Çocuklarınıza İbadet Duygusu Aşılayınız


Çocuklarınıza ibadet duygusu aşılayınız. Onlara nasıl namaz kılacaklarını, nasıl oruç tutacaklarını öğretiniz.

Mu âz İbn Abdullah İbn Hubeyb el-Cühenî nin rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasûlü(sav) şöyle buyuruyor: “Sağını solundan ayırt etmeye başladığında çocuklara namaz kılmayı emredin.” [1]Allah a kulluğun ifadesidir. Gerçek mânâda Allah a kul olmak, başka bir şeye kul olunamayacağının ilanıdır. İbadet, yaratılış gayemize uygun hareket etmektir.

Bu şuur insanlar arasında yayıldığında, gerçek saadet devirleri yaşanmış, hayata huzur ve saadet hakim olmuştur. Yeryüzünde bereket artmış, ilim, irfan yaygınlaşmış, insanî değerler yerli yerini bulmuştur.

İbadet şahsı arındırır, basîreti artırır, insanı çirkinliklerden korur.

Çocuklara küçük yaşlardan itibaren ibedet duygusu aşılanmalı, bilgisi verilmelidir.

Namaz, insanı Rabbine yaklaştıran, onun rızasını celbeden ibadet ve tâattan biridir. Onunla başlayarak ibadetler üzerinde duygu ve düşüncelerimizi paylaşmaya ihtiyaç olsa gerektir.

    Namaz

İbâdet deyince ilk akla gelen de şüphesiz namazdır. Günde beş vakit olarak farz oluşu sebebiyle de en çok edâ edilen ibâdettir. Mü’mine günde beş kere Rabbinin huzuruna durma, gönlünü temizleme, manevîyatla doldurma imkanı verir. Allah Rasûlü’nden(sav) namazın sağladığı gönül temizliğiyle ilgili olarak şöyle bir hadis gelir. O, sahabelerine sesleniyor:

    “Sizden birisinin kapısının önünde akıp giden bir nehir olsa, o kişi de bu nehirde günde beş defa yıkansa, üzerinde herhangi bir kir kalır mı?

    Sahabeleri; “Kalmaz,” diye cevap veriyorlar.

    Onlardan bu cevabı alınca şöyle buyuruyor: “Namaz da bunun gibidir. Allah onunla hataları siler, yok eder.”[2]

Hem Sahih-i Buharî’de, hem de Sahih-i Müslim’de yer alan bu rivâyet Ebu Hureyre’den gelir. Müslim’in, Câbir İbn Abdullah’tan(ra) naklettiği bir başka rivâyet, aynı mânâyı biraz değişik lafızla vurgular:

   “Beş vakit namaz, sizden birisinin kapısının önünden akan ve o insanın her gün içinde beş kere yıkandığı gür ve berrak bir nehre benzer.” [3]

Çocuklar küçük yaşlardan itibaren anne ve babalarını, kendileriyle birlikte olduğu diğer büyüklerini namaz kılarken gördükçe heves edecekler, onları taklit etmeye çalışacaklar, onlar gibi rükûya, secdeye gideceklerdir. “Allahu Ekber!” diyecekler, belki de Allah Rasûlü’nde olduğu gibi namaz kılanın sırtına çıkmaya çalışacaklar, ayaklarının arasından geçeceklerdir. Böylece namazla tanışacaklar, onu benimseyecekler, onu büyüklüğün, büyümenin bir alâmeti sayacaklar, giderek şuuruna ereceklerdir.

Hikmet sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir ki Allah Rasûlü(sav)“Namazlarınızdan bir kısmını evinizde kılınız. Onları kabirlere çevirmeyiniz,” [4] buyuruyor.

Câbir’den(ra) gelen bir hadis-i şerifte farklı vurgular vardır:  “Sizden biri, camide namazını kıldıktan sonra, namazından bazılarını da evinin nasibi olarak ayırsın. Allah bu namaz sebebiyle evinde hayırlar lütfeder.” [5]

İçinde Allah’ın zikredildiği, İslâm nûruyla aydınlanan evlere olan ihtiyacımızı dile getirmiştik. Kur ân tilaveti ve namaz evlerin nûr ile dolmasına en güzel vesilelerdir.

Çocuğu namaza alıştırmak için ayrıca gayret ve sabır gerekebilir. Anne, baba bu sabrı ve sebatı göstermeye hazır olmalıdır.

Rabbimizin Rasûlü ne, onun şahsında hepimize hitap ettiği şu emr-i celîline dikkat ediniz ve taşıdığı mânâ derinliği üzerinde iyi düşününüz:

   “Âilene namazı emret; kendin de bütün titizliğinle onu edâya sabret.” (Tâhâ 20/ 132)

Âyet-i kerîmeyi tek cümle içinde ancak bu kadar meâllendirebiliyoruz. Ancak âyette geçen “ıstabir” kelimesi üzerinde birkaç cümle ile de olsa durmak zorunda olduğumuzu biliyoruz.

Bu kelime, sabır ile aynı kökten olsa bile dilimizde sadece “sabret” diye ifade edilemez. Onun için başına “bütün titizliğinle” ifadesini yerleştirdik. Bunun da yeterli olduğunu zannetmiyoruz. Çünkü “ıstıbar” kelimesi, İbn Atâ nın da işaret ettiği gibi sabır çeşitlerinin en şiddetlisi, en ağırı, en fazla mücadele isteyenidir.[6] Sadece dişini sıkıp bir, iki kereliğine sabır değildir. Devamlı mücadele vererek hedefi gerçekleştirmek için sabır ve sebat göstermek, bıkmamak, yılmamak demektir. Yapılan ve devam edilen işin ehemmiyetine inanarak, azmi elden bırakmadan üzerine çalışmak demektir.

Dolayısıyla âyet-i kerîmede bize emredilen sadece ailemize namaz kılmayı öğretmek veya emretmek değildir. Önce kendimizin en güzel şekilde etmemiz, âilemize örnek olmamızı ve onların da namazı ikamesi için mücadele vermemizi emrediyor.

Bu ayet-i kerîmenin indirilişinden sonra Allah Rasûlü nün(sav) her sabah damadı Hz. Ali ile kızı Fatıma nın kapısına varıp onları namaza kaldırdığı, “-Namaz!” diyerek onlara seslendiği nakledilir.[7] Hz. Ömer in de ev halkını gece namazı için kaldırdığı kaynaklarımızda yer alır.[8]

Yaşanan hayatın içinde ifade etmeye çalışırsak; sabahın seher vaktinde, uykuların en tatlı olduğu devrelerde namaz için kalkmamız, günü erken ve bereketli vaktinde hayata ibadetle başlamamız, âile fertlerimizi kaldırmamız, üşengeçlik gösteriyorlarsa onları uyandırmanın ve namazlarını edâ ettirmenin hoş, güzel üsluplarını bulmamız, uykunun ağırlığına, nefsin karşı koyuşuna, onların ihmallerine hep göğüs gerip sabretmemiz, onlar arzu edilen şuuru yakalayıncaya, namaza kalkmaya alışıncaya, beden saatleri ibadete göre şekilleninceye kadar bu sabr ve sebatı sürdürmeye devam etmemiz emrediliyor. Diğer namazlarda da bu mücadelenin benzerini sergilememiz, her durumda hem kendimiz, hem de âilemiz için azmimizi, şevkimizi, gayretimizi yitirmememiz isteniyor.

Namaz, sadece hataları temizlemez, insanı da yüceltir, ona iman safiyeti verir, duygularını berraklaştırır, ahlâkını güzelleştirir, çirkinliklere düşmesine engel olur.

Zikr-i Hakîm’de şöyle buyurulur:

   “Kitaptan sana vahyedileni oku. Namazı hakkıyla edâ et. Şüphesiz namaz, fuhşiyattan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikr ne büyüktür. Allah yaptıklarınızı her yönüyle bilir.” (Ankebût Sûresi, 29/ 45)

Namaz iman nûru ile dalâlet karanlığı arasındaki perdedir.[9] Namaz mü’minin mirâcıdır.

Allah Rasûlü’nün küçük yaşlardan itibaren çocuklara ibadet ve mescid sevgisi aşılanmasını arzu ettiği, hem sözlü, hem de fiili hadislerinden açık ve net olarak anlaşılmaktadır. Onları mescide getirişi, mescide gelişlerinde hoş karşılaması, onlara yakın ilgi gösterişi, yedi yaşına gelen ve artık tam bir eğitim devresine giren çocuklara namaz kılmalarının emredilmesini istemesi bunun misallerindendir.

Nitekim bilinen ve günümüzün özenti ve zayıflıkları sebebiyle sıkça tartışılır hale getirilen bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü(sav) şöyle buyurur:

    “Yedi yaşına geldiklerinizde çocuklarınıza namazı emredin. On yaşına geldiklerinde gerekirse dövün ve yataklarını birbirinden ayırın.” [10]

Yedi yaşına gelen bir çocuk, önceden de zikredildiği gibi normal şartlarda eğitim ve öğretim için en uygun çağdadır. Bu yaştan on yaşına kadar çocuğa namaz öğretilmesi ve namaz kılmaya alıştırılması için üç yıl vardır. Gayret eden bir anne-baba için üç yıl çocuğa sevdirerek namaz öğretmek ve onu namaza alıştırmak için basite alınamayacak bir zaman dilimidir. Bu yıllar çocuğun alışkanlıklarının oturmaya, iradesinin giderek güçlenmeye başladığı devredir. Ergenlik, dolayısıyla mükellef olma yaşı giderek yaklaşmakta, fizîkî gelişme de hızlanmaktadır. Artık namaz konusunda kaybedilecek zaman yoktur. Namaz kılmamakta direnen, gevşek davranan veya ihmal eden çocuğa artık küçük yaşlardaki kadar hoşgörülü davranılamaz. Çocuk bu konuda ebeveyninin kararlılığını hissetmeli, kendisine sayısız nimetler bahşeden Rabbine ibadette kusur göstermemelidir. Çocuğunun bu gününü, yarınını, ebedî hayatını düşünen anne-baba bu konuda ihmalkâr olmamalıdır.

Yemesi, içmesi, okuması, hak ve hukuka riâyeti nasıl son derece önemli ise bu da en az onlar kadar önemlidir. Hatta buna dikkat etmeyenin, diğer vazifelerinde de ihmalkâr davranacağı, kusur göstereceği açıktır.

Biz çocuğumuza hayatın gerçeklerini anlatmaz, ona hayata atılmadan önce doğru ve yanlışları, olabilecekleri ve olamayacakları öğretmezsek hayatın bunları ona daha acı öğreteceği kesindir. İşte o zaman biz çocuğumuza zulmetmiş, insafsızlık etmiş oluruz. Biz ona Rabbine ibadet şuurunu aşılamaz, dolayısıyla onun ebedî hayatını karartırsak işte o zaman merhametsizlik, düşüncesizlik ve kötülük etmiş oluruz.

Rabbimizin; “Ey iman edenler kendinizi ve âilenizi Cehennem ateşinden koruyun,” (Tahrim, 66/ 6) buyruğunu unutmayınız.

Kendimizi ve âilemizi ateşten korumak istiyorsak gerçek şefkat ve merhametin ne olduğunu idrak etmeliyiz.

Oruç

Oruç da namaz gibi bedenî ibadetlerdendir. Namazla birleşince daha da mânevî bir atmosferin insanı kuşatmasına ve farklı güzelliklerin yaşanmasına vesile olur. Ramazan ayında manevî duyguların daha farklı boyutlarda yaşandığı bilinen bir gerçektir.

Oruçta nefse, iştihalara ve şehvete hükmetme dirayeti, muhtacın halini hissetme hikmeti daha açıktır. Onda insan oğlunun bir lokma yiyeceğe, bir yudum içeceğe bile muhtaç olduğu, insanın güç ve kudreti, makam ve mevkisi ne olursa olsun bunlarsız edemeyeceği, acizliği, Rezzâk olan Allah a muhtaciyeti, bütün bu gerçekler zihne nakledilişi vardır.

Bir hadis-i kudsîde orucun farkı şöyle zikredilir: “Ademoğlunun her hayırlı ameli katlanarak mükâfât alır. İyilikler on katından yediyüz katına kadar karşılık bulur.

Ancak oruç farklıdır. O bana aittir, onun mükâfâtını ben takdir edip vereceğim. Çünkü oruçlu mü min şehvetini, iştahının çektiklerini, yiyeceğini benim için terkeder.

Oruçlu için iki sevinç anı vardır: Orucunu bitirip iftar ettiğinde yaşadığı sevinç anı ve Rabbiyle karşılaştığı o gündeki sevinçli anı.

Oruçlu bir insanın oruç sebebiyle ağzında meydana gelen koku, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.”[11]

Oruçta, Allah rızası için arzulara gem vurmak ve sabretmek vardır. Onda fakirin, muhtacın halini anlayış, açlık duygusunun nasıl bir duygu olduğunu tadış, aç uyumak zorunda kalan insanlara merhamette canlanış vardır. Nitekim Ramazan ayında bunun gönüllerde bıraktığı tesiri, insanlarda canlanan iyilik yapma, infakta bulunma arzularını daha açık ve net bir şekilde görüyor, hissediyoruz.

Çocuğun oruca alışmasında hem iradesini güçlendirme, nefse hakimiyetini artırma, hem de açlığa susuzluğa katlanmanın, bu nimetleri bize bahşeden Rabbimiz uğruna olduğu şuurunu elde etme vardır.

Bunlara ek olarak sonraki yıllarda yâd edeceği, kendisi gibi oruca başlayan, alışmaya çalışan çocuklarına, torunlarına veya yakınlarına aktaracağı tatlı hatıraları vardır. İftar saatini iple çekişler, iyice acıkınca mutfağa girip çıkarak annenin iftar için neler hazırladığını gözden geçirişler, onları nasıl yiyeceğini hayal edişler, canının çektiği şeyleri dile getirişler, bazen oruçlu olduğunu unutuşlar, bakkaldan iftar için ekmek alıp gelirken farkında olmadan açlık duygusuyla ucundan koparıp yiyişler, Ramazan topunun atışını kapıda bekleyişler, anneye, babaya oruçla ilgili sorulan sorular ve daha neler neler.

Çocuklar büyüklerinden bu tür hatıraları dinlemekten, onların da çocuk olduğu günlerin varlığını, çocukça davranışlarının olduğunu duymaktan hoşlanırlar. Bu hatıraların paylaşılması büyüklerle küçükler arasında yakınlığın doğmasına vesîle olur.

Hatıralar yaşanmalıdır ki anlatılabilsin, paylaşılsın.

***   

     Hacc

Hacc ise çok farklı bir ibadettir. Masraflı ve meşakkatlidir. Tesiri de o derece güçlüdür. Küçük yaşlarda Beytulah a varmak, büyük neticelerin elde edilmesine vesile olacaktır…

Çocuk yaşlarında hacc ile ilgili bir hatırasını Sâib İbn Yezîd(ra) anlatıyor: “Babam beni Allah Rasûlü’yle birlikte yapılan Vedâ Haccına götürdü. Bu sırada yedi yaşlarındaydım.” [12]

Allah Rasûlü(sav) sadece bir kere hacc yapma imkanı bulmuştur. Mekke’nin fethinin ikinci yılında yapılan Vedâ Haccı onun ilk ve son haccı olmuştur. Bu haccı sırasında kafilesinde çocuklar da bulunmuş, yaşadıkları hatıraları birer hazine gibi saklamış, sonraki nesillerle paylaşmışlardır. Bunlardan biri de yukarıda adı geçen Sâib’tir. O, her çocuğa nasip olmayan, gerçekten iftihar edilecek hatırasını sonraki yıllara taşıyanlardan biridir.

Bir başka hatırayı ergenlik çağlarına yaklaştığı günlerde hac kervanına katılan Abdullah İbn Abbas’tan(ra)dinliyoruz. O, kendisiyle ilgili olmayan farklı bir hadiseyi bizlere anlatıyor:

  “Hac yolculuğu sırasında Ravhâ denilen yerde Rasûlullah(sav) Eefendimiz bir kafileyle karşılaşmıştı. Bu kafilede bulunan bir kadın karşılaştıkları kişinin Allah Rasûlü(sav) olduğunu öğrenince, çocuğunu bineğinin üzerinde duran Rasûlullah’a doğru kaldırarak; -Bunun için de hac var mıdır? diye sordu.

