SAHABENİN SÜNNETE BAĞLILIĞI I : Hz. Peygamber’i Takip Etmeleri

Hz. Peygamber, İslâm'ı insanlara tebliğ eden Allah'ın elçisidir. Allah Teâlâ, onu mü'minlere, örnek göstermiştir.[1]  Onun sünnetinin, hayatın her safhasını kapsaması sebebiyle, hayatının her safhasının bilinmesi gereklidir.[2] Bir önder ve örneğe bağlılığın birinci göstergesi, bağlılık hissedilen kişiyi yakından takıp etmektir. Nitekim Ebû Mûsâ el-Eş'arî (v. 44/664), Müslüman olmadan önce Yemen'den Medine'ye geldiğinde bir müddet bekleyip Rasûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ve yakınlarını gözlediğini belirtmiştir.[3]  Sahâbîler, dini öğrenmenin ve kavramanın özel şartı olarak Kur'ân-ı Kerim yanında sünnetin bilinmesi gereğine inanıyorlardı. Bu inanç sebebiyle sahâbîler, deyim yerindey­se, Hz. Peygamber’i yakın takibe almışlardı. Onun yaptığı her hareket gözlem altındaydı. O (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bir gün bile bu durumdan şikâyetçi olmamış, peygamber ve örnek insan olmanın neticesine rıza göstermiş, gece-gündüz demeden hayatının izlenmesini, tabiî karşılamıştır. Sahâbîlerin bu konudaki hassasiyetlerinin bir örne­ği, Abdullah b. Ömer'in sonraki nesilleri hayrete düşürecek şekilde Rasûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ait her izi takip etme titizliğidir.[4] 

Sahâbîlerin en küçük ayrıntıya kadar Hz. Peygamber’i izlemelerinin en önemli gerek­çelerinden biri, O’nun bütün hayatını sünnet olarak görmeleridir. Onlar, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatının gündelik olaylarını bile asla teferruat olarak görmezlerdi. Hz. Peygamber’in hayatının bütün yönlerine bizzat ulaşmaya gayret ederler, eğer buna imkân bulamazlarsa, vazgeçmeyip sün­nete şâhit olanlardan öğrenmeye çalışırlardı. Sahâbîlerin, kendilerini Rasûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) takip etmek zorunda hissetmelerinin önemli bir başka sebebi de vahyin henüz devam etmekte olmasıdır. Meselâ, Hz. Peygamber hac yapacağını ilân edince birçok kişi Medine'ye akın etmiş ve ona uymak ve onun yaptığını yapmak için çareler aramışlardır. Medine'den onunla birlikte yola çık­mışlardır. Sahâbîlerin ilk şahidi oldukları ameller, onu takipte ne kadar isabet ettiklerini gösterir. Câbir b. Abdullah (v. 78/697), bu durumu şöyle nakletmiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile hac yaptık, kendisine Kur'ân nazil oluyor ve uygulamasını o biliyordu, biz de onun yaptıklarını yapıyorduk.[5]

Sünneti öğrenmek için nöbet yolunu seçen sahâbîler vardı. Meselâ, Hz. Ömer, Medîneli bir sahâbi ile Rasûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) tâkip için anlaş­mıştı. Ömer, bu durumu şöyle anlatmaktadır: “O, Rasûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrı bulunduğu sırada ben Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mecli­sinde hazır bulunur ve o gün Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili olayları ona anlatırdım. Benim olmadığım gün ise Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili bilgileri o bana getirirdi.”[6]

Sünneti bu derece iyi takibe alan Hz. Ömer'e, “Bugün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.”[7] âyetini kastederek “Sizin kitabınızda bir ayet var ki bize nazil olsaydı o günü bayram ilân ederdik.” diyen Yahudi'ye, Ömer'in “Biz, o âyetin nâzil olduğu günü de yeri de biliyoruz. Bu âyet, cumaya rastlayan bir arefe günü, vakfe esnasında Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayakta iken nâzil olmuştur.”[8] diye cevap vermesi pek tabiîdir. Hz. Ömer'in bu beyânı sahâbîlerin vahyin gel­diği yeri, günü, Hz. Peygamber'in o andaki durumunu ayrıntılarıyla bildiklerini göstermektedir. Abdullah b. Mes'ûd da yemin ederek “Ben, Allah'ın Kitabı'nda bulunan sûrelerin ve âyetlerin ne hakkında, nerede nâzil olduğunu en iyi bilen kimseyim. Benden daha iyi bilen biri olduğunu bilsem, ulaşabileceğim yerde ise muhakkak ulaşırdım.”[9] diyerek Hz. Peygamberi takipteki titizliğini ve bu konudaki ehliyetini ifade etmiş olmaktadır.

