Duhâ’ya And Olsun ki…

cami

Rasûlüm! Hatırla o cahiliyeyi, en karanlık dönemi… Yolunu bile göremiyorsun, farkına varamadığın onlarca tehlikeyle karşı karşıyasın.

Karanlık sona erdi artık. Güneş yükselmeye başladı, ışıkları daha bir net geliyor. Hilelerin en iyi ortaya çıkabileceği vakit. Musa (as), sihirbazların oyununu bozmak için onlarla bu vakitte buluşmayı talep etmişti:“Buluşma vaktimiz bayram günü, tam da halkın toplanacağı kuşluk vakti olsun.” (Tâhâ 20/59)

Çok kıymetli bir vakti idrak ediyorsun. Duhâ… Gündüzün gençlik zamanı. Gün boyu yapmayı düşündüklerini uygulamaya başlayacağın bir vakit. Bir daha yakalayamayacağın bu anın kıymetini bilerek Allah’ın bereketi ve ihsanından nasibini almaya çalış.

Duhâ… Vahyin inzalinin gençlik dönemi. Getirdiğin mesaj artık alenen ortada. Onun aydınlığı ve sıcaklığı ile yola revan olma vakti. Zira en zinde olduğun, en çok çalışman gereken ve semerenin çokça alınacağı hayatın baharındasın.

“Duhâ” kuşluk vakti anlamına gelebileceği gibi gündüzün tamamını da ifade edebilir. (Araf 7/98) Bizi böyle anlamaya sevk eden, 2. ayette geçen “gece” kelimesidir.

Ve sessizliğe büründüğü/kararını bulup sakinleştiği zaman geceye

Gece cahiliye insanlarının zannettiği gibi şer değildir aslında. O da Rabbimin ayetlerinden bir ayettir. Gece örteceğini örtmüş, gündüzün iş ve telaşı bitmiş, insan sakinleşmiş, Rabbiyle irtibatına engel olan sesler dinmiş ve günün muhasebesinin yapılacağı vakit gelmiştir.

Duhâ; evvel yani yolun başı, Mekke dönemi, dünya hayatı. İnsanlarla bir arada bulunduğun, çok çalışmanın gerektiği zaman… Gece ise zaferden zafere koştuğunuz Medine dönemi, ahiret hayatı. Gündüz ektiklerinizi toplama zamanı… Kendisine ahirette azık olamayacak dünyalığı hayatının merkezine koyanların, gündüz boş iş peşinde koştuklarından, geceleri de ölü vakitlerdir. Gündüz Rabbi için çalışanların ise gecesi bir o kadar bereketli.

Gece ve gündüz (duhâ)… Allah Teâlâ böylece tüm zamana yemin etmiş oluyor. Ey insan! Gündüzün aydınlığıyla başladığın kulluğuna gece devam et. Genç, orta yaş veya yaşlı; sıkıntılı ya da neşeli; aşmak için bir yerlerini yaralaman gereken dar boğazlardan geçerken ya da yolun çok genişlediği demlerde kul olduğunu unutma!

Allah niçin yemin eder? Ya yemin ettiği şeye dikkat çekmek suretiyle kulunu rubûbiyetinden, kudretinden haberdar etmek ya da sonrasında söyleyeceği iddialı söze dikkat çekmek için. Özellikle zamana ve onun bölümlerine yemin ederek cahiliye insanının zannettiği gibi âleme hükmedenin dehr (zaman) değil de [1] Allah olduğunu bir kez daha salık verir insana.

Bu kadar yeminden sonra gelecek olan cümleyi merakla bekliyoruz.

Rabbinin seni terk ettiği de yok sana darıldığı da.

İşlediği bir hata sebebiyle vahyin kesildiğini düşünen Rasûlullah (sas) çok üzülmüştür. Allah’tan başka kimsesi olmayan için vahyin kesilmesi kadar acı bir şey olamaz.

 Allah, gece ve gündüze yemin etmek suretiyle şu mesajı verir: “Nasıl ki gece ve gündüzün arka arkaya gelmesi -Allah’ın memnuniyetiyle alâkası olmayıp- bir hikmete mebni ise vahyin bir süre gelmemesi de gayet tabi bir hâldir. İnsanın sükûnet bulması için nasıl ki geceye ihtiyacı varsa senin de bir süre sakinleşmeye ihtiyacın vardı. Toprağın nadasa bırakılması gibi. Sakın üzülmeyesin. Zira sen,  senden çok daha merhametli olan bir Rabbin kulusun. Dün terk etmediği gibi bugün de yarın da seni asla terk etmez.

