Kabir Hayatı

Son zamanlarda İslâm’ın bazı temel inanç esasları, sünnette en sağlam bilgi ifade eden mütevâtir seviyesinde nakledilmiş olsa bile, Kur’ân-ı Kerim’de yer almadığı iddiasıyla bir çırpıda reddedilebilmektedir. Hz. Ömer (r.a), hilâfeti sırasında verdiği bir hutbede bu anlayışa işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“…Dikkat edin! Sizden sonra birtakım insanlar gelecek; recmi, şefaati, Deccal’ı, kabir azabını ve (günahkâr) bazı (mümin) kimselerin cehennemde (bir süre azap görüp) karardıktan sonra oradan çıkacağını yalanlayacaklar.[1]

Hz. Ömer(r.a)’in bu ifadeleri her ne kadar kendi sözleri olarak nakledilse de, ona nebevî esintiyle gelen bir bilgi olduğu kuşkusuzdur. Hadis Usûlü ilminde “hükmen merfû” kavramıyla ele alınan bu konu, sahabenin sözün akışı içinde, hadis olduğunu belirtmeden söylediği gayba dair hususların Peygamber Efendimize dayandığını kabul etmemiz gerektiğini bildirir. Çünkü Yüce Allah gayb bilgisini sadece Peygamberlerine bildirir.[2] Burada asıl üzerinde durulması gereken ise, Hz. Ömer (r.a)’in dikkat çektiği şeylerin bugün aynen ortaya çıkmış olmasıdır. Hiç şüphesiz bunlar sünneti inkâr fitnesinin tezahürlerindendir. 

Şimdi 1400 küsür yıllık İslâm tarihinde bidatçı bazı azınlık gruplar dışında kimsenin reddetmediği İslâmî esasları dillerine dolayanların inkâra yeltendikleri konulardan biri olan “kabir nimet ve azabı” konusunu özellikle âyet-i kerimeler ekseninde ele alalım. Kendi sığ mantıklarına uymadığı için, manevî mütevâtir seviyesinde nakledilen hadisleri[3] görmezden gelerek ve Kur’ân’da bulunmadığını ileri sürerek kabir nimet ve azabını reddedenlerin gözlerinden önyargı perdelerini kaldırmaya çalışalım:

Öncelikle belirtmeliyiz ki iddia edildiğinin aksine Kabir nimet ve azabına dâir Kur’ân’da deliller bulunmaktadır. Bu delillerin en açığı Firavun ve ailesinin maruz kalacağı kabir azabını bildiren şu ayettir:

“Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet kopunca da “Atın Firavun ehlini azabın en şiddetlisine!” denir.”[4]

Ehl-i sünnet'in kabirdeki Berzah azabı­na delil olarak aldığı[5] bu âyette Firavun ve ailesinin, şiddetli (ve sürekli) azaba çarptırılacakları kıyamet gününden önce, sabah akşam ateş azabına sunulacağı ifade ediliyor. İşte bu azab hiç şüphesiz kabir azabıdır. Onlar hakkında caiz ve vârid olan şey başkaları hakkında da caiz ve vâriddir. Eğer, “Firavun ve ailesi suda boğuldular. Bir kabre gömülmediler ki, nasıl kabir azabına uğrarlar?” denilirse, onlara deriz ki, berzah hayatında görülen nimet ve azabının kabre nispet edilmesi, ekseriyet karinesine göredir. Yani çoğu ölülerin kabre gömülmesi dolayısıyladır. Yoksa her şeye gücü yeten Rabbimizin yanıp kül olanlara da, vücudu parça parça olup dünyanın dört bir yanına dağılanlara da berzah hayatı yaşatması elbette mümkündür. Berzah hayatında ruhla beden arasında dünya hayatından farklı ve çok düşük (belki de hücresel) seviyede de olsa bir bağlantı olması düşünülse bile[6], nimet ve azabı tadan esasında ruhtur. Ruhlar ise ölüm şekli her ne olursa olsun yok olmazlar. Nimet ve azabın bedene olmasa da, ruha ulaşmasını inkâr mümkün değildir.

Sevgili Peygamberimizin (sas) kabirdeki nimet ve azabın şekliyle ilgili Mü’min sûresi 46. Âyetle paralel açıklamaları vardır:

“Biriniz öldüğü zaman sabah akşam ona gideceği yer gösterilir. Eğer cennetlikse Cennet’ teki yeri, cehennemlikse Cehennem’ deki yeri kendisine gösterilir ve ona ‘Allah Teâlâ kıyamet günü seni oraya gönderinceye kadar işte senin yerin burasıdır’ denilir.”[7]

“…Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”[8]

Kur’ân-ı Kerim’de kabir azabıyla ilgili olduğu düşünülen âyetlerden bir kaçını daha hatırlatmak istiyoruz:

“…(O münafıklara) iki kere azap vereceğiz. Sonra da büyük bir azaba uğrayacaklar.”[9]

“ Şüphesiz, zulmedenlere bundan (yani kıyamet gününden) önce de bir azap vardır.”[10]

Hiç şüphesiz bu âyetlerde bahsedilen, kıyamet gününden önceki ilk azabı dünyadaki musibetler ve helâk olarak yorumlayanlar olduğu gibi, kabir azabı olarak yorumlayanlar da vardır ve bu yorum zihne uzak gelmemektedir.

