatını niyeti ölçüsünde gerçekleştirecektir (yani niyeti şehid olmaksa şehidlik mükâfatı alacaktır)…” buyurmuşlardı.[3] Böylece Efendimiz aleyhisselâm, kullukta yücelik ufuklarına yükselmenin ancak iyi niyet kanatlarıyla mümkün olabileceğini bildirmiş oluyordu. Hem bu gerçek, “Kim samimi olarak şehid olmayı arzularsa, yatağında bile ölse Allah onu şehidlerin mertebesine ulaştırır.” hadisinde de açıkça ifade edilmişti.[4] Artık Allah’ın rızasını kazanarak sonsuz saadete talip olanların izleyecekleri yol belliydi. Bu da, yürekteki iman ve ihlasla olanca gayretle güzel amellere koşmak; takatin yetişemediği güzelliklere ise iyi niyet gemisiyle yelken açmaktı.

“Mü’minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır”

Sevgili Peygamberimiz’den (s.a.s) nakledilen bir hadiste, “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır…” buyrulmuştur.[5] Bu yönlendirmedeki hikmet gayet açıktır. Şöyle ki, riya mü’minin ameline karışabildiği hâlde niyetine karışamamakta, böylece kul tam bir samimiyetle Rabbine yönelebilmektedir. Niyet hâlis olunca, amel gerçekleşmese de Allah’ın izniyle sevap kesinleşir. Yine amel sınırlı imkânlar içinde gerçekleşirken, niyet kuşu uçsuz bucaksız düşünce semasında kanat çırpar. Abdullah ibnü’l-Mübârek (rh.a), Câfer b. Hayyân’ın (rh.a) şöyle dediğini nakleder: “Bu yapılan işlerin mükemmel bir hâle gelmelerinin sebebi niyetlerdir. Şüphesiz ki bir adam niyetiyle, ameliyle ulaşamayacağı bir dereceye ulaşır.”[6]

Asr-ı saadette bazı sahabîler can atmalarına rağmen Tebük Seferi’ne katılamamıştı. Çünkü Rasûlullah aleyhisselâm bu sefer için tam bir maddî hazırlık ve sağlığı şart koşmuştu. Özellikle de bir bineği olmayanlar cihad ordusuna katılamayacaktı. Bu durumda maddi imkânsızlık içinde olanlar ve hastalar çok arzulamalarına rağmen Rasûlullah aleyhisselâm’la gidemedi. Fakat onlar güzel niyetleri ve ihlasları sebebiyle hem yüce Allah’ın iltifatına ve affına; hem de Rasûlullah’ın müjdesine mazhar oldular. Yüce Allah onlar hakkında, “Binek vermen için sana geldiklerinde, ‘size binek bulamıyorum’ dediğin zaman, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur.” buyurdu.[7] Allah’ın Elçisi de Tebük dönüşü onları, “Medine’de bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ yoluna, bir vadiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mazeretleri alıkoymuştur.” diyerek andı.[8]

Hz. Osman (r.a) bütün arzusuna rağmen Rasûlullah kızı olan, eşi Hz. Rukiyye (r.anhâ) ağır hasta olduğundan Bedir Savaşı’na katılamadı. Peygamber Efendimiz (s.a.s) onu teselli ederek, “Senin için Bedir’de hazır bulunan bir gazi sevabı ve onun ganimet payı vardır.” buyurdu.[9] Böylece kişinin iyi niyeti sâyesinde manevî mükâfatla birlikte maddî karşılığı da hak edeceğini göstermiş oldu.

Kul, ihlâsı ve güzel niyeti sâyesinde yapmadığı iyiliğin mükâfatını aldığı gibi yapıp da hedefine vardıramadığı iyiliğin de sevabını alır. Öyleyse kul iyilik bayrağını taşırken tereddüt etmemeli; hasenatını ihlâs ve niyetine emanet etmelidir. Hadislerde bu konuda çarpıcı örnekler vardır:

Sevgili Peygamberimizin bildirdiğine göre önceki ümmetlerden birinde gizlice sadaka vermek isteyen birisi vardır. Adam peş peşe üç akşam karşısına ilk çıkan kişilerin eline sadakasını tutuşturup kaçar. Fakat bir şekilde bu kişilerin hırsız, fahişe ve zengin kişiler olduğunu öğrenir. Sadakasındaki gayenin gerçekleşmediğini düşünen adam (hayal kırıklığına uğramış olsa da ihlasla verdiği sadakalardan dolayı) Allah’a hamd eder. Nihayet gece rüyasına giren bir kişi onu şöyle müjdeler: “Sadakaların kabul edildi. (Verdiğin sadakalar sebebiyle) belki de hırsız hırsızlıktan, fahişe de zinadan vazgeçer. Zengine gelince, o da ibret alır da Yüce Allah’ın ona verdiği mallardan (Allah yolunda) harcamada bulunur.”[10]   

 Yine saadet asrında meydana gelen bir olay, amellerini iyi niyet gemisine bindirenlerin gemi rotasını şaşırsa bile kazançlarında eksilme olmayacağını müjdeler:

Sahabeden Hz. Yezid b. Ahnes (r.anhümâ), eline aldığı birkaç altın parayı sadaka olarak mescitteki bir kişinin yanına bırakır. Birazdan mescide gelen oğlu Hz. Ma’n (r.a) ise babasının bıraktığını bilmeden parayı alır. Çünkü o sırada buna ihtiyacı vardır. Oğlu paralarla babasının evine gelince babası, “Vallahi, ben onları sen alasın diye bırakmadım.” der. Hz. Ma’n (r.a) meseleyi Rasûlullah aleyhisselâm’a arz edince Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurur:

“Yezîd! Sen niyet ettiğin sadaka sevabını kazandın. Ma`n! Aldığın para da senindir.”[11]

Niyet Bütün Hayatı İbadete Çevirir

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”[12] buyurarak ibadet ufkumuzu alabildiğine geniş tutar. Buna göre gerçek ibadet, bütün bir hayatı Allah rızasını hedef alarak yaşamak ve Allah yolunda ölmeyi göze alabilmektir. Süfyân es-Sevrî (rh.a), Zübeyd (rh.a)’in şöyle söylediğini nakleder: “Her işte Allah için bir niyetim olması bana mutluluk verir. Yemede ve uykuda bile…”[13] Yapılmasından sevap umulmayan mübah işler tam bir ihlas ve Allah rızası niyetiyle yapılınca ibadete dönüşür. Hatta helâl kılınmış bazı nefsani eylemler bile günahlardan uzak kalmak niyeti taşıyorsa sahibine sevap kazandırır. Bu konuda Efendimiz aleyhisselam, “Sizden birinizin hanımıyla evlilik ilişkisinde bulunması bile sadakadır.” buyurmuş; bunun nefsanî bir arzunun tatmini olduğu halde nasıl sevap kazandıracağını soran sahabîlere ise: “Peki bunu haram olan tarzda; yani zina ederek yerine getirmesi hâlinde kişiye günah yazılmıyor mu? İşte aynen onun gibi helâl bir şekilde bu fiili işlediği zaman da ona sevap vardır.”[14] diye cevap vermiştir.

Ancak haram ve mekruh olan işler ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın sevap getirmez. Bilakis kötü örnek olması ve yasakları meşrulaştırması yönüyle sahibine daha fazla vebal yükler. Meselâ hayır yollarına harcamak niyetiyle kumar oynadığını ya da faiz aldığını söyleyenler böyledir. Bilinmelidir ki kirli suyla temizlik yapılmaz.