Allah Teâlâ Rasûlü’nü bırakmamasının, rahmetiyle olduğunu belirtmek için “darılmadı” diye eklemiş ve “Senin Rabbin” diyerek de O’nu sahiplenmiş.  Böylece Rasûlü’nün ve O’nun izinden gidenlerin karşısında olan herkese gözdağı vermiştir. 

Kur’an-ı Kerim’in, Allah katından oluşunun en büyük delillerinden birisi de vahyin kesildiğini zannederek Rasûlullah’ın sıkıntı duymasıdır. Eğer kendi sözü olsaydı bu üzüntüyü yaşamazdı.[2]  

Senin için sonrası öncesinden daha hayırlı olacaktır. Elbette Rabbin sana verecek sen de hoşnut kalacaksın.

Senin için her hâlinin sonu, öncesinden daima daha hayırlıdır. Yani sen dünyada hayırdan hayıra koşacaksın, neticede ahiret hayatın da dünya hayatından hayırlı olacak. Kısacası ayette ahir, sadece dünya karşıtı olan ahiret yurdu demek olmayıp ondan daha geneldir.[3]  

Ey gündüzünü de gecesini de Rabbine tahsis eden Rasûl! Senin için özel bir makam vardır: “Makam-ı Mahmud”(İsrâ 17/79)

Senin ve seni takip edenlerin, kaybetme ihtimali yok. Kazanacağından emin bir şekilde işe koyulmak! Ne büyük bir nimet! Tek yapmanız gereken yüreklice işe sarılmak. Hangi çağda yaşarsanız yaşayın, düşman ne kadar güçlü olursa olsun fark etmez. Allah’tan daha güçlü değil ya!

Rabbin, senin hoşnut kalacağın bir plan hazırladı. “Ne yaparım, nasıl yaparım?” diye sıkıntı duyarak gücünü azaltma.

Gelecekten haber veren bu ayetin dünyadaki boyutuna bizler şahidiz. Bu müjdenin geldiği zamanı düşünürsek… Mekke dönemi… Ve İslam henüz yeni tebliğ edilmeye başlamış. İman eden bir avuç insan ve karşılarında menfaatlerine sarılmış koca bir dünya. Arabistan Yarımadası yarım asır bile geçmeden İslam hâkimiyeti altında. Şimdi… Milyonların, milyarların kalbi İslam için atıyor. Kelime-i Tevhid her yerde yankılanıyor.

O Seni bir yetim bulup da barındırmadı mı?

Allah Teâlâ’nın, verdiği nimetleri hatırlatması başa kakmak değil daha fazla vereceğini bildirmesi sadedindendir.[4] “Nimetimi size tamamlayayım diye…” (Bakara 2/150)

En azından verdiklerimiz vereceklerimizin teminatıdır. Seni yardımsız bırakacağını düşünüp de moralini bozma. Babanın, annenin, dedenin, amcanın, eşinin, çocuklarının, yurdunun elinden alınması farklı hikmetlere mebni. Kim bilir belki de seni sadece O terbiye etmek istedi. Mutlak manada tek dostunun Allah olduğunu fark edesin ve sevgi açlığını fanilerle değil de O’nunla gideresin. İnsanlar senin faziletinin kaynağının sadece O olduğunu bilsinler, risaletine “acaba” ile yaklaşmasınlar. Her şey göründüğü gibi. Çünkü kusurunu gizleyecek bir anne baban yok. Seni insanların en şereflisi kıldı ki fakirlik ve yetimliğin bir noksanlık olmadığı anlaşılsın ve en azından sana hürmeten ümmet, yetimlerine sahip çıksın.

Peygamberimiz, bu surenin nazil olduğu dönemde ümmet açısından yetim sayılırdı. Sahipsiz olan yetimlere hiçbir hakkın verilmediği bu cahiliye toplumunda -iman etme şerefine nail olamamış amcanın eliyle dahi- seni nasıl koruduysak yine aynı şekilde sahip çıkacağız. Sahibi Allah olandan daha zengin kim vardır?

Tek, benzersiz veya pek az bulunur kıymetli şeye de yetim denir. Benzeri olmayan kıymetli inciye “dürr-i yetim” denilmesi bundandır. Burada edebi tefsirlerden olmak üzere “yetîmen” sözünde “dürr-i yetim” (eşsiz inci) manasına da işaret vardır. Şöyle demek olur: Seni halk içinde benzersiz, imkân sedefinde eşsiz olarak seçip de kalbini kendisine çevirmek suretiyle koruma ve himayesinde barındırmadı mı?[5]

Her insan şu veya bu anlamda “yetim”dir. Çünkü herkes “yalnız yaratılmış”tır (En’am 6/94) ve “Kıyamet günü Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır.” (Meryem 19/95).[6]

Seni şaşırmış bulup da yola iletmedi mi?

Rasûlullah, vahiy öncesi hayatında da “muvahhid” bir anlayışa sahipti. Allah’a inanıyor ancak nasıl yaşaması gerektiğini bilmiyor, insanlara çözüm olabilecek bir düzen sunamıyordu. Hira’ya sığınması bundandı. Kişiye gitmesi gereken yolu göstermek kadar büyük bir ihsan olabilir mi?

Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?

Zenginlik, malı mülkü çok olmak değil, ona karşı ihtiyaçsız olabilmektir. Allah Rasûlü, vahiy öncesinde de sonrasında da maddi açıdan hiç zengin olmadı. Oysa zengin olabilmek için eline çok fırsat geçmişti.

O, ashabı/ümmeti ile gani oldu. “Sana Allah ve beraberinde bulunan mü’minler yeter.” (Enfâl 8/64) O, kanaatkârlık göstererek geleni vermekle zenginleşti. Habibullah’ın en büyük zenginliği ise kendi muhtaçlığının ve Allah’ın ganiliğinin farkına varması. (Fâtır 35/15) Allah’ın dostluğu ile zengin olmak! Refîk-i ‘Alâ… Ve tüm mahlûkat ile dostluk… O’ndan ve O’nun izince gidenden daha varlıklısı var mıdır?

Öyleyse sakın yetimi ezme.

Nasıl ki Allah sana yetimken ikramda bulunduysa sen de sahibi olmayana, her türlü mahrumiyeti olana ihsanda bulun. “Kim bir yetimin başını okşarsa elinin değdiği her saç teli, mahşerde onun ışığı olur.”[7]  

 Yetimler, ümmetin çocuklarıdır. Bu yüzden olsa gerek Allah Teâlâ, zekât verilecek yerleri sıralarken yetimleri saymamıştır: Onlar zaten sizin evladınız gibi, bakmakla mükellefsiniz.

İsteyeni azarlama.

Para, yiyecek, giyecek, ilim, hidayet, dostluk her ne ihtiyacı olursa olsun isteyeni geri çevirme. İlle de kapına gelmesi gerekmez. Hâl diliyle isteyeni de fark edebilecek bir basirete sahip ol.

Küfür ehlinin şirk koşma talepleri dışında hiç kimseye “hayır” demeyen bir Peygamber’in ümmetinin de aynı duyarlılığa sahip olması gerekmez mi?

Ve Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.

Allah’ın nimetlerini anlatmak şükürdür. Aksi ise nankörlük/küfürdür. Rabbimizin nimeti neler mi? “Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışacak olursanız sayamazsınız.” (İbrahim 14/35)

En büyüğü de vahiy/iman nimeti. Nimeti anmak, onu Allah’ın istediği şekilde kullanmaktır. Ayete diğer açıdan bakacak olursak: “Anlattığın şeyler insanlar için nimet olsun.”

Bu surenin nüzulünden sonra Rasûlullah’ın, sevinçle tekbir getirdiği rivayetler arasında. “Bu mübarek surenin sonunda tam bir iman ve iç rahatlığı ile sahip olduğu nimeti söylemeye acele ederek ‘Allahu Ekber’ diye bir tekbir almanın ne güzel bir emre uyuş, ne hoş bir gönül huzuru ilanı, ne büyük bir şükran duygusu ifade ettiğini ve bu şükran duygusunun sona kadar yenilene yenilene devam etmesinin  nasıl arzuya şayan bulunduğunu hissetmemek mümkün değildir.”[8]


 


[1]Câsiye 45/24.

[2] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, XXIII/207.

[3] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX/271.

[4] Fahreddin Râzi, age, s. 214.

[5] Elmalılı Hamdi Yazır, age, s.279.

[6] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s.1279.

[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/250, 265.

[8] Elmalılı Hamdi Yazır, age, s. 287.

Yazar: