Bizi Doğru Yola İlet

 “(Ya Rabbi!) Bizleri doğru yola ilet. Nimet bahşettiklerinin yoluna.” (Fatiha sûresi, 6-7)  tercih

Günde en az kırk defa böyle dua etmemizi ister bizi yaratan, bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz. Kırk defa, dile kolay! Hayat bir yolculuktur nitekim. Yokluktan varlığa, doğumdan ölüme. Bu yolculukta yollar çeşitli… Ama doğru olanı sadece bir tane! O da iman etmek, zincirleri kırarak fani olan her şeyi terk edip Baki olanın gösterdiği “doğru yola” yönelmektir. Daha güzele, daha doğruya yapılan bir yolculuk bu.

Allah’ın değişmeyen yasalarından  (sünnetullah) biridir hicret. Varlıkların vücut bulmasında bunu bariz bir şekilde müşahede etmekteyiz. Mesela bitkinin meyveye durabilmesi için toprağı delip yerin altından üstüne çıkması, tohumun başka bir yere taşınarak ondan yeni bitkilerin neşet etmesi, insanın su ve topraktan yaratılarak madde âleminde var olması, beşeriyetten Allah’ın ruh üflemesi ile insanlığa geçişi birer hicretten başka nedir ki? Yeryüzündeki suyun buharlaşarak gökyüzüne çıkması, orada bulutları meydana getirerek rüzgâr ile sürüklenmesi ve sonra sağanak sağanak rahmet olarak tekrar yere inip hayat vermesi ve sonra tekrar tekrar…[1]

Kur’ân-ı Kerim’de “hicret” kelimesi geçmez. Ama hicret kelimesinin kökü olan “hecr”den türeyen çeşitli kelimelere otuz bir yerde rastlamaktayız. İsfehâni, eserinde bu fiili “İnsanın başkasından ayrılmasıdır.”[2] şeklinde tanımlamıştır. Kitabımız’dan da bu ayrılığın sadece bedenî olmayıp Allah’tan uzaklaştıran her şeyi kalp, akıl ve dil ile terk etmek olduğunu öğreniyoruz. İlk inzal olan sûrelerden Müzzemmil sûresinde: “Onların dediklerine sabret ve güzelce onlardan hicret et (ayrıl).”  (Müzzemmil 73/10) şeklinde buyrulmaktadır. 

Âyette iman etmenin onlardan ayrışmak olduğu vurgulanır. Tıpkı Resûlullah’ın şu hadisinde olduğu gibi: “Müşriklerle beraber oturmayın, onlara karışmayın; kim onlarla birlikte oturur veya onlara karışırsa onlar gibidir.”[3]

Müddessir sûresinde de benzer bir ifade ile müminler uyarılmış: “Pislikten hicret et.” (Müddessir 74/5) Allah Resûlü âyetlerden aldığı ilham ile “Hicret nedir?” sorusuna: “Kötülüğü terk etmendir.” cevabını verirken “Muhacir kimdir?” sorusunu ise “Hata ve günahları terk edendir.” şeklinde cevaplandırıyor.

Hicret, kelime-i tevhidin hayata yansımasıdır. Allah’ı her şeye tercih etmek; anayı, babayı, vatanı, malı, mülkü tüm kurulu düzenleri gözü arkada kalmadan terk edebilmektir. Hiçbir baskı ve zorlama olmadan hakikatin tohumunu, uzaklara taşımak için de hicret edilebilir.

Hicret, imanın imtihanıdır. İnsanın imanındaki sadakatin ve samimiyetin göstergesidir. Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde hicret, iman ve cihad etmek ile birlikte anılır. “Ve o imana erişen, hicret eden ve Allah yolunda elinden gelen her türlü çabayı gösteren kimselerle onlara kanat gerip yardım eden kimseler; işte onlardır gerçekten inananlar. Günahlarından bağışlanma ve çok kutlu bir rızık beklemektedir onları.” (Enfal 8/74)

Ve müminlere de hicret etmeyenleri dost tutmaması emredilirken yine hicretin iman etmek ile eş değerde olduğu ima edilir: “Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliler (dostlar) edinmeyin.” (Nisa 4/89)

Allah, hicret eden müminleri dünyada en güzel şekilde yerleştireceğini (Nahl 16/41), dönülecek yere tekrar döndüreceğini (Kasas 28/85), onların yeryüzünde tenha yollar ve bereketli hayatlar bulacağını (Nisa 4/100), en yüksek onur, rahmet ve hoşnutluk sahibi olacaklarını (Tevbe 9/20) ve belki de en önemlisi kötülüklerinin örtüleceğini (Âl-i İmran 3/195) müjdeler. Hz. Peygamberin ashâbı ile Medine’ye hicretinde bu bereketli sonuçların dünyada olanlarına şahitlik etmekteyiz. Medine’de yeni kardeşler ve medeni bir vatan edinmenin yanında, gizlenerek çıktıkları Mekke’ye, Müslüman olsun olmasın vicdan sahibi herkesin ayakta alkışladığı, birer fatih olarak dönmüşlerdir. Medine’ye hicret ile çorak topraklar artık suya kavuşmuştur. Ve oradan da öncelikle komşu beldeler olmak üzere tüm dünya bu rahmetten nasiplenmiştir. Bireysel hareket, devlete dönüşerek siyasi arenada söz sahibi olmuştur.

Bir başka rahmet: Amr bin Âs (ra), Resûlullah’a kendisinin günahlarının affedilmesi şartıyla beyat edeceğini söyleyince, Resûlullah’tan şu cevabı aldığını anlatmıştı: “Sen İslâm’ın kendisinden (yani kişi Müslüman olmadan) önce işlemiş olduğu günahları yok ettiğini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da aynı şekilde (bunlar yapılmadan önce) işlenmiş günahları silip süpürdüğünü bilmiyor muydun?”

Mustazaf olarak beldelerinde kalmaya devam edenlerin hesapları zor olacaktır. Onlara “Allah’ın arzı geniş değil miydi?” diye sorulacak. Ancak hicrete gerçekten güç yetiremeyenler ise bağışlanacak:

“Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: ‘Nerede idiniz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstazaflar) idik.’ (Melekler de:) ‘Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o! Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan müstazaflar olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) bulamayanlar başka. Umulur ki Allah bunları affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.” (Nisa 4/ 97-99)

Rivayet olunduğuna göre, bu âyet nazil olunca Resûlullah (sas) bu âyeti Mekke Müslümanlarına göndermiş. Cündüb bin Damre (ra) de oğullarına: “Beni bir şeye yükleyiniz. Çünkü ben ne güçsüzlerden, ne de yolu bilmeyenlerdenim. Allah’a yemin olsun, bu gece Mekke’de yatmam.” demişti. Oğulları da onu bir sedyeye koyup Medine’ye götürmek üzere taşıdılar. Çok yaşlı bir zat idi. Cündüb b. Damre Medine’ye gelirken yolda “Ten’im” denilen yerde öleceğini hissederek sağ elini sol elinin üzerine koymuş, “Allah’ım, şu Senin, şu da Resûlü’nün. Resûl’ün Sana ne ile biat ettiyse ben de öyle biat ediyorum.” demiş ve ruhunu teslim etmişti. Bu haber Hz. Peygamberin (sas) ashâbına ulaştığı zaman, “Medine’de vefat etseydi sevabı eksiksiz olurdu.” demişler. Bu hadise üzerine aşağıdaki âyet-i kerime nazil oldu.[4]Ve kim Allah için hicret ederse, yeryüzünde çok tenha yollar ve bereketli hayatlar bulacaktır, kim de kötülükten kaçarak Allah’a ve Peygamberine göç etmek uğruna evini terk eder ve sonra onu ölüm alırsa, onun mükâfatı da Allah katındadır. Çünkü Allah gerçekten çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.” (Nisa 4/100)

Demek ki önemli olan sonuca ulaşmak değil, bu yola girmek. Hedef, bayrağı alıp bir sonrakine devretmek… Gayret bizden, tevfik Allah’tan.

Hicret, tevhid mücadelesinde bulunan herkesin geçmek zorunda olduğu bir kapıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bahsi geçen peygamber kıssalarından da anlayacağımız üzere, Allah’ın dinini hâkim kılmak isteyenler, kurulu düzene çomak soktukları için şirkin muhafızları tarafından taşlanmış, dışlanmış, işkenceye tâbi tutulmuş, öldürülmüştür. İslâm üzere kalmak isteyenlerin bu zillete boyun eğmeleri düşünülemez. Zulmü engelleyemiyorsa zulmün kendisini engellemesine izin vermemek için güç toplanmalıdır. Hicret, bulunduğu beldede elinden gelen tüm gayreti sarf ettikten sonra toplumu şirkten temizleme, hakkı hâkim kılma mücadelesine müsait bir zemin arama girişimidir. Zafer için umutların kırılmadığının göstergesidir. Hukuki bir varlık haline gelerek zulmün karşısında bir taraf olmaktır. “Şüphesiz, sana Kur’an’ı farz kılan, seni dönülecek yere elbette döndürecektir.”  (Kasas 28/85)

Hz. Peygamber döneminde gerçekleştirilen iki hicretin de müşrikler tarafından engellenmek istenmesi hicretin bir kaçış olmadığının ispatıdır. Onlar, okun daha hızlı atılabilmesi için nasıl geriye doğru gerilmesi gerekiyorsa Müslümanların da hicret edip bağımsız bir güç haline gelerek karşılarına tekrar çıkacaklarının farkındalar.

Hicret eden her mümin, peygamberlerin yürüdüğü bu yolda onlara yoldaşlık eder.  Peygamber Efendimiz (sas) bir hadisinde: “Her kim dini uğruna bir yerden kaçarsa, gittiği bir karış yer de olsa cennete girmeye hak kazanır. Babası İbrahim’in ve peygamberi Muhammed’in yoldaşı olur.” buyurmaktadır.[5]

Kur’ân-ı Kerim’de kötülükten, şerden hicret etmek övüldüğü gibi Allah ve Kitabı’ndan hicret de yerilmektedir. Zira Hz. Peygamber hesap günü Kur’an’ı terk edenlerden şikâyetçi olacak: “Ya Rabbi,  kavmim bu Kur’an’ı terk (hicret)  edilmiş bıraktılar.” demiştir. (Furkan 42/30)

Hac ibadetinde de hicretin ruhunu görmek mümkün. Hicrette olduğu gibi hac da, gücü yeten her mümine farzdır. Hicretin piri, haccın da piri İbrahim (as) bize ömrümüzün neye dönük ve hicretin nereye olması gerektiğini gösterir. Hac, ömründe en az bir defa vatanını, sevdiklerini, alışkanlıklarını, işini, okulunu terk edip, ana vatanına, Mekke’ye hicret etmektir. Ve tüm hacı adayları ile ümmet şuuruna erebilmek için Arafat’ta toplanmak… Tüm evrendeki harekete katılarak Kâbe’yi tavaf etmek… “Orada apaçık nişaneler,  (ayrıca) İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmran 3/97)

Hicret dar kalıplardan, tutsak eden düşüncelerden kurtulup daha geniş düşünebilmeyi öğretir insana. Evrensel değerlere sahip olmanın,  değerlerini kaybetmeden her ortamda dimdik ayakta durabilmenin diğer adıdır hicret. Allah’ın her daim bizimle olduğunun farkında olmaktır. Allah’tan gelip dönüşümüzün O’na olduğu bilinciyle yaşamaktır. “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn.” (Bakara 2/156)

 



[1] Bakınız: Bakara sûresi, 28; Enam sûresi, 95-99; İbrahim sûresi, 32, Hac sûresi, 5.

[2] Râğıb el-İsfehâni,  Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’an,  h-c-r maddesi.

[3] Tirmizî, Siyer 42.

[4] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 582.

[5] Kurtubi, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 347.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.