Sahâbîler, Hz. Peygamber'i takipleri neticesinde birçok yönden önemli bilgiler edinmişlerdir. Meselâ, Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber Veda Haccı sırasında Akîk Vadisi’nde bulunan Zü'l-huleyfe mevkiinde konaklamış ve rü­yasında ona “Sen mübarek bir vadide bulunuyorsun.” dendiğini rivayet etmiş ve Hz. Peygamber'in konakladığı yeri daha sonraki haclarında yanındakilere göstermiştir.[10]

Bilindiği gibi sünnetin öğrenilmesinde âyetlerin nüzûl zamanın bilinmesi­nin önemi büyüktür. Bu sebeple sahâbîler, bu noktayı özellikle soruşturmaya tâbi tutarlardı. Abdest alırken Hz. Peygamber'in ayaklarını meshettiğini söyle­yen Cerîr'e (v. 51/671) bunu Mâide Sûresi nâzil olmadan önce mi yoksa sonra mı gördüğünü sormuşlardır.[11] Bu tutum, sahâbîlerdeki Kur'ân'ın, ancak sünnetle anlaşılıp yaşanacağı anlayışının göstergesidir. İbn Abbas da “Hz. Peygamber'in ashâbı, onun en son yaptığına tâbi olurlardı.” diyerek sahâbîlerin Rasûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) takip etmelerinin bir başka gerekçesine işaret etmiştir. İbn Şihâb “Onlar, Hz. Peygamber'in son uygulamasını muhkem nâsih kabul eder­lerdi.” demiştir.[12] Çünkü vahiy devam ederken neshin vukuu muhtemeldir.[13]

İslâm dinini dünyaya yayan nesil olan sahâbîler, dini asıl kaynağından alabilmek için gece-gündüz demeden Hz. Peygamber'i takip ederlerdi. Muksirûn’un ilk ismi olan Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber'i ne ölçüde takip ettiğini şöyle anlatmıştır “Ben miskin biri idim. Karın tokluğuna Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) peşinden ayrılmazdım. Muhacirleri ticaret, ensârı da toprakları meşgul ediyordu. Ben ise kendimi Rasûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) adamıştım. Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) meclisinde çok bulunan biriydim. Onlar yokken ben bulunuyordum. Onlar unuttuklarında ben hatırlarım.”[14]

Sahâbîlerin sünneti takip için yarıştıkları bile olurdu. Mekke Fethi'nde Hz. Peygamber, Kâbe'nin içinde namaz kılıp dışarı çıktıktan sonra herkes içeri girmeye koşmuş, ilk giren ise, sünnete bağlılığıyla sahâbe arasında temâyüz etmiş olan Abdullah b. Ömer olmuş ve içeri girer girmez Bilâl'e Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz kıldığı yeri sormuştur.[15]

Bir sünnet bilgisini, asıl kaynaktan elde etmiş olmak, sahâbîler için büyük bir mutluluk vesilesi olurdu. Meselâ, Abdullah b. el-Hâris b. Cezi'z-Zübeydî (v. 86/705) Rasûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) tâkipteki başarısını şöyle ifade etmiştir: “Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) 'Sakın, def-i hacet durumunda kıbleye doğru dönmeyin.' emrini ondan ilk işiten benim ve bunu halka ilk bildiren de benim.”[16] Ebû Hüreyre de “İçinizde namazı Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namazına en çok benzeyen benim!”[17] derken Hz. Peygamber'i yakından izlemiş olmanın imtiyazı ile övünüyor denilebilir. Aslında bu, kuru bir övünme değil, sünneti öğrenme, öğretme ve sünnete olabildiğince uymayı teşvik etmektir. Esasen, ancak böyle bir maksat, Hz. Peygamber'i yakından takip etmenin gerekçesi olabilir. Hz. Ali'nin kıldırdığı namazı Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namazına benzeten İmrân b. Husayn,[18] Hz. Ali'deki bu söz konusu kalite ve imtiyaz ölçüsüne işaret ediyordu. Bu söz bir anlamda da İmrân'ın (v. 52/672) sünnet bilgisinin göstergesi olmaktaydı. Abdullah b. Mes'ûd da “Ben Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından yetmiş sûre aldım.”[19] diyerek aynı durumu belirtmiştir. Yine Kays b. Sa'd'ın “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken ne oldu ise (bugün) hepsini gördüm. Yalnız o zaman def çalındığı gibi bugün Ramazan bayramında def çalındığını görmüyorum.”[20] sözleri, Kays'ın iki dönemi kıyaslayacak derecede ayrıntılı bilgi ve hatıralara sahip olduğunu ve sünneti, bu ölçüde izlemenin, toplumu sünnete göre şekillendirme maksadına ne derece hizmet ve yardım vadettiğini gösterir. Bunun yanı sıra kendisi de sahâbî olan Ebû Humeyd es-Sâidî (v. 60/680), diğer sahâbîlere, “Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) namazını ben, hepinizden daha iyi bilirim.” deyince sahâbiler “Neden sen hepimizden iyi bileceksin? Hepimizden daha çok onun izini takıp etmiş değilsin, hepimizden önce onun sohbetinde bulunmuş değilsin.” demişler,[21] en yakından takip ede­nin sünneti en iyi bilen kimse olacağını dile getirmişlerdir.

Sahâbiler, sünneti “din” olarak gördüklerinden,[22] sünnetin kaynağından elde edilmesi gereğine dikkat çekerlerdi. Hangi konudaki sünneti, kimin daha iyi bildiğini bilirler ve bunu başkalarına da duyururlardı. İbn Abbas, kendisine vitr namazı hakkında bir soru soran Sa'd b. Hişam'a “Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl vitr kıldığını, dünyada en iyi bilenin kim olduğunu söyleye­yim mi? O, Aişe'dir.” demiştir. Sa'd de hemen Hz. Aişe'nin yanına gitmiştir.[23]

İhtilaflı durumların hallinde, o konudaki sünneti en iyi bilen sahâbîlerin büyük hizmeti olmuştur. Saîd b. Cübeyr (v. 95/713), Hz. Peygamberin ihrama girdiği yer hakkında görüş ayrılığı olduğunu İbn Abbas'a anlatıp ondan yardımcı ol­masını istediğinde İbn Abbas “Gerçekten bunu en iyi bilen kişi benim.” diyerek Hz. Peygamber’in haccını anlattıktan sonra ihtilafın sebebini de izah etmiştir.[24]

Sahâbîlerin, sünneti öğrenip onunla amel etmek için Hz. Peygamber'i ya­kından takip ettiklerini gösteren birçok ilginç örnek vardır. Meselâ, Abdullah b. Abbas, sünneti öğrenmek için Hz. Peygamber, hanımı Meymûne'nin (v 51/671) -ki Meymûne Abdullah'ın teyzesidir- yanında iken onların odalarında gecelemiş, Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gece yaptığı ibadetlerde ona uy­muş ve onların tamamını nakletmiştir.[25] İbn Abbas gibi Hz. Peygamber'le ay­nı odada geceleme imkân ve bahtiyarlığına eremeyen Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (v. 68/687) ise “Ben bu gece Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gece (teheccüd) namazını izleyeceğim.” demiş ve onun çadırının kapı eşiğini kendisine yastık yapmış, durumu gözlemiştir.”[26]

Sahâbîler, sünneti öğrenebilmek için hiçbir fedakârlıktan kaçmazlardı. Abdullah b. Ömer, Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sabah namazını bir ay süreyle takip etmiş ve hangi sûreleri okuduğunu tespit ederek nakletmiştir.[27] Aynı şekilde Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bir günde nafile olarak kaç rek'ât kıldığını iyice gözlemlemiştir.[28] İbn Ömer, sünnetle ilgili her konuda gösterdiği hassasiyeti, henüz muttali olmadığı sünneti öğrenmek için de gösterirdi. Medine'nin köylerinden birine gittiğinde Muâviyeoğulları yurduna uğramış ve Hz. Peygamber’in Kâbe’nin içinde nerede namaz kıldığını araştırdığı gibi onlardan Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), oradaki mescidin neresinde namaz kıldığını da öğrenmiştir. Daha sonra Hz. Peygamber'in Muâviyeogulları yurdunda yaptığını duyduğu üç duanın ne olduğunu sormuştur.[29] Muhtemeldir ki İbn Ömer, mahrum kaldığı sünneti öğrenmek için oraya gitmiştir.

Mekke'nin fethinde evi, Hz. Peygamber'in geçeceği yolun üzerinde bulunan Abdurrahman b. Safvân, bu imkânı değerlendirmiş, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl hareket edeceğini görmek için hazırlık yapmıştır.[30]

Sahâbîler, Hz. Peygamberi o kadar sıkı bir şekilde takip ederlerdi ki bazen bu, onun sözlerini sayma şeklinde tezahür ederdi. İbn Ömer “Biz Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mecliste yüz defa 'Rabbim beni bağışla, tevbemi kabul et, şüphesiz sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin.' dediğini sayardık.” demiştir.[31] Habbâb b. Eret (v. 37/657), bir soru üzerine, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) öğle ve ikindi namazlarında Kur'ân okuduğunu söylemiş, kıraati gizli olan bu namazlarda nasıl olup da bunu anladığı sorulunca “Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) sakalının hareket etmesinden.” diye cevap vermiştir.”[32]

Sahâbîler, O’nun yemek yiyip yemediğini bile bilirlerdi. Hz. Peygamber'in Ramazan bayramında namaza gitmeden önce bir şeyler yediğini, kurban bayramı günü ise, kurban etinden tadıncaya kadar bir şey yemediğini tespit etmişler,[33] hatta Enes (v. 93/711), Hz. Peygamber'in Ramazan bayramında yediği hurmaları saymış olmalı ki hurmaların tek sayılı olduğunu söylemiştir.[34] Ebû Eyyûb el- Ensârî ise, Hz. Peygamber'in, kendisine gönderdiği yemeklerde onun parmaklarının değdiği yeri öğrenip o kısımları yemiştir.[35]

Sahâbîler, Hz. Peygamber'i öyle yakından izliyorlardı ki onun, hangi gün hangi hanımının yanında kaldığını bile bilirlerdi. Meselâ, Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Aişe'ye olan sevgisini bildiklerinden, vermek istedikleri hediyeyi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Aişe'nin evinde iken takdim ederlerdi.”[36]

Hz. Peygamber'in her şeyi ile yakından ilgilenmenin tabiî bir neticesi olarak onun devesinin sesini dahi tanırlardı. Hac emîri olan Hz. Ebû Bekir, yolda sahâbîlere namaz kıldıracağı sırada bir deve böğürtüsü duyunca “Bu, Rasûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) devesinin sesi.” demiştir.[37]

Sahâbe, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) tuvalete gittiğini bile takip ederlerdi. Çünkü bunun abdest, yani dinleri ile ilgili yönü vardı. Hz. Peygamber'in abdest almadığını görünce abdestten bahsetmişler, onların bu meraklarını, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben namaz kılmak mı istiyorum ki abdest alayım.” buyurarak[38] gidermiş, her tuvaletten sonra abdest almanın şart olmadığını öğretmiştir.

Hz. Peygamber'i takip etmek için yarışan sahâbîler, Onun yaptığından mahrum kalmaları halinde çok üzülürlerdi. Meselâ, Ebû Talha (v. 34/654), bir seferden dönüşte Medine'ye Hz. Peygamber'le giremediği için çok üzülmüş, üzüntüsünü Allah'a yakararak belirtmiştir.[39]

Peygamber’in günlük hayatına gösterdikleri bu hassasiyet ve bilgileri rivayet etmeleri, sahâbîlerin, neleri sünnet olarak algıladıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tutum, Kur'ân'ın “örnek insan” olarak takdim ettiği Hz. Peygamber’in hayatının ayrıma tâbi tutulmadan, her yönüyle tam bir bütünlük içinde sünnet olarak benimsenmesi ve uygulanması bakımından ehemmiyetlidir.



 *Bu yazı hocamızın izniyle Sünnete Bağlılık adlı eserinden alınmıştır.

[1]Ahzâb, 33/21.

[2] Bk. Nedvî, Hz. Muhammed Hakkında Konferanslar, s. 103.

[3] Buhârî, Fedâi’lu-ashâbi'n-Nebî 27.

[4] Bk. Hâkim, Müstedrek III, 561.

[5]Nesâî, Menâsik 51, 56.

[6] Buhâri, Ahbâru'l-âhâd 1.

[7] Mâide, 5/3.

[8] Buhârî, İmân 33; Meğâzî 77; Tefsir 5/2; İ’tisâm(Giriş kısmında); Nesâi, İmân 18. İlk bakışta Hz. Ömer'in cevabı, soruya mutabık düşmemiş görünmektedir. Ahmed Naîm, soru ile cevap arasında üç vecihten mutabakat olduğunu belirtmiştir: 1. Âyet, Arefe günü ikindiden sonra nâzil olduğu için bayram gecesi nâzil olmuş, yâhut nuzülüyle bayram tahakkuk etmiştir. 2. Cuma günü nâzil olmuştur, zaten o gün bayramdır. 3. Arefe günü zaten bayramdır. [Bk.Tecrid Tercemesi I, 54 (dn. 1)].

[9] Ahmed b. Hanbel, I, 405; Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân 8.

[10] Bk. Buhârî, Hac 16; Hars ve Muzaraa 16; Müslim, Hac 434.

