Yeni yorum ekle

Hz. Peygamber (a.s.) Devrinde Mescit ve Camiler

Mescit ve Câmî Kelimeleri

Yüce Allah, yeryüzünde bazı yerleri şereflendirmiş, ibadet mekânları kılmış ve oralarda yapı­lan ibadetlerin sevap ve mükâfatını arttırmıştır. Kullarına bir lütuf ola­rak ve necatlarını kolaylaştırmak için, peygamberleri vasıtasıyla bunu haber vermiştir.[1]

Mescit, Arapçada “eğilmek, tevazu ile alnı yere koymak” anlamına gelen sücut kökünden “secde edilen yer” manasında bir ism-i mekândır. Secde, namazın rükünleri içinde en önemlisi, Kur’ân-ı Kerîm’e göre[2] insanın daha ilk yaratılışında şahit olduğu bir hürmet ifadesidir. Hz. Peygamber (a.s.): “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde anıdır. Öyleyse (secde anında) duayı çoğaltın”: (أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَهُوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ) buyurmuştur.[3]

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîslerde, Yüce Allah’a ibadet gayesiyle tesis edilmiş mekânları ifade etmek üzere “mescit” kelimesi tercih edilmiş ve çok zikredilmiştir.

Bir ism-i fâil olan câmi‘ (الجامع) kelimesi, Arapça cem‘ (جمع) kökünden türetilmiştir ve “toplayan, bir araya getiren” anlamına gelir.

Mescid-i Nebevî’nin tesisinden itibaren cuma, bayram ve benzeri namazların kılındığı Mescid-i Nebevî ile Medine’deki mahalle mescitleri arasında ayırım yapılmış, Mescid-i Nebevî ile mahalle mescitleri arasındaki fiili ayırım, Hz. Peygamber (a.s.) ve sahabe tarafından gayet açık bir şekilde uygulamaya dayalı olarak ifade edilmiştir. Mesela hem Hz. Peygamber (a.s.) hem Hulefâ-i Raşidîn Cuma namazının şehirde bir yerde kılınması gerektiğini söz ve uygulama ile emretmişlerdir. Bu konuya “Hz. Peygamber (a.s.) Devrinde Medine’de İnşa Edilen Câmi ve Mescitler” ve “İslâm şehirlerinde inşa edilen câmiler iki çeşittir” başlıkları altında daha fazla değinilecektir. Hadîs kaynaklarında “باب سُنَّةِ صَلاَةِ الْخُسُوفِ فِى الْمَسْجِدِ الْجَامِعِ” şeklindeki bab başlıklarındaki “الْمَسْجِدِ الَّذِي يُجَمَّعُ فِيهِ” (Cuma namazı kılınan mescit)[4] ve “الْمَسْجِدِ الْجَامِع” (cemaati toplayan mescit)[5] tabirler Cuma camileri için kullanılmıştır. Daha sonraları yaygınlık kazanan câmi‘ (الجامع) kelimesi, başlangıçta sadece cuma namazı kılınan büyük mescitler için kullanılan ve tabiîn döneminde yaygın bir şekilde kullanılan el-mescidü’l-câmi‘ tamlamasının kısaltılmış şeklidir.

 

Hz. Peygamber (a.s.) Devrinde Hicretten Önce Mekke’de Tesis Edilen Mescitler

İslâm’ın başlangıcında, ibadet için sadece Allah’ın evi Kâbe vardı. Mekkeli müşrikler ve Müslümanlar, ibadetlerini burada yaparlardı. Hz. Peygamber (a.s.) ise Mescid-i Harâm’da Hacerülesved ile Rüknülyemânî arasında namaz kılardı. Zamanla ortaya çıkan sosyal baskılar sonucunda, Müslümanlar başka çözümler aramaya; evlerde, gözden ırak vadilerde gizlice namaz kılmaya; evlerin uygun yerlerini mescit edinmeye başladılar.

Mesela ilk Müslümanlar çok erken bir dönemde[6] Dârülerkam’ı mescit haline getirmişlerdi. İlk mescidin -ebeveyni ilk İslâm şehitleri olan- meşhur sahabe Ammâr b. Yâsir b. Âmir el-Ansî (v. 37)[7] veya Hz. Ebû Bekir (r.a.)[8] tarafından yapıldığına dair rivâyetler bulunmaktadır. Hatta yanık sesiyle Kur’ân-ı Kerîm okuyan Hz. Ebû Bekir (r.a.), kadın ve çocukların İslâm’a ilgi duymasını sağladığı için müşriklerin tepkisini çekmiştir. 

Hz. Ömer (r.a.) İslâm’ı kabul ettikten sonra, Müslümanlar, Mescid-i Harâm’da açıkça namaz kılmaya tekrar başladılar.[9] 

Müslümanlar Mekke’de toplum dışı ilân edilmiş bir azınlık oldukları için o devirde câmiler ve mescitler ne gelişmişlerdi ne de İslâmî bir müessese olarak önemli bir fonksiyon icra etmişlerdi. Müslümanların Mekke’yi terk edip, Medine’ye yerleşmeleriyle câminin sosyal hayattaki önemi artmıştır.[10] 

 

Hz. Peygamber (a.s.) Devrinde Medine’de İnşa Edilen Câmi ve Mescitler

İbn Ebî Şeybe’nin Câbir b. Abdillah el-Ensârî’den (v. 78/697) naklettiği bir rivâyetten, Hz. Peygamber’in (a.s.) Medine’ye hicretinden iki yıl öncesinde Medineli Müslümanların mescitler inşa edip bu mescitlerde namaz kılmaya başladıkları anlaşılmaktadır.

 I. Akabe Biati’nda Rasûl-i Ekrem’e (a.s.) iman eden altı kişiden biri olan Es’ad b. Zürâre, Mescid-i Nebevî’nin yapıldığı arazideki bir hurma kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek mescit haline getirmişti. Es’ad b. Zürâre arkadaşları ile birlikte, kıblesi Kudüs’e doğru olan bu mescitte namaz kılardı. Hicretten önce burada Cuma namazı da kılınmıştır.[11]

İlk muhâcirler, Medine’ye gelince ensâr ile beraber -Külsûm b. Hidm’e ait bir harman yerinde-[12] Kubâ Mescidi’ni inşa etmişti.

Bir rivâyete göre ise Kubâ Mescidi’nin yerini, Leyye adında bir kadın, daha önce ağıl olarak kullanmıştır. Daha sonraları münafıklar: “Leyye’nin eşeğini bağladığı yerde namaz kılmayız” diye propaganda yapmış ve bir nifak ocağı olan Dırâr Mescidi’ni inşa etmişlerdir. Hz. Peygamber (a.s.), bu nifak ocağını Tebûk Seferi’nden (Recep H. 9) sonra yıktırmıştır.[13]

Bazı rivâyetlere göre ise Kubâ Mescidi’ni, ilk olarak Rasûlullah (a.s.) inşa etmiştir. Zürkânî’nin, iki grup rivâyeti uzlaştırmak için yaptığı izahlardan şu sonucu çıkarabiliriz: Rasûlullah (a.s.), Kubâ’da ikameti esnasında daha önce yapılmış olan bu mescidi gerekli tadilatı yaparak bir nevi yeniden inşa edip daha faal hale getirmiştir.[14]

Kubâ Mescidi’nin yeniden inşası işine; “Rasûlullah (a.s.) için gölgelenip istirahat edeceği ve içinde namaz kılacağı bir mekân hazırlamalıyız” diyen Ammâr b. Yâsir el-Ansî (v. 37) öncülük yaptı.[15]

Semhûdî’ye göre, “Kubâ Mescidi’nin İslâm çağında ilk mescit olması”,[16] hususi olmayan ve herkese açık ilk mescit veya Rasûlullah’ın (a.s.) serbest bir şekilde cemaatle namaz kıldığı ilk mescit anlamına gelir.[17]

Rasûlullah (a.s.), Kubâ’da konakladığı süre içinde bu mescitte Beytülmakdis’e[18]  doğru namaz kılmıştır.

Ahde vefayı, eski hukukları gözetmeyi imanın özelliklerinden sayan Hz. Peygamber (a.s.) Medine’ye yerleştikten sonra, bazen yaya bazen binitli olarak Cumartesi ve Pazartesi günlerinde Kubâ Mescidi’ni ve cemaatini ziyaret etmeye devam etmiştir.[19]

Hz. Peygamber’in (a.s.), Medine’de ilk Cuma namazını Benî Sâlim’in Rânûna Vadisi’ndeki mescidinde (Mescid-i Âtike) kıldığına dair Ebû Zeyd Ömer İbn Şebbe en-Nümeyrî el-Basrî’nin (173-262/789-876) naklettiği rivâyet[20] de hicretten önce Medine’de mescitlerin tesis edildiğini gösterir.[21] Benî Sâlim mescidi, el-Ğubeyb ve Mescid-i Cuma adlarıyla da anılmıştır.[22]

Hz. Peygamber’in (a.s.), hicretten sonra muhacirleri bir plan dâhilinde Medine’de iskân edip onlara mescit yerleri tahsis ettiği muhtelif kayıtlardan anlaşılmaktadır.[23]

Hz. Peygamber (a.s.) zamanında, Medine’de Mescid-i Nebevî dışında dokuz mescit bulunuyordu. Müslümanlar, Cuma namazını Mescid-i Nebevî’de, vakit namazlarını ise diğer mescitlerde kılabiliyorlardı. Bütün mescitlerde vakit namazlarına, Bilâl-i Habeşî’nin ezanıyla başlanıyordu.[24] Mescid-i Nebevî’nin, hicretten 6, 7, 8 veya 9 ay sonra bitirildiğine dair rivâyetler dikkate alınırsa, Müslümanların o zamana kadar cemaatle kılınan namazları uygun mescit ve namazgâhlarda[25] kıldıkları söylenebilir.

Hz. Peygamber (a.s.) Mescid-i Nebevî’nin inşasından önce, “mirbed” denilen ağılların ve harmanların temiz bölümlerinde de namaz kılmıştır.[26]

Hz. Peygamber (a.s.) İslâm’ı kabul edenlerin sayısı artınca Medine’nin çeşitli mahallelerinde yeni mescitler yapılmasını emretti. Kısa bir sürede Medine ve çevresinde birçok mescidin yapıldığı kaydedilmiştir. Buhârî, Hz. Peygamber (a.s.) zamanında mescitlerin kabilelere nisbet edildiğini ve bunun câiz olduğunu göstermek için el-Câmi’ü’s-Sahîh’te: “Falanoğulları mescidi denir mi?” adıyla bir başlık açmıştır.[27] Buhârî’nin bir rivâyetinden, Medine’ye oldukça uzak yerlerde yaşayan kabilelerin yurtlarında bile mescitlerin inşa edildiği anlaşılmaktadır.[28]

 Mescid-i Nebevî’den sonra içerisinde Cuma namazı kılınan ilk mescit, Benî Abdilkays yurdundaki Cüvâsâ (جُوَاثَى) Mescidi’dir.[29]-İslâm coğrafyacılarına göre aynı isimle anılan adaları da kapsayan Arabistan’da coğrâfî bir bölgenin ismi olan- Bahreyn’in Hacer[30] mıntıkası içinde kalan ve Hz. Peygamber (a.s.) devrinde surlu bir şehir olan Cüvâsâ,[31] Arap Yarımadası’nın doğusunda; bugünkü Riyad ve Zahrân arasındadır ve Bahreyne yakındır. Medine-Cüvâsâ arası kuş uçuşu 1012 km kadardır.

 

Cüvâsâ ve Yeniden İnşasından Önce ve Sonra Cüvâsâ Mescidi[32]

 

 

 

 

İslâm medeniyet tarihinde İslâm şehirlerinde inşa edilen câmiler iki çeşittir:

1- Bir şehirdeki bütün Müslümanların, Cuma ve bayram namazlarını kıldıkları şehrin en büyük câmisi:

İslâm Medeniyeti’nde Cuma camilerinin temel üç işlevi olduğu görülür: 1- Cuma ve bayram namazlarının kılınması, 2- Eğitim-öğretim faaliyetlerinin yapılması: İslâm Medeniyeti’nde Cuma camileri, bulundukları şehirlerin en büyük eğitim-öğretim mekânlarıdır. 3- Bütün şehir ahalisine hizmet verebilen bir istişare meclisi olması.

Bu tür camilere, el-mescidü’l-câmi‘, câmi-i kebîr, cuma camisi ve selâtîn camileri denir. İslâm’da asıl olan Cuma namazının şehirde bir camide kılınmasıdır. –Rivâyetlerin fıkıh açısından değerlendirilmesi bir tarafa- zira Hz. Peygamber (a.s.), Medine’de Cuma namazını hep şehirde, cemaatle ve bir camide kıldırmıştır. Beyhakî, Hz. Peygamber’den kimseye (a.s.) ne Medine’deki mescitlerde ne de Medine’nin çevresindeki köylerde Cuma namazı kılmasına izin verdiğine dair bir şey nakledilmediğini belirtir. Hz. Ömer (r.a.) hilafeti döneminde, Ebû Musa el-Eş’arî (r.a.), Amr b. ‘Âs (r.a.) ve Sa’d b. Ebî Vakkâs’a (r.a.) Cuma namazını tek bir camide kılınmasına dair yazı yazmıştır. İbn Ömer (r.a.): “Cuma, yalnızca en büyük camide kılınır” demiştir.

Cuma namazının şehirde tek bir camide kılınması hicrî 3. yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir. Cuma namazını şehirde tek bir camide kılmayı terk etmenin, Abbâsî halifelerinin suikasta maruz kalma ve Bağdad’ın Dicle’nin iki yakasında çok büyümesi gibi nedenlere dayandığı zikredilir. Halîfeler saray müştemilatı içinde bulunan camide namaz kılmaya başlamalarına rağmen ahali şehirde tek bir camide Cuma namazını kılmaya devam etmiştir. Bir şehirde ikinci bir camide Cuma namazı kılınması Bağdad’ın Dicle’nin iki yakasında çok büyümesi gibi zorunlu bir gerekçe ve bu gerekçenin fakîhler tarafından kabul edilip ikinci bir Cuma camisine ihtiyaç olduğuna dair fetva vermeleri ile oluyordu.

Şeâir-i İslâmiyye’den olan cumanın tek bir camide kılınmasının ibadetin tesirini ve Müslümanların birliğini sağlamak gibi maksatları bulunmaktadır.

İslâm şehirleri Cuma camilerine göre şekillenmiştir.

İslâm hukukçularına göre, halîfenin gö­revlendireceği emîr, vezîr veya kâdılar, büyük câmilerin idaresiyle ilgilenirler. Bunlar, beş vakit, cuma, bayram, küsûf (güneş tutulması), husuf (ay tutulması) veya istiska (yağmur duası) namazlarını kıldıracak imâmları tayin eder. Halîfe veya yetki verdiği kişilerin, büyük câmîlerin imamlarını tayin etmesi bir zorunluluk için değil, daha güzel olduğu içindir. Böylece halkın genel çıkarları, halîfenin gözetiminde gerçekleşmiş olur. Bazı İslâm hukukçularına göre ise büyük câmiler ve cuma namazları için imâm atamalarının bizzat halîfe veya yetki verdiği kişiler tarafında yapılması şarttır.

Büyük câmilere imâm atanmasına dair şartlar fıkıh kitaplarında, -siyaset ve ahlâk nazariyecisi Şâfiî fakihi- Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Mâverdî’nin (364-450/974-75-1058) el-Ahkâmü’s-Sultâniyye’si (الأحكام السلطانية) gibi eserlerde ve konuyla ilgili diğer kitaplarda açıklanmıştır. İlk halîfeler bu göreve başkasını tayin etmez, kendileri yerine getirirdi. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) gibi bazı halîfelerin namaz sırasında şehit edilmesi, bu halîfelerin namaz vakitlerini dört gözle beklemeleri ve büyük ihtimâm göstermeleri, on­ların nasıl bu işi doğrudan üstlendiklerine ve başkalarını vekil tayin etmediklerine tanık­lık etmektedir. Emevî halîfeleri de bu görevi bizzat kendileri yerine getirir ve buna büyük önem verirdi.

2- Belirli bir topluluğa ve mahalleye ait câmiler: Bu câmiler, cuma ve bayram namazları için değil ulu camilere uzak yerlerdeki şehir ahalisinin vakit namazları, eğitim-öğretim ve bazı meşrû sosyal faaliyetler için inşa edilirler. Böyle câmilerle, halîfenin veya onun görevlendirdiği şahıslar yerine o câmilerden istifade eden ahali ilgilenir.[33]

 

Cami ve Toplum Hayatı

Câmilerde nelerin yapılmasının meşru veya gayr-ı meşrû, kimlerin camiye girip giremeyecekleri, câmi adabı gibi meseleler fıkıh ilminin konusudur. İslâm topraklarında gelişen harikulade ilmî/edebî faaliyetin başlangıç noktası ve merkezi -asıl işlevi bir mabet olan- camiydi/mescitti. İnsanlar orada yalnızca ibadet amacıyla toplanmıyor; resmi duyurular camide yapılıyor, hukuki davalar orada görülüyor ve en dikkat çekeni ilmî hayatın her yönü camide geliştiriliyordu.

 

Eğitim-öğretim ve cami:

Hz. Peygamber (a.s.), bir gün Mescid-i Nebevî’ye girdiğinde, cemaatin bir kısmı­nın dua ve zikirle, diğer bir kısmının ise ilimle meşgul olduklarını gördü. “Ben muallim ola­rak gönderildim” (وَإِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّماً) buyurdu ve ilimle meşgul olanların yanına oturdu. Bu ve benzeri Hz. Peygamber’in (a.s.) söz ve uygulamaları, Asr-ı Saâdet’te mescidin eğitim ve öğretim alanındaki işlevini göstermeye yeterlidir. Hatîb el-Bağdâdî, el-Fakıh ve’l-Mütefakkih adlı eserinde ilim meclisinin zikir meclisine üstünlüğü hakkında bir bahis açarak bu­na dair rivâyetleri sıralar.

İslâm’da ilk eğitim ve öğretim faali­yetleri Mekke döneminde Dârülerkam’da başlamış, Medine’de Mescid-i Nebevî’nin inşasından sonra buna hız verilmiştir. Mescitteki öğretim faaliyetleri “meclis” kelimesiyle ifade edilir. Hz. Pey­gamber’in (a.s.) Mescid-i Nebevî’deki dersle­rine “meclisü’l-ilm” denilmiştir ki bu ilk asırda hadis derslerini ifade ediyordu. Bu meclislerde Hz. Peygamber’in (a.s.) etra­fında iç içe daire şeklinde oturan dinle­yici grubuna “halka” denilmiştir. Halkalara ders vermede bazı sahabe de kendisine (a.s.) yardımcı olmuş­tur. Ubâde b. Sâmit (r.a.) bunlardan biriydi ve Mescitte Kur’ân-ı Kerîm ve okuma yazma öğretiyordu.

Mescitte barınan ve sayıları bazen 400’e kadar çıkan Ashab-ı Suffe, vakitlerinin büyük bir kısmını öğrenimle geçiriyordu. İçlerin­den bir kısmı sırf bunun için ticaret, zanaat ve tarım gibi işlerden çekilmiştir.

Mescitte eğitim ve öğretim sadece erkeklere münhasır değildi; kadınlar için de Mescid-i Nebevî’de ayrı bir gün tahsis edilmişti.

 

Devlet müessesesi olarak cami:

İslâm Dini’nin tebliğcisi olduğu gi­bi İslâm Devleti’nin başkanı da olan Hz. Peygamber’in (a.s.) evi mescide bitişik bulu­nuyordu ve cami ile evini dinî ve idarî münasebetler yönünden âdeta bütünleştirmişti. İslâm açısından din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmazlığının bir ifadesi olan Hz. Peygamber’in (a.s.) bu uygulaması, daha sonraki dönemlerde de uzun bir süre devam etti. “Dârülimâre” denilen hükümet konakları cami yanın­da inşa ediliyordu.

Hz. Peygamber’in (a.s.) devlet yönetimiyle ilgili meseleleri mescitte görüşüp ka­rarlar alması ve orada bu kararları hal­ka duyurması sünneti kendisinden son­ra devam etmiş, devlete ait idare bina­ları yapıldığında da bu âdet sürmüştür. Halifeler başşehrin merkez camisinde imamet görevini yerine getiriyor ve ida­rede minberden büyük ölçüde faydala­nıyorlardı. Minber başlangıçta merkezî idarenin bir sembolü idi ve sadece Mescid-i Nebevî’de bulunmasına izin veril­mişti.

Hz. Peygamber (a.s.) diplomatik görüşme­leri de mescitte yapar, yabancı elçileri en güzel elbiselerini giyerek burada ka­bul ederdi. Onun elçileri kabul ettiği yer halen “Üstüvânetü’l-vüfûd” (sefirler/elçiler sütunu) olarak bilinmektedir.

 

Kamu yönetiminde cami:

Ca­miler ilk dönemden itibaren idarecilerin halkla bir araya geldiği yerlerdi. Asr-ı Saâdet’te her türlü istek ve meseleler burada dile getiriliyordu. Müslümanlar Hz. Peygamber’e (a.s.), ilk halifelere ve diğer idarecilere namaz öncesinde ve sonra­sında talep ve şikâyetlerini kolayca iletebiliyorlardı. Bir vali hakkında merkeze şikâyet ulaştığında müfettiş­ler camileri gezerek tahkikat yaparlardı.

Mukaddes kitaplar içinde devlet bütçesi ve harcamaları ile ilgili hükümler ihtiva eden tek kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in bu iktisadî hükümleri Asr-ı Saâdet’te camide yürütülürdü. Hz. Peygamber’in (a.s.) iktisadî hayata dair söz ve uygulamaları hadis kitaplarında büyük bir yer tutar. Zekâtın tahsili ve dağıtımına bizzat nezaret eden Hz. Peygamber (a.s.), mescitte toplanan mal­ları gerekli yerlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bu gelenek Hulefâ-yi Râşidîn döneminde de bir süre devam etti. Hz. Peygamber (a.s.) devrinde Mescid-i Nebevî’ye bitişik “meşrebe”, “gurfe” veya “hizâne” adlarıyla anılan bir oda beytülmâl ola­rak kullanılıyordu. İdarenin cami ile olan ilgisinden dolayı başlangıçta beytülmâl genellikle camiye biti­şikti, hatta bazen caminin içinde yer alır­dı.

 

 

Adalet hizmetlerinde cami:

İslâmiyet’in kendine has hukuk sistemi mescitlerdeki ders halkalarında talim edilmiştir. Ashab-ı kirâm hukukî konu­ları mescitlerde müzakere ederdi. Hatîb el-Bağdâdî’nin el-Fakih ve’l-Mütefakkih’inde konu başlıklarından biri de “Mescitlerde Fıkıh Tedrisinin Fazileti” adını ta­şır.

Hz. Peygamber’in (a.s.) minberi dinî ahkâmın öğretildiği, yanlış hukukî uygulamaların düzeltildiği bir yerdi. Asr-ı Saâdet’te mescit yargı faaliyetlerinin yürütüldüğü bir me­kân olarak hukuka hizmet etmiştir. Bazı âlimler, “Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvardan mescide tırmanmışlardı[34] mealindeki âyeti, mescitlerde yargı faaliyette bulunulabileceğine delil göstermişlerdir. Hz. Peygamber’in (a.s.), “Benim şu minberimin dibinde kim yalan yere yemin eder­se cehennemdeki yerine hazırlansın” mealindeki hadîsi, da­valara Mescid-i Nebevî’nin minberi ya­nında bakıldığını göstermektedir.

 

Askerî amaçlar ve cami:

Kur’ân-ı Kerîm’de cihatla ilgili âyetlerin sayısı oldukça fazladır. Bunların devam­lı olarak namazlarda okunması, Müslümanları düşmanla mücadeleye hazır tu­tardı. Kendisinden önceki birçok pey­gamber gibi Hz. Peygamber’in (a.s.) bir vasfı da ordu komutanı olmasıdır. Bu ba­kımdan Asr-ı Saâdet’te mescit askeri bir karargâh, bir nevi askeri şûra mecli­si ve askerî hastane olarak da görev yapmıştır. Hz. Peygamber (a.s.) savaştan önce ashabıyla istişare eder ve aksine bir va­hiy gelmedikçe onların fikirlerine uyar­dı. Hatta Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber’den (a.s.) daha çok ashabıyla istişare eden kimse görmediğini bildirmiştir (مَا رَأَيْتُ أَحَدًا كَانَ أَكْثَرَ مُشَاوَرَةً لأَصْحَابِهِ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم). Uhud Gazvesi öncesinde Mescid-i Nebevî’de böyle bir toplantı yapılmış, ço­ğunluğun fikri düşmanla şehir dışında karşılaşmak yönünde olduğu için buna uyulmuştur. Rasûl-i Ekrem (a.s.) cuma na­mazını kıldırdıktan sonra onları cihada teşvik etmiş ve sabrettikleri takdirde zafer kazanacaklarını bildirmiştir.

