Davetçinin Dünya ile İmtihanı

 

Tarih boyunca yüce bir dava ve hedef peşinde koşan peygamber, önder ve davetçilere inkârcı toplulukların gösterdikleri ilk tepkilerden biri de, davalarından dönmeleri için yapılan teklifler ve uzlaşma çabalarıdır. Bu tavır tarihsel bir gerçeklik olarak her dönem ve zeminde İslam davetçilerinin karşılaştıkları bir durum olarak görülmeli ve İslamî mücadele sosyolojisinin temel meselelerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Hakka ve hakikate direnen topluluklar, tevhidî mücadelelerde kararlılığın, dik duruşun, direnişin ve kesin inancın olduğunu gördüklerinde bunları yok etmeye yönelik kendilerince zekice (!) olan birçok farklı uzlaşı tekliflerinde bulunmuşlardır. Böylelikle dava önderlerini satın almaya yeltenerek, egemenliklerini, sınıfsal ve mülkî üstünlüklerini sürdürecekler ve mücadele ettikleri davanın ve davetçinin gardını düşürerek, getirdikleri mesajı satın alınabilir bir metaya çevireceklerdir. Daha toplumsallaşmadan pazarlık konusu yaptıkları davetin hedef ve misyonunu yok edecekler, yönünü çevirecek ve davetçileri uzlaşma adı altında toplum önünde rezil edeceklerdir.

Efendimiz (s.a.s), Mekke’de İslam’a açıktan davete başladığı andan itibaren eşraf takımı, soylular, etkili zümreler, İslam mesajının kendi çıkarlarını yok etmeye yönelik bir içerik taşıdığını fark ettiklerinden[1] ilk olarak o mesajı sihir ve büyü şeklinde nitelendirmeye[2] başladılar. Bu tavırlar işe yaramayınca işkence, baskı ve zulümlere yöneldiler. Fakat yıldıramadıkları bir hareket ve kararlı bir önderle karşılaştıklarını anlayınca son çare olarak bir uzlaşma ve anlaşma arayışlarına girdiler. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)’in fevkalâde şahsiyeti ve Kur’an-ı Kerim’in inanılmaz tesirinin önüne geçemeyeceklerini biliyorlardı. Uzlaşma tekliflerinin asıl amacı, Rasûlullah (s.a.s)’ın kendi putlarına ve inançlarına yönelik sert tutumundan vazgeçmesi, tanrıları hakkında küçümseyici ifadelerden kaçınması ve özetle kurulu düzene karşı çıkmaması yönündeydi. Bu aşamada öncelikle ona engel olması veya onu himaye etmeyi brakması için amcası Ebû Tâlib’e müracaat etmişlerdi. Ebû Tâlib’e bu maksatla birkaç kez başvurmuşlar, ilk müracaatı on kişilik bir heyetle yapmışlar ve Ebû Tâlib’e şunları söylemişlerdi: “Ebû Tâlib! Yeğenin ilahlarımıza hakaret etti. Dinimizi kötüledi. Bizim akılsız olduğumuzu babalarımızın, dedelerimizin eğri yolda gitmiş olduklarını söyledi. Şimdi sen ya onu bunları yapmaktan vazgeçir yahut onu himayeden vazgeç…” Ebû Tâlib bu heyeti yumuşak ve tatlı sözlerle geçiştirmişti. İkinci kez geldiklerinde ise artık yeğenini himaye etmekten vazgeçmesini veya onu davasından vazgeçirmesini yoksa bunun kötü sonuçları olacağını ifade ederek tehdide yönelmişlerdi. Bunun üzerine Ebû Tâlib yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s)’e Kureyş müşriklerinin bu ifadelerini aktararak meselenin artık kendisini de aştığını ve davasından vazgeçmesi gerektiğini söyledi. Amcasının bu sözleriyle artık onu himaye etmeyeceğini düşünen Hz. Peygamber (s.a.s): “Bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler dahi Allah bu dini üstün kılıncaya kadar veya ben ölünceye kadar vazgeçmeyeceğim” diyerek ayağa kalktı ve yürüdü. Buna üzülen Ebû Tâlib: “Yeğenim! Git, istediğini söyle. Allah’a andolsun ki seni asla onlara teslim etmem” dedi.[3] Ve şu duygulu şiiri okudu:

“Vallahi, sana erişemez onların hiçbiri,

Ben toprağa başımı koyup gömülünceye dek.

Utanmadan, çekinmeden yerine getir vazifeni,

Müjde olsun sana, gözlerin aydın olsun tek.”[4]

Müşrikler, Ebû Tâlib’i himâyeden vazgeçiremeyeceklerini anladıklarında üçüncü bir teklif getirdiler. Velid b. Muğîre, oğlu Umâre’yi yanlarına alarak Ebû Tâlib’e geldi. Umâre; genç, yakışıklı, güçlü bir gençti. Ebû Tâlib’e Hz. Muhammed (s.a.s)’in karşılığında kendilerine Umâre’yi vereceklerini ifade ederek: “Ebû Tâlib! İşte Kureyş kabilesinin en kuvvetli ve en yakışıklı genci olan Umâre b. Velîd. Onu al, zekâsından ve gücünden istifade et, onu evlat edin, senin olsun. Buna karşılık, senin ve dedelerinin dinine karşı gelen ve kavminin birliğini bozan, şu yeğenini bize teslim et, onu öldürelim. İşte sana adam yerine bir adam veriyoruz”. Bu aşağılık ve gülünç teklif karşısında Ebû Tâlib şu sert ve kararlı cevabı verdi: “Allah’a yemin ederim ki siz bana çok kötü bir teklifte bulunuyorsunuz! Nasıl olur? Siz oğlunuzu, sizin için beslemem karşılığında bana veriyorsunuz; benimkini ise öldürmek için istiyorsunuz, öyle mi? Bu asla olamaz.” [5]

Müşrik zihnin tarih boyunca tevhid mücadelesi veren müminlere karşı temel yaklaşımı öncelikle onlara türlü türlü menfaatler sunmak ve bunu kabul etmemeleri halinde şiddete başvurmak şeklinde olmuştur. Menfaat tekliflerinin kabul edildiği varsayıldığında, bu tekliflerine riayet edecekleri de zaten şüphelidir. Çünkü onlar için önemli olan İslam davetçilerinin, dünyevi maslahatlar karşılığında değerlerinden vazgeçebilecek karakterde şahıslar olduklarını topluma göstermekten ve ilan etmekten ibarettir. Bu sayede onları aşağılayacaklar ve toplumdaki itibarlarını sarsacaklarıdır. Bu itibarsızlaştırma tuzakları bugün de küfrün bilinen ve geçerli olan yöntemlerindendir. Müşrikler bu doğrultuda sonuç alamayınca, bu sefer bizzat Hz. Peygamber (s.a.s)’in kendisine başvurarak bazı tekliflerde bulundular. Bunların en önemlisi Utbe b. Rebîa ile yaptıkları tekliflerdir.

Birgün Kureyş’ten bazı kimseler bir araya gelip şöyle konuştular: “Bakın, aramızda sihir, kehânet ve şiiri kim en iyi biliyorsa, toplumumuzu bölen, işlerimizi bozan ve dinimizi ayıp sayan o kişiye gidip onunla konuşsun ve kendisinin ne dediğini öğrensin.” Bu kişinin Utbe bin Rebi’a olduğuna karar verdiler ve Utbe bin Rebî’a Hz. Peygamber’in yanına geldi ve kendisine şöyle hitap etti: “Bak yeğenim, bizim seni ne kadar sevdiğimizi saydığımızı bilirsin. Senin ailen de en temiz ve en soylulardan biridir. Fakat sen milletimize ne biçim bir felâket getirdin? Sen cemiyetimizi böldün, bütün milleti aptal yerine koydun. Halkın dinini ve tanrılarını kötüledin. Öbür dünyaya intikal etmiş olan atalarımızın kâfir ve sapık olduğunu söyledin. Şimdi beni dinle, ben sana bazı tekliflerde bulunacağım. Onları iyice düşün taşın, belki de bazılarını kabul edersin.” Rasûlullah (s.a.s) buyurdu,“Ebû’l-Velid, devam et, seni dinliyorum.” Utbe bin Rebî’a dedi ki: “Yeğenim, şu başlattığın işin maksadı mal ve mülk toplamaksa biz sana o kadar mal ve mülk vereceğiz ki, sen aramızda en zengin ve en varlıklı kişi olacaksın. Eğer büyük olmak ve iktidar elde etmek istiyorsan biz seni reisimiz yaparız. Hiçbir işimizi sana danışmadan yapmayız. Hiçbir sözünden çıkmayız. Yok, eğer kral olmak istiyorsan ona da razıyız. Biz seni kralımız olarak seçeriz. Yok, eğer sana cinler geliyorsa ve sen de onları kovacak güce sahip değilsen, sen uyurken veya uyanıkken rüya görüyorsan en iyi tabip ve hekimleri çağırırız, onlar seni tedavi ederler.” Utbe bunları söylüyor ve Hz. Peygamber (s.a.s) kendisini sessizce dinliyordu. Sonra şöyle konuştu: “Ebû’l-Velid, söyleyecekleriniz bitti mi, yoksa söyleyeceğiniz başka bir şey var mı?” Utbe “Yok, söylemek istediklerim bundan ibarettir” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah: “O zaman şimdi beni dinleyiniz” dedi ve Fussilet sûresini okumaya başladı. Utbe ellerini arkaya koyup ayetleri dikkatle dinliyordu. Rasûlullah (a.s.) 38. ayete gelince secde etti, daha sonra başını kaldırarak şöyle dedi: Ebû’l-Velid, cevabımın ne olduğunu duydunuz. Bundan sonrasını siz bilirsiniz.” Utbe oradan kalkıp Kureyşli kabile reislerine doğru yönelince arkadaşları aralarında, “Vallahi Utbe’nin yüzü değişmiştir. Utbe bizden gittiği yüzle gelmiyor.” dediler ve yanlarına gelince de Hz. Peygamber (s.a.s)’in ne dediğini sordular. Utbe kendilerine şöyle dedi: “Allah aşkına ben bundan evvel böyle bir kelâm dinlememiştim. Vallahi, billahi, bu ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânet. Ey Kureyşliler, beni dinleyin ve bu adamı rahat bırakın. Bana öyle geliyor ki, onun söyledikleri yankı yapacaktır. Farz edelim ki, Araplar O’na galip gelirse, siz kendi akrabanıza el kaldırmaktan kurtulacaksınız ve başkaları onun işini bitirmiş olacaktır. Fakat eğer o Araplara galip gelirse onun krallığı sizin krallığınız ve onun şerefi sizin şerefiniz olacaktır.” Kureyşliler onun böyle konuştuğunu işitince,“Vallahi, Ebû’l-Velid, O, seni de büyüledi.” dediler. Utbe cevap verdi: “Vallahi, ne yaparsanız yapın, ben size fikrimi söyledim.” [6] Bir başka rivayette ise, Rasûlullah (s.a.s) Fussilet suresinin 13. ayetini “Eğer onlar davetine icabetten yüz çevirirlerse de ki: ‘Sizi Ad ve Semûd kavimlerinin yıldırımı gibi bir yıldırımla korkutuyorum.” okuduğunda Utbe’nin hemen elini Rasûlullah (s.a.s)’ın ağzını kapatmak için kaldırdığı ve “Sakın öyle konuşma!” dediği ifade edilir. Utbe daha sonra yaptığı bu hareketin sebebini arkadaşlarına: “Biliyorsunuz ki Muhammed (a.s.) bir şey söyleyince yalan çıkmıyor. Bu sebeple, ben bir azap geleceğinden korktum.”şeklinde anlatmıştır.[7]

Bundan da bir sonuç alamayan müşriklerin son teklifi, “Biz senin ibadet ettiğine ibadet edelim, sen de bizim taptıklarımıza tap.” şeklinde olacaktır.[8] Bu teklif üzerine Kâfirûn Sûresi nâzil olmuş ve bu âyetler uzlaşma ihtimallerinin hepsini kestirip atmıştır.