     Rasûlullah(sav); “Evet, senin için de ecir vardır,” buyurdu [13]

Aynı hadiseyi Câbir İbn Abdullah(ra) farklı kelimelerle dile getirir: “Rasûlullah(sav) Efendimiz vedâ haccında, bineğinin üzerindeydi. Bir kadın küçük bir çocuğu Allah Rasûlü’ne doğru kaldırarak; -Bu haccedebilir mi? diye sordu. Efendimiz; -Evet, sen de ecir alırsın,  buyurdu. [14]

Allah Rasûlü’nün işaret ettiği “ecir alma”, ayrıca üzerinde durulmaya değer bir noktadır. Çocuklar yaşları küçük olsa da, yani henüz mükellef olmasalar da ibadet edebilirler. Onların ibadetlerine vesile olan, onlara ibadet için imkan hazırlayan, ibadet etme sevgisi aşılayan, çocukları ibadet etsin diye maddî, manevî külfetlere katlanan mü minler, bu samimiyetleri, bu davranışları, niyetleri ve gayretleri sebebiyle ecir alırlar.

Bu duyguyu taşıyan, yavrusuna namaz için abdest aldırmaya gayret eden, onların küçücük ellerini ve ayaklarını yıkayan, namaza dururken ellerini üst üste koyarak bağlayan, nasıl bağlanacağını gösteren, Ka‘be’yi tavaf ederken onu omuzlarında taşıyan, onlara Hacerü l- Esved e selâm verdiren anne-babaları görmek ne kadar gönle hoş görünüyor… Elbette ki bunun ecrini alacaklarına inanıyoruz.

Bu satırlar da o ümitle kaleme alınıyor.

    Yaş büyüdükçe irade güçlenir, şuur artar. Anne-baba ve büyüklerin de çocuğun yaşı büyüdükçe daha dikkatli olmaları, çocuklarının ibadetleri konusunda daha hassas davranmaya başlamaları gerekir. Çünkü mükellefiyet çağı yaklaşmaktadır. Lehte ve aleyhte her şeyin kayda geçtiği bu çağ gelmeden çocuğun ibadeti artık uurlu bir alışkanlık haline getirmesi gelmelidir.

__________________________________________________________________________

 [1] Sünen-i Ebu Davud, Salât (1/ 335). Hadis, isnadı hasen olan bir hadistir. (Camiu l-Usûl Fî Ahâdîsi r-Resûl 5/ 188).

 [2] Sahih-i Buharî, Mevâkîtü’s-Salât (4/ 157), Sahih-i Müslim, Mesâcid (1/ 462-463). 

 [3] Sahih-i Müslim, Mesâcid (1/ 463).

 [4] Sahih-i Buhârî, Salât (3/ 447), Sahih-i Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn ( 1/ 538-539).

 [5] Sahih-i Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn ( 1/ 539).

 [6] Tenvîru l-Ezhan min Tefsîr-i Ruhu l-Beyan (2/ 451).

 [7] El-Câmi li Ahkâmi l-Kur ân, Kurtubî (11/ 263).

 [8] El-Câmi li Ahkâmi l-Kur ân, Kurtubî (11/ 263).

 [9] Sahih-i Buharî, Bedü’l-Halk (12/ 271-272) ve Fedâil (14/ 5-6) Sahih-i Müslim, İman ( 1/ 146-147), Sünen-i Tirmizî, İman (5/ 13).

[10] Sünen-i Ebu Davûd, Salât (1/334, Hadis No: 495). Hadisin isnadı hasendir. (Câmiu l-Usûl Fî Ahâdîsi r-Resûl 5/ 187).

[11] Sahih-i Buhârî, Savm (9/ 29), Sahih-i Müslim, Sıyam ( 2/ 807).

[12] Sahih-i Buharî, Hac (8/ 404),Sünen-i Tirmizî, Hac (3/ 265?) “Hadis, hasen sahihtir,” der.

[13] Sahih-i Müslim, Hac (2/ 974), Sünen-i Ebu Davûd, Menasik (2/ 352-353).

[14] Sünen-i Tirmizî, Hac 83 (3/ 265). Hadis için “ğarîb” demiştir.