Hz. Peygamber (a.s.) savaş kararlarını ge­nellikle mescitte verir ve bunu minber­den ilân ederdi; açılan deftere gönüllülerin adlarını yazdırmalarını isterdi. Se­fer halinde orduyu donatmak üzere halkı yardıma çağırırdı. Bir seriyye göndere­ceği zaman komutanına mescitte ta­limat verirdi. Nitekim Abdullah b. Cahş’ı (r.a.) Nahle’ye gönderdiğinde onu gizli bir ya­zılı talimatla Mescid-i Nebevî’den uğurlamıştır. Orduyu bizzat idare edeceği zaman mescitte iki rekât namaz kılar, zırhını giyerek dışarı çıkar ve ka­pıya getirilen atına binip seferi başlatır­dı. Komutanlar sefer dönüşünde mes­citte bilgi verirlerdi.

Mescitler sefer esnasında ordunun maneviyatının zinde tutulduğu, gere­ken talimatın ve taktiğin verildiği mekânlar olmuştur. Hz. Peygamber (a.s.) askerî seferler sırasında geçtiği bölgelerde ve savaş alanlarının uygun yerlerinde mescitler edinmiştir. Bedir, Hendek ve Tebûk gazvelerinde bunların örnekle­ri görülmektedir. Tebûk Seferi sıra­sında ordunun konakladığı yirmi yerde mescit yapılmıştır.[35] Bu mescitler mimari açıdan mütevazı olmakla beraber fonksiyonları bakımından önem­li yapılardı.

Mescitler hastane olarak da kulla­nılmıştır. Hendek Gazvesi’nde yarala­nan Sa’d b. Muâz (r.a.) için Mescid-i Nebevî’de bir çadır kurulmuştu. Bazen sa­vaş esirleri geçici olarak mescitlerde tutulmuştur. Ancak bununla esirlerin İslâmiyet’i kabul etmesi amaçlanmış ve bunda genellikle başarıya ulaşılmış­tır.[36]

 



[1] İbn Haldûn, I,372.

[2] el-Bakara 2/34.

[3] Nesâî, “et-Tatbîk”, 12/1125. Dünya kelamı olmadıkça secdede dua yapılabilir. Mervî dualar daha faziletlidir.

[4] (قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ صَلَاةُ الرَّجُلِ فِي بَيْتِهِ بِصَلَاةٍ وَصَلَاتُهُ فِي مَسْجِدِ الْقَبَائِلِ بِخَمْسٍ وَعِشْرِينَ صَلَاةً وَصَلَاتُهُ فِي الْمَسْجِدِ الَّذِي يُجَمَّعُ فِيهِ بِخَمْسِ مِائَةِ صَلَاةٍ وَصَلَاتُهُ فِي الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى بِخَمْسِينَ أَلْفِ صَلَاةٍ وَصَلَاتُهُ فِي مَسْجِدِي بِخَمْسِينَ أَلْفِ صَلَاةٍ وَصَلَاةٌ فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ بِمِائَةِ أَلْفِ صَلَاةٍ) İbn Mâce, “Kitâbu İkâmeti’s-Salti ve’s-Sünneti fîhâ”, hadîs no: 1403 (بَابُ مَا جَاءَ فِي الصَّلَاةِ فِي الْمَسْجِدِ الْجَامِعِ).

[5] (الصَّلَاةُ فِي الْمَسْجِدِ الْجَامِعِ تَعْدِلُ الْفَرِيضَةَ حَجَّةً مَبْرُورَةً، وَالنَّافِلَةَ كَحَجَّةٍ مُتَقَبَّلَةٍ، وَفُضِّلَتِ الصَّلَاةُ فِي الْمَسْجِدِ الْجَامِعِ عَلَى مَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ بِخَمْسِمائةِ صَلَاةٍ). Taberânî (v. 360), el-Mu’cemü’l-Evsat, Dârü’l-Haremeyn neşri, el-Kahire, I,61.

[6] İbn Sa’d, III,242; İbn Abdilber, el-İstî’âb, I,108; Diyârbekrî, I,293.   

[7] İbn Sa’d, III,250; İbn Abdilber, el-İstî’âb, II,476-481; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV,139; İbn Hacer, el-İsâbe, II,512-513; M. Fayda, “Ammâr b. Yâsir”, DİA, III,75-76.

[8] İbn İshâk, s. 218.

[9] İbn Hişâm, I,367.

[10] M. Hamidullah, İslâm Müesselerine Giriş, s. 51-57.

[11] İbn Sa’d, I,239.

[12] Semhûdî, I,250. 

[13] Şâmî, V,471.

[14] Zürkânî (1996 n.), II,154-155.

[15] Bu bilgi, Yunus b. Bükeyr eş-Şeybanî’nin Ziyadâtü’l-Megâzî’de Hakem b. Uteybe’den yaptığı nakilde ve İbn Hişâm’da yer alır. Bkz. es-Sîre, II,143; Süheylî, IV,162-163; Semhûdî, I,250.

[16] Süheylî, IV,155.

[17] Semhûdî, I,250.

[18] Müslümanlığın ilk döneminde Kudüs’e Beytülmakdis de denilirdi. Bkz. Ö. F. Harman, “Kudüs”, DİA, XXVI,324.

[19] Vâkıdî, I,304. Daha fazla bilgi için bkz. Tecrîd Tercemesi, IV,209-213.

[20] A. Önkal – N. Bozkurt, “Câmi”, DİA, VII,47.

[21] Semhûdî, I,256; İbn Kesîr, II,299.

[22] Tecrîd Tercemesi, II,372-373.

[23] Bkz. İbn Sa’d, I,333; III,126,139; Makrizî (Katar n.), I,50.

[24] Belâzürî. Ensâb, I,323; Süheylî, VII,404.

[25] Ayrıca hicrî 2. yılın olaylarından: “Hz. Peygamber (a.s.) Devrinde Namazgâhlar” başlığına bkz.

[26] Buhârî, “es-Salâ”, 49.

[27] Buhârî, “es-Salâ”, 41.

[28] Buhârî, “el-Cum’a”, 11.

[29] Buhârî, “el-Cum’a”, 11; M. Hamidullah, Muhtasar Hadîs Tarihi Ve Sahife-i Hemmâm İbn Münebbih, çev. Kemal Kuşçu, İstanbul 1967, s. 23. Cüvâsâ Mescidi’nin günümüze ulaşan kalıntıları esas alınarak 1430/2008’de yeniden inşa edilmiştir.

[30] (وهجر بفتح أوله وثانيه مدينة البحرين وهي معرفة لا تدخلها الألف واللام سميت بهجر بنت مكنف من العماليق). Bkz. el-Himyerî, er-Ravdu’l-Mu’târ, s. 411.

[31] (جُواثي: حصن لعبد القيس بأرض هَجَر). Bkz. Ebü’l-Kâsım Mahmûd b. Ömer b. Muhammed el-Hârizmî ez-Zemahşerî (467-538/1075-1144), Kitâbü’l-Cibâl ve’l-Emkine Ve’l-Miyâh, Leiden 1855, s. 38.

[32] Cüvâsâ Mescidi’nin günümüze ulaşan kalıntıları esas alınarak 1430/2008’de yeniden inşa edilmiştir.

[33] İbn Haldûn, I,230-232.

[34] Sâd 38/21.

[35] Samhudî, eserinde, bu mescitleri tek tek kaydedip yerleri haklarında bilgi vermiştir. Bkz. Vefâü’l-Vefâ, III,1029-1031.

[36] A. Önkal - N. Bozkurt, “Câmi”, DİA, VII, 49-53’den bazı tasarruflarla. Hz. Peygamber (a.s.) devrindeki mescitler için bkz.  Tecrîd Tercemesi, II,371,438-439; Ahmed Güner, “Asr-ı Saâdet’te Câmiler/Mescitler ve Fonksiyonları”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet, Vecdi Akyüz (ed.), İstanbul 1994, IV,169,208,212.

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.