Ensâr

“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Tevbe 9/100)

‘Ensâr’  kelimesi, yardım etmek anlamındaki ‘nasr’ kökünden türemiştir.

 İslam literatüründe Ensâr kavramı, Hz. Peygamber’e ve Muhacirlere yardımda bulunan Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Medineli Müslümanlar için kullanılmıştır.

Bu isimlendirme kim tarafından yapılmıştır? Ensâr adını, Medinelilere ilk veren Allah mıdır, Hz. Peygamber midir yoksa Muhacirler mi? Ensâr kelimesinin, kavramsal olarak ilk defa Kur’an-ı Kerim’de geçtiği rivayet edilmektedir:

Andolsun ki Allah, Rasûlü’nü ve güçlük zamanında ona uyan muhacirler ile Ensârı, -içlerinden bir kısmının kalpleri nerdeyse kayacak duruma geldikten sonra- tevbeye muvaffak kıldı. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü o çok şefkatli, çok merhametlidir”[1]

   “(İslam’a hizmette) öne geçen muhacirler ve Ensâr ile iyilikte onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah onlara alt tarafından ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennetler hazırladı. Bu en büyük kurtuluştur.”[2]

  Bu iki ayette Ensâr, muhacirle birlikte geçmekte ve Allah’ın her iki topluluktan da hoşnut olduğu belirtilmektedir. Haşr ve Enfal Suresi’nde (72 ve 74. ayetler) Ensâr kelimesi zikredilmemekle birlikte Hz Peygamber’e ve muhacirlere gösterdikleri fedakârlıklardan bahsedilmiş ve Ensâr övülmüştür.

Medine’ye hicret edildikten sonra muhacir ve Ensâr kol kola çalışmışlardır. Efendimiz İslam toplumunun temellerini atmış, Ensâr ve muhacir arasında din kardeşliği anlayışını yerleştirmek için çok önemli bir uygulama gerçekleştirmiştir. Ensâr ve muhacirden 90 kadar sahabiyi Enes b. Malik’in annesinin evinde toplayıp “İslam dininde hilf yoktur, din kardeşliği vardır.” buyurmuş ve isim isim zikrederek Ensârdan her bir şahsı bir muhacir ile kardeş ilan etmiştir. Bunun üzerine kardeş kılınanlar, diyet ve fidye gibi hususlar dâhil olmak üzere birbirlerine karşı sorumlu ve yükümlü olmuşlardır. İslam tarihinde ‘muâhât’ denilen bu uygulamaya katılanların sayısı hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır.

Ensârın, Hz. Peygamber’e ve muhacirlere gösterdikleri ilgi ve fedakârlığı gösteren pek çok olay nakledilmektedir. Hicretten sonra Hz. Peygamber’in Ebû Eyyub el-Ensâri’nin evinde kaldığı süre içinde Ensâr, Efendimize yemek getirmiş ve hediyeler sunmuşlardır. Hz. Peygamber bu yiyeceklerin pek azını almış geri kalanını muhacirlere dağıtmış veya onları kendi sofrasında ağırlamıştır.

Ensârın göstermiş olduğu fedakârlıklar Kur’an’ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir.

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olanlar, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar, kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları öz canlarına tercih ederler.”[3]

Ensârın fedakârlığını her fırsatta dile getiren Hz. Peygamber, Ensârı sevenlerin mükâfatının Allah tarafından sevilmek, nefret edenlerin cezasının da Allah’ın buğzuna uğramak olduğunu şu sözüyle belirtmiştir.

“Ensâr’ı ancak mümin olan sever hiç şüphesiz onlara münafık olan da buğz eder ve düşmanlık eder kim ki Ensâr’ı severse Allah da onu sever. Her kim de Ensâra buğz ve düşmanlık eder, Allah da ona düşmanlık eder.”[4]

“Allahım sen Ensâra, Ensârın oğullarına, oğullarının oğullarına mağfiret eyle!”[5]

“Eğer hicret, dini bir emir ve ibadet olmasaydı muhakkak ben kendimi Ensârdan bir kişi saymış olurdum.”[6]

Huneyn gününde, yaşanan şu hadise de Efendimizin nazarında Ensârın değerini ortaya koyması açısından manidardır: O gün Rasûlullah (s.a.s)'ın ordusunda 10 bin kişi vardı. Mekkeli Tulekâ da[7] Rasûlullah'ın safında idi. Savaş başlar başlamaz hepsi geri kaçtı. Aleyhissalâtu vesselâm yalnız kaldı, sağ ve sol tarafına yönelip seslendiğinde Ensâr:

 “Buyurun ey Allah'ın Rasûlü! Biz seninle beraberiz!” dediler.

Müslümanlar toparlanıp mukabil hücuma geçince müşrikler hezimete uğradı. Aleyhissalâtu vesselâm çok ganimet elde etti. Onu Tulekâ arasında taksim etti; Ensâra hiçbir şey vermedi. Bunun üzerine Ensârîler (radıyallahu anhüm) serzenişte bulundular. Efendimiz hemen Ensârı topladı.

“Ey Ensâr cemaati! Herkes dünyalıkla dönerken, siz Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'la dönmekten, evinizde onunla beraber olmaktan razı ve memnun değil misiniz?” dedi. Ensâr:

“Elbette ey Allah'ın Resulü, razıyız, memnunuz!” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:

“İnsanlar bir vadiye yürüseler, Ensâr da bir geçide yürüse, ben Ensâr'ın geçidinde giderim.” buyurdular.”[8]

Bu hadislerden de anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber’in Ensâra karşı özel bir iltifatı söz konusudur. Çünkü Ensâr, on üç yıl Mekke’de eziyet gören, çeşitli işkencelere maruz kalan müminleri evlerine kabul edip bütün varlıklarını onlarla paylaştıkları için bu müjdelere nail olmuşlardır. Yurtlarını terk edip göç etmek zorunda kalmak ne kadar zor bir iş ise evini ve sofrasını tanımadığı insanlarla paylaşmak da o derece zordur. Hz Peygamber, bütün insanlar bir vadiye Ensâr başka bir vadiye girse kendisinin Ensâr ile beraber gideceğini ifade ederek Ensârı bu zor ev sahipliğine sahip çıktıkları için onurlandırmıştır. Hayatı boyunca Hz Peygamber’e sahip çıkarak daima O’nun yanında olan Ensâr, vefatından sonra da vefasını göstermiş ve hadislerini titizlikle koruyup daha sonraki nesillere aktarmıştır. En çok hadis rivayet eden yedi sahabiden biri olan İbn Abbas, ashab içinde en fazla hadis bilenlerin Ensârdan olduğunu söylemektir. Ensârın ileri gelenleri arasında başta Hz Peygamberi hicretten sonra evinde misafir eden Ebû Eyyub el Ensâri olmak üzere Sad b. Muaz, Esad b. Zurâre, Ubey b. Kab, Zeyd b. Sabit, Enes b. Malik gibi sahabileri zikretmek mümkündür.

 Ensâr akabe gecesi verdikleri sözde durmuş, üstlendikleri yükümlülük ve sorumlulukları hakkıyla yerine getirmiştir. Bedir Savaşı ile ilgili olarak kendileriyle yapılan istişarî toplantıda Hz. Peygamber’e  “Bizi nereye davet edersen peşinden gideceğiz. Ey Allah’ın Rasûlü atını denize bile sürsen ardından seni takip edeceğiz.” diyebilmişler ve hayatları boyunca akabe ruhuna ters düşecek davranışlardan şiddetle kaçınmışlardır.

Ensârın Hz. Peygamber’e derin saygı, sevgi ve bağlılıkları vardı. Mal, mülk, para gibi şeyler onlar için sadece hizmet etmeye vâsıta idi. Ensâr Allah’tan gereği gibi korkar, Allah’a hakkıyla iman eder, Allah’ın dinine gerekli özeni gösterirdi.

“İman edip de Allah yolunda cihad edenler, hicret edenler, barındıranlar ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.”[9]

 Allah Ensârdan ve Allah’ın dinine yardım eden herkesten razı olsun…

 

 

 

 



[1] Tevbe 9/117.

[2] Tevbe 9/100.

[3] Haşr 59/9.

[4] Buhari: VIII,3551.

[5] Buhari 1750.

[6] Ahmed bin Hanbel, II/315; Müslim, Zekât 139.

[7] Tulekâ: Mekke fethedilince esir durumuna düştüğü halde Hz. Peygamber'in esir muamelesi yapmayıp, azad ettiği Mekke halkı.

[8] Buhari, Meğazi 56.

[9] Enfal 8/74. 

Yazar: