Sünnete Bağlılık VI

Sahâbîlerin, Hz. Peygamber’e bağlılıkları, pek tabiî olarak onları, arzularını sünnete göre düzenlemeye sevk ediyordu. Her ne kadar sünnete bağlı kalmak nefsi terbiye etmekle ilgili olsa da arzuları, başka bir kimsenin arzuları istikametinde düzenlemek, nefse çok zor gelen bir uygulamadır. Ancak sahâbîler, benlikleriyle mücadele ederek kendi arzularını yenmişler ve duygularını; Hz. Peygamber’in arzu ve tercihlerine tabi kılmayı büyük ölçüde başarmışlardır. Aslında onlar kadar bu konuda başarılı olmuş bir başka nesilden söz etmek mümkün değildir. “İ’tisâm”ın bir başka ifadesi sayılabilecek teslimiyet, aslında arzuları, Hz. Peygamber’e ve getirdiklerine tâbi kılmakla gerçekleşir.

Sahâbîler, arzu ve duygulardaki i’tisâmın gereğini Hz. Peygamber’in “Duyguları benim getirdiğime uymadıkça hiç biriniz (olgun) mü’min olamaz”[1] beyanında buluyorlardı. Diğer yandan Hz. Peygamber –amelinin yetersizliğine rağmen- Allah ve Rasûlü’nü sevdiğini söyleyen bir sahâbîye “Kişi sevdiğiyle beraberdir[2] buyurmakla, i’tisâmın duygulara uzanması gereğine, duygular içinde de sevginin özel konumuna işaret etmiştir. Zira bağlılığın sevgi olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir.[3]

Sahâbîler, Hz. Peygamber’in sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek suretiyle duygulardaki i’tisâmı da başarmışlardır. Mesela Hz. Ömer, Usâme b. Zeyd’in tahsisâtını, oğlu Abdullah’ın tahsisâtından fazla olarak tayin etmiş, Abdullah, babasına “Vallahi o, hiçbir savaşa benden önce varmış değildir” deyip bu farkın sebebini sorduğunda Ömer, “Usâme’nin babası Zeyd, senin babandan, oğlu Usâme de Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) senden daha sevgili idi. Ben, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim”[4] demiş, yetkili olduğu konularda Hz. Peygamber’in sevgisini ve sevdiklerini her şeyin üstünde ve önünde tutmuştur. 

Hz. Ömer’in bu davranışının önemli bir sebebi de Hz. Peygamber’in bizzat kendisine hitaben söylediği şu sözlerdir. Bir gün Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ömer’in elini tutmuş, Ömer, ‘Ya Rasûlallah, seni canım hariç her şeyden daha çok seviyorum!’ deyince Hz.  Peygamber ona, ‘Hayır, yemin ederim ki canından çok sevmelisin’, diyerek buna razı olmadığını belirtmiş, Ömer de ‘Vallahi, şu anda seni canımdan çok seviyorum’ demiş, Hz. Peygamber de,  ‘Şimdi oldu Ömer’ buyurmuştur.[5] Ebû Hureyre de ‘Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Temimoğulları’nı takdir eden sözlerini duyduktan sonra onları sevmekten vazgeçmeyeceğim’[6] diyerek sevginin de Hz. Peygamber’e göre başladığını ve sevgisini Hz. Peygamber’in takdir ve tepkilerine göre yönlendirdiğini açıkça ifade etmiştir.

Sahâbîler, damak zevklerini dahi Hz. Peygamber’in sevdiği ve sevmediğine göre ayarlayarak meşru istek ve zevklerini düzenlemede sünnete tâbi olmuşlardır. Ebû Eyyûb el-Ensârî, bu anlayışı genelleyerek ifade etmiştir. Hz. Peygamber, kendisine gelen yiyeceklerden fazlasını evinde misafir kaldığı Ebû Eyyûb’a göndermiş, yine bir gün sarımsaklı olduğu için hiç dokunmadığı bir yemek göndermiş, Ebû Eyyûb, Hz. Peygamber’e yemeğe niçin hiç dokunmadığını, onun haram olup olmadığını sormuş, ‘Hayır, fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmıyorum’ cevabını vermiştir. Ebû Eyyûb, ‘Senin hoşlanmadığından ben de hoşlanmıyorum’[7] deyivermekte hiç tereddüt göstermemiştir.

Câbir b. Abdullah, Hz. Peygamber’in, ‘Sirke ne güzel katıktır’ buyurduğunu işittiğinden beri sirkeyi sevdiğini söylemiş,[8] Enes de içinde kabak ve et bulunan yemekten Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kabakları seçtiğini gördüğünü anlattıktan sonra ‘O günden beri kabağı seviyorum[9] ve bana yapılan yemeklerde kabak koyulabilecek her yemeğe kabak koyduruyorum’ demiştir.[10]

Tercih imkanı bulunan işlerde sahâbîler, Hz. Peygamber’in tercihine uymaya çalışırlardı. Mesela, daha önce zikrettiğimiz Mekke Fethi’nde Hz. Peygamber, Kâbe’nin içinde namaz kılıp çıktıktan sonra sahâbîler içeri girmek için koşuşmuş, Abdullah b. Ömer, ilk önce içeri girmiş ve içeri girer girmez Bilâl’e (v. 20/641), Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz kıldığı yeri sormuştur.[11] Yine İbn Ömer, Medine’nin köylerinden birine gittiğinde Muaviyeoğulları yurduna uğramış ve Hz. Peygamber’in Kabe’nin içinde nerede namaz kıldığını araştırdığı gibi onlara Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) orada bulunan mescidin neresinde namaz kıldığını sormuştur.[12] Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mescidde (nafile) namaz kılarken Mushaf’ın[13] yanındaki direğe doğru durarak namaz kılmayı tercih ettiğinden, Seleme b. el-Ekvâ da orada namaz kılmayı tercih ederdi.[14]

Sahâbîler, arzu ettikleri halde Hz. Peygamber’in hoşlanmadığı şeyleri yapmazlar, arzularını sünnete tercih ederlerdi. Enes, sahâbîler için Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem)daha sevgili kimse olmadığını ve onu görünce ayağa kalkmak istediklerini ancak hoşlanmadığını bildikleri için ayağa kalkmadıklarını rivayet etmiştir.[15]

Sahâbîler, ölümle ilgili meselelerde dahi Hz. Peygamber’de gördüklerinin aynısını temenni ederlerdi. Ona bağlılıkları onun vefat ettiği güne, yere, hatta yaşına kadar uzanırdı. Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) pazartesi günü vefat etti diye pazartesi günü ölmeyi arzulamış,[16] Hz. Ömer de Medine’nin faziletine dair hadisleri sebebiyle[17] “Allah’ım benim ölümümü Muhammed’in beldesinde nasip et” diye dua etmiştir.[18] Muaviye ise hutbede “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) altmış üç yaşında vefat etti. Ebû Bekir ve Ömer de öyle. Ben de altmış üç yaşında ölmeyi isterim”[19] diye arzusunu ifade etmiştir. Âmir b. Sa’d (v. 104/722) ise ölüm döşeğindeyken, “Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem)mezarında olduğu gibi mezarıma lahid kazın ve üzerime taş dikin” vasiyetinde bulunmuş,[20] öldükten sonra da onun sünnetinden izler taşımak istemiştir. Burada önemli olan, bir sahâbînin mezarının bile Hz. Peygamberinkine benzemesini temenni etmesidir. Ne örf, ne âdet, ne de gelenek, “sünnet”e ve “sünnet”in sahibine benzeme arzularının önüne geçemiyordu.

Bağlılığın en belirgin bir başka alâmeti, bağlılık duyulan şahıs için yapılan fedakarlık ve bunun ölçüsüdür. Asıl itibariyle fedakarlığın her çeşidi nefse zor gelmekle birlikte, kişinin arzularının hilafına olan durumlarda, fedakârlık ve ferâgat göstermesi, şüphesiz en üst derecede bağlılık belirtisidir. Sahâbîler, arzularının, isteklerinin zıddına olan veya hoşlarına gitmeyen durumlarda da canlarının istediği gibi davranmayıp sünneti tercih etmişlerdir. Çünkü sünnet, kendi arzu ve isteklerinin önünde gelmekteydi. Hoşlanmadıkları konularda görüşlerinden vazgeçip sünnete uyarlardı. Sahâbîler, sünneti tebliğ gereği ve diğer insanların nefis eğitimine örnek olmak maksadıyla bu durumu açıkça belirtmekten çekinmemişlerdir.

Onların bu tutumları, ağır hasta iken bile görülürdü. Tedavi maksadıyla karnına dağlama yapılan Habbâb (v.37/657), dayanılmaz derecedeki acılarına rağmen ölümü temenni etmemiş, gerekçe olarak da “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize ölümü temenni etmeyi yasaklamamış olsaydı, şüphesiz ölümü temenni ederdim” demiştir.[21]

Sahâbîler, yas tutarken dahi sünneti gözetir, durumlarını bahane etmez ve o an için arzu etmeseler bile sünnetin gereği olduğu için onu öylece yaparlardı. Hz. Hasan öldüğünde, Hz. Hüseyin cenaze namazını kıldırması için Medine valisi olan Sâid b. el-Âs’ı (v. 59/679) ileri doğru itmiş ve “Öne geç, sünnet olmasaydı, seni öne geçirmezdim” demiştir.[22] Hz. Peygamber’in hanımlarından Ümmü Habibe, bir akrabasının vefatından üç gün geçtikten sonra bir koku isteyip sürünmüş ve “Bunu, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan Müslüman bir kadının herhangi bir ölü için üç günden fazla yas tutması helal değildir. Fakat sadece eşi için dört ay on gün yas tutar’ buyurduğunu duyduğum için yapıyorum” demiştir.[23]

Sahâbîler, düşman karşısında dahi sünneti gözeterek kendilerine hakim olmuşlardır. Hz. Peygamber, kendisine eza eden ve müşriklere mal yardımında bulunan Ebû Râfi’ b. Ebû Hukayk adlı yahudiyi öldürmek için ensârdan bazı kimseleri görevlendirmiş, onlara kadın ve çocuklara dokunmamalarını tembih etmiştir. Sahâbîler, Ebû Râfi’ öldürdükten sonra karısı bağırarak karşılarına çıkmış, sahâbîlerden biri kılıcını çekip havaya kaldırdığı halde hadisi hatırlayınca kendini tutmuş kadını öldürmemiş,bu sahâbî daha sonra “Hz. Peygamber’in emri olmasa  ondan kurtulacaktık” demiştir.[24]

Sahâbîler, sevdikleri kimselerin arzuları sünnete uymadığı zaman sünnete bağlılıklarını, dostluğa tercih ederlerdi. Sevdikleri, Hz. Peygamber’in ailesi de olsa durum aynıydı. Daha önce çalışmamızın çeşitli yerlerinde örnek verdiğimiz miras meselesinde Ebû Bekir, miras için gelen Fâtıma ve Ali’ye, Peygamberlerin miras bırakmadıklarına dair hadis sebebiyle miras veremeyeceğini söylemiş ve “Allah’a yemin ederim ki, benim için Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem)  hısımları ile ilgilenmek  kendi yakınlarım ile ilgilenmekten daha sevimlidir, ancak ben Rasûlullah’ın yapmakta olduğu şeyi terk etmem”[25] diyerek Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ailesini,  Peygamber’in hadisi sebebiyle geri çevirmek zorunda kalmıştır.

Sahâbîler, tabiatlarına, mizaçlarına aykırı gelse de sünnete uyarlardı. Bu aile içi ilişkiler gibi çok özel durumlarda da geçerliydi. Hz. Ömer, sabah ve yatsı namazlarını mescidde kılan hanımı Âtike’ye, “Bunu istemediğimi biliyorsun” dediğinde hanımı, “Sen yasaklayana kadar buna son vermeyeceğim” demiş,[26] İbn Ömer, babasının “Hanımlar, mescide gelmek için izin isterse men etmeyin” hadisi sebebiyle hanımının mescide gitmesini yasaklamadığını söylemiştir.[27]

Eş seçiminde bile Hz. Peygamber’e danışır, onun tercihine uyarlardı. Fâtıma binti Kays, iddeti bitince Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gidip Muâviye b. Ebû Süfyân (v. 60/679) ve Ebû Cehm b. Hişâm’ın kendisiyle evlenmek istediklerini söylemiş ve hangisini seçmesi gerektiğini sormuştur. Hz. Peygamber de ayrı ayrı gerekçe göstererek bu iki şahıs dışında Usame b. Zeyd’le evlenmesini  tavsiye etmiştir. Fâtıma önce Usame’yle evlenmek istemediğini söyleyince Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’a ve Allah’ın Rasûlü’ne itaat etmende senin için hayır vardır,[28] Usame b. Zeyd’le evlen” buyurmuş; Fâtıma, Rasûlullah’ın tavsiyesi olduğu için Usame’yle evlenmiş ve Rasûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat etmekle gerçekten hayır bulmuştur. O, Allah’ın bu evliliği hayırlı kıldığını, Usame’yle mesûd olduğunu anlatmıştır.[29]

Hz. Ömer de Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm kendisinden çok genç olduğu halde onunla evlenmiş ve “Ben kendimden bu kadar genç biri ile evlenmezdim ama Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu duydum: ‘Benim akrabalığım, dünyada da ahirette de geçerlidir. Kıyamet gününde bütün akrabalıklar ve hısımlıklar kesilir ancak benim akrabalığım ve hısımlığım kalır.’ Ben, benimle Allah’ın Nebisi arasında akrabalık ve hısımlık olmasını arzu ettim” demiştir.[30]

Sahâbîler, nefislerine zor gelen konularda da sünnete uyarlardı. Hz. Ali, ikinci evlilik yapmak istediğinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)“Fatıma benden bir parçadır, onun hüzünlenmesinden, gazaplanmasından hoşlanmam” buyurması üzerine Hz. Ali, “Seni üzecek bir şey yapmam” demiş, evlenmekten vazgeçmiştir.[31]

Amr b. Âs ise sahur yemeği hazırlanmasını ister, fakat kendisi çok az yerdi. Bunun sebebini sorduklarında, “Ben, arzu ettiğim için hazırlamanızı istemiyorum. Hz. Peygamber, “Bizim orucumuzla ehl-i kitabın orucunu ayıran şey, sahurdur” buyurduğu için az da olsa yiyorum” demiştir.[32]

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem),  mehir olarak verilen bahçeyi iade suretiyle Sâbit b. Kays’ın karısını ondan boşamış. Bu durum Sâbit b. Kays’a haber verilince, “Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmünü kabul ettim” demiş,[33] boşanma gibi bir olayda bile gayet makul davranmıştır.

His, heves ve arzuların eğitilip olgunlaştırılmasında ‘sünneti’ esas almak, ‘sünnet’in ön gördüğü şekil ve çerçevede arzuları biçimlendirmek, i’tisâmın hem tabiî gereği hem de sonucu sayılabilir.

 


[1] El-Hasen b. Süfyan (v. 303) ve “Kitâbu’l-erbaîn” Adlı Hadis Cüzü, hzr. Musatafa Sares (Ertürk), s. 10 (metin kısmı); İbn Âsım, Sünne, s. 12; Beğavî, Mesâbîh, I, 160.

[2]Buhârî, Edeb 95; Müslim, Bir 164; Abdurrezzâk, Musannef, XI, 199; Ahmed b. Hanbel, II, 192, 2013; Dârîmî, Rikâk, 71.

[3]Konuyla ilgili ayet, hadis ve izahlar için bk. İbn Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-ulûm, s. 365-367.

[4] Tirmizî, Menâkıb, 39. Tirmizî hadisin hasen-garip olduğunu bildirmiştir.

[5] Ahmed b. Hanbel, III, 176, 278; Buhârî, Eymân, 3.

[6] Buhârî, Meğâzî, 63; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 198.

[7] Ahmed b. Hanbel, V, 415-417; Müslim, Eşribe 170,171.

[8] Dârîmî, Et’ime 18; Müslim, Eşribe, 144; Ebû Dâvûd, Et’ime 39.

[9] Buhârî, Buyû’, 30; Müslim, Eşribe, 144-145; Ebû Dâvûd, Et’ime 21.

[10] Müslim, Eşribe, 145.

[11] Abdurrezzâk, Musannef, V, 80, 81; Buhârî, Cihad, 127; Meğazî, 49.

[12] Muvatta, Kur’ân, 35.

[13]Minber ile mihrab arasındaki sütundur. Mushafların bulunduğu sandık orada olduğu için bu isim verilmiştir. Bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, II, 158.

[14] Ahmed b. Hanbel, IV, 48; Buhârî, Slât, 95; Müslim, Salât, 264; İbn Mâce, İkâme, 204.

[15]Tirmizî, Edeb, 13.  

[16]Buhârî, Cenâiz, 94.

[17] Buhârî, Fedâilu’l-medine, 2, 5, 6, 12.

[18] Buhârî, Fedâilu’l-medine, 12; Cihâd 3 (terceme).

[19]Müslim, Fedâil, 120.

[20] Nesâî, Cenâiz, 85.

[21] Abdurrezzâk, Musannef, XI, 314; Buhârî, Merdâ 19; Deavât 30; Müslim, Zikr 12.

[22]Abdurrezzâk, Musannef, III, 472. Bilindiği gibi devlet başkanı ya da onun temsilcisi namazı kıldırır. Hz. Hasan’ın cenaze namazını tabiî olarak Medine valisi kıldıracaktır. Bu metinden anlaşıldığına göre cenaze namazını Hz. Hüseyin ya kendi kıldırmak istemiş ya da başka kimseyi düşünmüş olmalıdır.

[23] Muvatta, Talâk, 101; Tayâlisî, Müsned, s. 222; Abdurrezzâk, Musannef, VII, 47-49; Ahmed b. Hanbel, VI, 325.

[24]Muvatta, Cihad, 8; Buhârî, Meğâzî, 16.

[25]Ahmed b. hanbel, I, 4, 6, 9-10; Buhârî, Humus, I; Ferâiz 3; Müslim, Cihad, 52, 54; Ebû Dâvûd, İmâre, 19.

[26] Muvatta, Kıble, 14; Ahmed b. Hanbel, II, 7.

[27] Buhârî, Cum’a, 13.

[28] Müslim, Talâk, 47.

[29] Muvatta, Talâk, 67.

[30] Abdurrezzâk, Musannef, VI, 163-164; Ahmed b. Hanbel, III, 18, 62.

[31] Abdurrezzâk, Musannef, VII, 301.

[32] Ahmed b. Hanbel, IV, 197; Dârimî, Savm, 9.

[33] Abdurrezzâk, Musannef, VI, 502, 503.