[11] Ebû Dâvûd, Tahâret 60.

[12] Müslim, Sıyâm 88.

[13] Nevevî, Minhâc, VII, 231.

[14] Ahmed b. Hanbel, II, 240, 274; Buhâri, İlim 42; Buyu' 1; Hars 21; İ'tisâm 22; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe 159, 160.

[15] Abdurrezzâk, Musannef , V, 80, 81; Buhârî, Cihâd 127; Meğâzî 49.

[16] İbn Mâce, Tahâret 17.

[17] Abdurrezzâk, Musannef, II, 62; Muvattâ, Salât 19; Dârimî, Salât 40; Buhârî, Ezan 115, 128; Müslim, Salât 27-32; İbn Mâce, İkâme 7.

[18] Abdurrezzâk, Musannef, II, 63; Buhâri, Ezan 116. Enes b. Mâlik de Ömer b. Abdülaziz'i aynı sebeple takdir etmiştir. (Bk. Nesâî, İftitâh 61).

[19] Ahmed b. Hanbel, I, 405.

[20] Mâce, İkâme 163.

[21]İbn Mâce, İkâme 72.

[22] İbn Sîrîn de kendisinden öncekilerin bu anlayışını  “Sünnet dindir" diye tekrarlamıştır. (Bkz.  Râmehurmuzî, el-Muhaddisu'l-fâsıl, s. 414).

[23] Abdurrezzâk, Musannef, III, 39; Ahmed b. Hanbel, VI, 53-54; Dârimî, Salât 165; Müslim, Müsâfırin 139; Nesâî, Kıyâmu'l-leyl 43.

[24] Bk. Ebû Dâvûd, Menâsik 21.

[25] Buhârî, Vudu'  5, 36; Ezan 161; el-Amel fi's-salât 1; Tefsir 3/18, 19,20; İbn Mâce, Tahâret 48.

[26] Muvatta, Salâtu'l-leyl 12; İbn Mâce, İkâme 181. Vâil b. Hucr da "Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl namaz kıldığını mutlaka görmeliyim" demiş ve bu maksatla Resûlullah'ı (s.a.s) takip etmiştir, bk. Ebû Dâvûd, Salât 115, 175.

[27] Tirmizî, Salât 191.

[28] Tirmizî, Salât 203.

[29] Muvatta, Kur'ân 35. Hadîs ilminin önemli meselelerinden "rıhle" ve "âli isnâd"ın menşeini ve ilk örneklerini sahâbîlerin bu anlayışlarında bulmak mümkündür.

[30] Ebû Dâvûd, Menâsik 54.

[31] Ahmed b. Hanbel, II, 21, 67; Ebû Dâvûd, Vitr 26; Tirmizî, Deavât 38; İbn Mâce, Edeb 57.            

[32]Buhârî, Ezan 91, 96, 97, 108; Ebû Dâvûd, Salât 124.

[33] Ahmed b. Hanbel, V, 352, 353; Dârimî, Salât 217; Tirmizî, Cum'a 38; İbn Mâce, Sıvam 49.           

[34] Buhârî, İydeyn 4.

[35] Ahmed b. Hanbel, V, 415, 416, 417; Müslim, Eşribe 170, 171; Tirmizî, Et'ime 13.

[36] Ahmed b. Hanbel, VI, 293; Buhârî, Hibe 8; Fedâilu Ashâbi'n-Nebî 30; Müslim, Fedâilu's-sahâbe 82; Tirmizî, Menâkıb 62; Nesâî, İşretu'n-nisâ 3.

[37] Dârimî, Menâsik 71.

[38] Müslim, Hayz 118, 121. Sahâbîlerin, Hz. Peygamber'i yakından takip ettiklerinin delili olacak birçok rivayet vardır. Meselâ, İbn Ömer, Hz. Peygamber'in Me'zemin denilen (Arafat'la Müzdelife arasındaki yerden önceki bir) yerde tuvaletini yaptığı yeri, (bk. Ahmed b. Hanbel, II, 131); Ebû Saîd el-Hudrî, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mescidde bir Türk çadırında i'tikâf ettiğini, çadırın kapısının hasırdan oluşunu rivayet etmişlerdir. (Bk. İbn Mâcc, Sıyâm 62). Resûlullah'ın (sallallahu alevhi vc sellem) sofrası da bilinirdi. (Bk. Ahmed b. Hanbel, III, 130; Buhâri, Et'ime 8, 23; İbn Mâce, Et'ime 20; Tirmizî, Et'ime 1).

[39] Müslim, Fedâilu's-sahâbe 107.