Şimdi bu noktada şöyle bir soru zihinleri meşgul edebilir: Acaba neden Kur’ân-ı Kerim kabir azabından açıkça ve teferruatlı olarak bahsetmiyor da böyle işaret etmekle yetiniyor? Kanaatimizce burada iki incelik söz konusudur. Birincisi Kur’ân’la, ikincisi kullarla ilgilidir. Kur’ân-ı Kerim’le ilgili incelik şu olabilir: Nasıl ki aynı suça peş peşe iki ceza verilecekse ve ilk ceza ikincisine göre daha hafif kalıyorsa o suçtan sakındırmak için özellikle büyük cezadan bahsedilmesi uygundur. Meselâ adam öldürmenin cezası olarak uzun bir gözaltı süresi ve idam cezası söz konusu olunca, cinayetten sakındırmak için gözaltı süresi üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek yoktur. Burada idamdan bahsetmek en uygunudur. Kur’ân-ı Kerim’ de de nefisleri arındırmayı hedefleyen iman eğitiminde öncelikle ve yoğun olarak ebedî ahiret hayatından bahsedilmesi, geçici berzah hayatına ise işaretle yetinilip teferruatın Rasûlullaha bırakılması uygun görülmüştür. Şüphesiz Allah en doğrusunu bilir. İşin kullara bakan yönünde ise, dünya imtihanında önümüze çıkan soruların en önemlilerinden olan Kur’ân’ın yanı sıra Rasûlullah aleyhisselâma da ittiba edip etmeyeceğimizin denemesi vardır.

Kabir nimet ve azabını inkâra yeltenenler kendilerine taraftar bulmak için insanların alışkanlıklarını ve genel kabullerini istismar etmekten çekinmezler. Mesela onlar sözüm ona çok mantıklı(!)  söz söyler bir edayla, ‘efendim, daha kıyamet kopmadan ve hesap görülmeden nimet ve ceza olur mu?’ tarzında sözler sarf etmektedirler. Anlaşıldığına göre onlar her şeyi bilen ve dilediğini yapan Yüce Rabbimizin kıyametten sonra kullarını hesaba çekmesini dünyadaki mahkemeler gibi düşünüyorlar. Dünyadaki mahkemelerde zanlıların suçlu olup olmadığı başta belli değildir ve mahkemeler bunu tespit etmek için yapılır. Hâlbuki Hâkimler Hâkimi’nin mahkemesinde zaten her şey bilinmektedir ve hesaba çekilmenin hikmeti, Yüce Allah’ın mutlak adaletinin bütün kullarca görülmesi ve suçluların mazeretlerinin ortadan kalkmasıdır. Rabbimizden o gün bizlere rahmetiyle muamele etmesini dileriz. Sırf hadislerde geçtiği için kabir nimet ve azabını, hesaptan önce nimet ve azap olmaz diyerek reddedenler, Kur’ân’da geçen, meleklerin bazı kimselere daha ölüm anında yüzlerine ve sırtlarına vurarak azap etmelerini[11] acaba nasıl açıklayacaklardır.

Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allah (kalplerinde) yerleşmiş değişmez söz ile iman edenlerin ayaklarını sabit kılar.” (âyet-i kerîme­si)[12] kabir (nimet ve) azabı hakkında inmiştir. Ölen kula, Rabbin kim? diye sorulacak. O da: Rabbim Allah! Peygamberim de Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), cevabını verecektir. İşte Allah  (Azze ve Celle) 'nin :“Allah dünya hayatında da, ahiret hayatında da (kalplerinde) yerleşmiş değişmez söz ile iman edenlerin ayaklarını sabit kılar” buyruğunun (açıklaması) budur.[13]

Kabir azabının çoğunun idrardan sakınmamaktan dolayı olacağını bildiren hadisi[14] dillerine dolayarak kabir azabını inkâra yeltenenlerden bahsetmeliyiz. Onlar, ‘nasıl oluyor da şirk ve cinayet gibi büyük günahlar varken kabir azabının çoğu idrardan sakınmamak yüzünden oluyor’ diyerek güya bir çelişkiye(!) dikkat çekerek inkâra saplanıyorlar.

Bir hadisi anlamak için bağlamını, yani hangi ortam ve şartlarda kimler için söylendiğini bilmek, ayrıca ilgili bütün rivayetleri bir arada değerlendirmek çok önemlidir. Aksi takdirde lafza bağlı genellemelere gidilir ki bu da insanları yanlış anlamalara götürür. Sevgili Peygamberimizin bu konudaki hadislerinin en sahihi sahabîlerinden ikisinin kabrine uğradığı sırada ifade buyurduğu hadisidir. Efendimiz (sas), uğradığı iki kabrin başında, o kabirlerde yatanların önemsemedikleri küçük günahlar sebebiyle azaba uğradıklarını haber vermiş sonra da onlardan birisinin (tuvalet adabına uymayıp) idrarından sakınmadığını, diğerinin de koğuculuk yaparak insanları birbirine düşürdüğünü bildirmiştir.[15] Dikkat edilirse söz konusu sakındırmanın muhatabı seçkin nesil sahâbîlerdir ve istisnalar dışında onlar şirk ve cinayet gibi büyük günahlardan insanların en uzak olanlarıdır. Dolayısıyla bu hadis kabir azabının insanların geneline değil, sahabe nesli ve güzellikle onlara tabi olan müttakî nesillere isabet etmesi muhtemel en yaygın sebebi olan günahlardan bahsetmektedir. Bu günahlar, ilk bakışta basit görünse bile birincisi, abdestli ve temiz olmayı gerektiren namaz ve diğer ibadetleri boşa çıkaracağından; diğeri ise, toplumda fitne ve fesat ateşini alevlendireceği ve ilk kıvılcıma sebep olana da büyük vebal ve kul hakkı getireceğinden azaba kapı açar. Yani bu günahların kendileri küçük; ama sonuçları büyüktür. Zâlim ve kâfirlerin azabı ise elbette daha büyük olacaktır. Allah en doğrusunu bilir.

Bu arada şehidlerin bambaşka bir şekilde yaşayacakları berzah hayatına işaret eden iki âyet-i kerimeden de bahsetmek istiyoruz. İlk âyette Yüce Rabbimiz, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilakis onlar diridirler, fakat siz fark edemezsiniz”[16];

İkinci âyeti kerimede ise, “(Ey mü'minler!) Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler, Allah katında rızıklandırılırlar.”[17]buyurmuştur. Şehidlerin ruhlarının bedenlerinden ayrılmasından sonra diri ve Rabbimiz katında rızıklandırılıyor oluşları, onlara has ve dünyadaki canlılık seviyesine benzer bir berzah hayatı yaşadıklarını gösterir. Bu konuda vârid olan birçok hadis olsa da bu âyet-i kerimeler maksadı ifade için yeterlidir.

Son olarak sevgili kardeşlerimize şunu tavsiye ediyoruz: İslâm’ın güneş gibi apaçık hakîkâtlerini inkâra saplananlarla oyalanmasınlar. Onlar nasıl olsa bir gün bunlarla yüz yüze geleceklerdir. Kur’ân ve sünnetle gelenlere iman edenler ise imtihanda olan kullar olduklarını hatırlayıp sünnetin rehberliğine sımsıkı sarılsınlar. Meselâ kabir azabı hususunda tıpkı muazzez Peygamberleri (sas) gibi ondan Allah’a sığınmakla[18] bu imtihan sorusundan geçmeye çalışsınlar. Ancak bu şekilde kulluk imtihanını başarıyla bitirebilirler.

 

 

 

               

 

 

 



[1]Ahmed, I, 23

[2] Bkz. Âl-i İmrânSûresi 3/179

[3] Bkz.:Kettânî, Mütevâtir Hadisler, Çev.: Hanifi Akın, Karınca yayınları, İstanbul 2003, shf 269 - 277

[4]Mü’min (Ğâfir) Sûresi 40/46. Âyet

[5]İbnKesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Mü’minSûresi 46. Âyetin tefsiri

[6] Çünkü bir Hadis-i şerifte, insan bedeninin ölümden sonra tamamen çürüyeceği, sadece “acbü’z-zeneb” denilen kuyruk sokumu kemiğinin (belki de bu bölgedeki kromozom hücresinin) çürümeyeceği, yeniden yaratılmanın da ondan olacağı ifade edilmiştir. (Buhârî, Tefsir 78 ; Müslim, Fiten 141) Bu keyfiyet bize kabir azabının bedenle de bir bağlantısı olacağını düşündürüyor.

[7]Buhârî, Cenâiz89 ; Bedu’l-halk 8 ; Rikâk 42 ; Müslim, Cennet 65, 66

[8]Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyame 26

[9]Tevbe 9/101

[10] Tur 52/47

[11] Muhammed Sûresi 47/27. Âyet

[12] İbrahim Sûresi 27. Âyet

[13] Müslim, el-Cenne ve neîmihâ73 ; ayrıca bkz. Buhârî, Cenâiz 86

[14] El-Hâkim, el-Müstedrek, thk. Yusuf Abdurrahman Maraşlı, (I – V), Beyrut, ty. I, 183

[15]Buhârî, Vudû 55-56; Müslim, Tahârât 111 (292).

[16] Bakara Sûresi 2/154. Âyet

[17]Âl-i İmrânSûresi 169. Âyet

[18] Sevgili Peygamberimiz (sas), hem kendisi kabir azabından Allah’a sığınmış; hem de biz ümmetine bunu tavsiye etmiştir. (Bkz. Buhârî, Ezan 149 ; Küsûf 7, 12 ; Müslim, Cennet 67