Peygamberimizin Niyet Ufku

Her konuda olduğu gibi ihlas ve niyet konusunda da Sevgili Efendimiz (s.a.s) bize en güzel örnektir. Her yaptığını sırf Allah için yapan; asla desinler, beğensinler, kınamasınlar, övsünler derdinde olmayan; açık ve gizli bütün işleri aynı samimiyet ve mükemmeliyet çizgisinde olan Peygamberimizin niyet ufkunda başlıca iki ideal vardı. Bunlar da cihad ve malını Allah yolunda harcama azmiydi. O, cihad yolunda yürürken Allah’ın dinini yeryüzündeki bütün insanlara ulaştırmayı hedefliyor ve bu yolda, savaş dâhil bütün fedakârlıkları göğüsleme azmini taşıyordu. Allah yolunda fedakârlığın zirvesi olan şehitlik de O’nun için niyet ufkunun zirvesiydi. Bu hususta şöyle buyurmuştu:

“…Eğer (aynen benim gibi yapmak isteyeceklerinden ve buna imkân bulamayacaklarından dolayı) ümmetime güçlük vermeyecek olsaydım sefere çıkan hiçbir askerî birliğin gerisinde kalmak istemezdim. Allah yolunda öldürülmeyi, sonra diriltilmeyi, sonra yine öldürülüp diriltilmeyi, sonra tekrar öldürülmeyi (ve bunun böylece sürüp gitmesini) ne kadar istemişimdir.”[15]

Hz. Peygamber’in gönlünde beslediği aslanın; cihad, gazâ ve şehadet olması kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü Onun dilinde cihad ve gazâ, dengi olmayan bir ibadettir. Bir kişi Allah yolunda gazânın sevabına ancak mücahid gazâdan gelene kadar aralıksız namaz kılıp iftarsız oruç tutarsa ulaşabilir.[16]

Sevgili Peygamberimizin (s.a.s) Allah yolunda malını infak etme konusunda da niyet ufku çok genişti. O, şöyle buyurmuştu:

“Uhud Dağı kadar altınım olsa, borç ödemek için sakladığım dışında, ondan yanımda bir miktar varken üzerimden üç gece bile geçmemesi beni sevindirir.”[17]

Böylece Efendimiz gönlünden geçenleri biz ümmetine bildirmiş oluyordu. Artık cennet semasında yükselip derece almak isteyenler, bu cihad ve infak niyetiyle yaşamalı, onların peşinden koşmalıydı.

Yazımıza son verirken sizleri Efendimiz aleyhisselâm’ın niyet konusunda son derece dikkat çekici şu Hadis’ini tefekküre davet ediyorum. Okuyan, anlayan ve yaşayanlardan olmamız dileğiyle…

“Şüphesiz ki, ahiret niyetine göre yaşayana Allah dünyayı da verir. Dünya niyetiyle yaşayana ise ahireti vermez.”[18] 

Siyer-i Nebi Dergisi 27. Sayı / Mayıs-Haziran 2014

[1] Rahmân Sûresi: 60. Âyet; Yunus Sûresi: 27. Âyet; Zilzâl Sûresi: 7. ve 8. Âyetler.

[2] Şuârâ Sûresi: 88 ve 89. Âyetler.

[3] Ahmed, Müsned V,446.

[4] Müslim, Cihâd: 156, 157.

[5] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, No: 5942.

[6] Abdullah ibnü’l-Mübârek, Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik, Hadis no: 189.

[7] Tevbe Sûresi: 92. Âyet.

[8] Buhârî, Meğâzî 81; Cihâd 35.

[9] Buhârî, Humus 14.

[10] Buhârî, Zekât 14; Müslim, Zekât 78.

[11] Buhârî, Zekât 15; Ahmed, III, 470.

[12] En’âm Sûresi: 162. Âyet.

[13] Abdullah ibnü’l-Mübârek, Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik, Hadis no: 195.

[14] Müslim, Zekât: 53.

[15] Buhârî, İman 26; Şehâdât 2; Müslim, İ’tikâf 103; Muvatta, Cihâd 27.

[16] Buhârî, Cihâd ve Siyer 1; Müslim, İmâra 110.

[17] Buhârî,Temennî 2 ; Rikâk 14 ; Müslim, Zekât 31.

[18] Abdullah ibnü’l-Mübârek, Kitâbü’z-Zühd ve’r-Rekâik, Hadis no: 549.