“De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”[9]

Görülüyor ki bütün bu tekliflerin özü “Bizim sistemimize dokunmamak şartıyla sistemi aynı şekilde sen yürüt.” tarzındaydı. Tevhid ve adâlet çizgisinde olmayan bir rejimi Hz. Peygamber (s.a.s) yönetse ne değişecekti ki. Yanlış tasarlanmış bir hayat, nasıl doğru yaşanılabilirdi. Müşrikler tekliflerindeki tuzağın farkındaydılar ve İslamın getirdiği sistemin böylece yok sayılmış olacağını biliyorlardı. Fakat görülüyor ki kendi yaşadığı çağdan günümüz Müslümanlarına izzet ve mücadele dersi veren Hz. Muhammed (s.a.s) direnişin, yiğitliğin, dik duruşun en yüce temsilcisi olmuştur. Mücadelesinde en ufak bir zaaf göstermemiş, sarsılmaz, pörsümez yüce prensiplerin iradesi nasıl olur bizlere öğretmiştir. Her zaman ve zeminde İslam davetçilerinin menfaat, işkence ve şiddet karşısında nasıl durmaları gerektiğini modellemiş ve taviz mantığı ile yürüyenlerin işin sonunda kimlik ve kişiliklerinden mahrum omurgasız kalacaklarını daha o günden bizlere ihtar etmiştir. Efendimizin örnek hayatı, menfaat patolojisi ve korku sendromu içinde yaşayanların İslami ilkeleri müşriklerin ayaklarına paspas yapacakları ve köle ahlakı ile davrananların ancak davalarını sulandıracaklarına işaret eden daha nice örneklerle doludur. Bunun yanında İslam mesajının özü konusunda bir yumuşama Kur’an’ın da şiddetle reddettiği bir tavırdır. Yüce Rabbimiz buna işaretle şöyle buyurmaktadır: “Onlar isterler ki sen onlara yumuşak davranasın, onlar da sana yumuşak davransınlar.”[10]

Müşriklerin İslam’ın ilk döneminde Efendimiz (s.a.s)’e getirdikleri bu teklifler ve Efendimiz (s.a.s)’in kararlı tepkileri ve bu yolda çektiği çilelerin, tekrar tekrar düşünülmesi gerekir. Hatta bugün Müslümanlar olarak yeniden ilahi hikmetin, neden bu davetin bunca sıkıntılara katılanılarak başlamasını gerekli gördüğü sorusunu kendimize sormalıyız. Böylelikle daha başlangıç aşamasında “Ne yapmalı?” sorusunun cevabını bulmuş ve izzetin nerede aranılacağını da görmüş oluruz.

 

[1] “Onlar, “Sizinle beraber doğru yolu tutarsak, kendi yerimizden (yurdumuzdan) koparılıp çıkarılırız” dediler.” el-Kasas, 28/57.

[2] İbn Hişam, I,127. Ayrıcak bkz. el-Müddesir, 74/18-26.el- En’am, 6/7, el-Hicr, 15/15, ez-Zâriât, 51/52.

[3] İbn Hişâm, I, 265-266; Taberî, el-Bidâye ve’n-Nihâye, II, 323.

[4] Abdullah en-Necdî, Muhtasaru Sîreti’r-Resûl, s. 68.

[5] İbn Hişâm, I, 266-277; İbn Sa’d, I, 201-203; Taberî, el-Bidâye ve’n-Nihâye, II, 326-327.

[6] İbn Hişâm, I, 293-295.

[7] İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 159-161.

[8] İbn Hişâm, I, 362; Taberî, el-Bidâye ve’n-Nihâye, II, 337.

[9] el-Kâfirûn, 109/1-6.

[10] el-Kalem, 68/9.

Yazar: