Yârenime Name 20: el-Habîr

“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. O, yarattığını bilmez mi? O, Latiftir, Habîr’dir.” (67/ Mülk 13- 14)

Pek çok zaman geçse de senden aldığım haberin üzerinden, hep aynı huzurlu limanda, dertlerimle beni, cümlelerimden süzüp kucakladığını bildiğim can yarenim, merhaba.

Küçükken mahallemizde, yaşadığı evin penceresinden, tarağını, saatini, ceket, ayakkabı veya terliklerini fırlatan bir meczup vardı. Sadece bunlarla kalsa iyi. Sürahi, bardak, kavanoz hatta çaydanlık ve bazen kuru gıda paketlerini ve bir aileyi doyuracak erzakı da bulabilirdiniz evin önündeki yığında. Kış mevsiminde eldiven, kaşkol, şapka ve montlar havada uçuşurdu. Yaşlı annesi çıkar ‘lâ havle’ çeke çeke toplayıp bir sonraki fırlatma nöbetine kadar evladının akıl sağlığına kavuşması için dua ederdi. O zaman gülerdik çocuk halimizle. Şimdi ürküyorum etrafımdaki mecnunluğa. 

Dünya, faydalı eşyalarını atıp renkli ama işe yaramaz pırtıları toplayan o deliye benzedi iyiden iyiye. Sürekli haber tortulanıyor ortak hafızamızda: Şurada şu kadar…

Yürüyenler, koşanlar, coşup coşup taşkınlık yapanlar; bölenler, ölenler, ölüp de kıymeti bilinmeyenler; diğer yanda katıla katıla gülenler, neye güldüğünü bilmeyenler, doğduğuna doğacağına pişman edilenler…

Herkesin elinde bir makine kimisi hatta kamera, sürekli çekiyor, izliyor, izletiyor. Haberi olmayanı haberdar ediyor. Bir yığın yüz, bir yığın yaşam. Bu kadar bilgi kirliliği içinde ne doğru ne yanlış anlamak, anlasan da konuyla ilgili hükmetmek çoğunlukla mümkün olmuyor. Ölenlere acıyor, rahmet diliyor, kalanların kavgalarına bakınca, gidenler ‘bir gün gideceklerin’ acınacak haline bakıp acaba ne diyor, diye düşünüyorum.

Anlık, saniyelik parıltılar şeklinde dönüp duran gerçekler(!), sanki ayaklarına buz pateni geçirmiş, sınırları belirsiz bir pistte, tehlikeli şekilde bir oraya bir buraya çarpa çarpa, yakınlaşa uzaklaşa dansediyor.

Hayatın ve havadisin bu hızlı ve bence anormal akışına ayak uydurmakta zorlanıyorum yarenim. En çok da haberleşme ahlakımızı sorguluyorum.

Çok eskiden, insanların uzaklardaki sevdikleriyle iletişim için kullandıkları araç gereci düşünüyorum; zamanın ağır adımlarla yürüdüğü hatta emeklediği, henüz koşmayı

öğrenmediği günleri. Bir atlının çantasında, güvercinin boynunda, denize açılan nehirlerden birindeki şişenin içinde yolculuk eden emanetin, günlerce, haftalarca hatta bazen aylarca nasıl olup da eskimeden, yıpranmadan, özenle taşındığını, asıl önemlisi, haber dolu satırlar hedefine varınca, okuyan tarafından nasıl, yazıldığı ilk andaki heyecanın yaşandığını. Elin titremesine, gözün yaşarmasına şahit buğulu satırların, iki ayrı anda (hem de o kadar geniş fasılalı zamanda) o efsunu nasıl tekrar tekrar yarattığını merak ediyorum. Belki de yazan parmaklar artık toprak olmuşken, okuyan ama ölü bakışlara sahip gözlerin, o parmakların temasını hissetmişcesine, ba’s ü ba’de’l mevti yaşar gibi dirildiğini hayal ediyorum.

O günlerde çok ama çok uzakta bir savaş duyulunca aynı inanç mensupları arasında görünmez bir iletişim kurulduğuna, yaralı uzuvla sağlamın eş zamanlı sancıdığına, geceleri dua için kalkan ellerin yüze sürülürken savaş meydanındaki askerin terini ve kanını sildiğine inanıyorum. Şimdi her yer gözyaşı ve kan ama hiçbirine yetişememek, art arda gelen acı haberlere bazen güvenememek örseliyor ruhları. Kanıksanan acılar, haber bültenlerinin çay içerken meze gibi tüketilmesine, ekrandaki bağırış çağırışa ifadesiz gözlerle bakılmasına zemin hazırlıyor.

Geçmişe sürekli özlem duymakla ilgili değil bunlar. O zamanlar da yalan yanlış muhaberatlar vardı elbet. Aldığı bir acı haberle, anlamadan dinlemeden zihninde ihaneti kuranlar, ardından, koşup suçlu sandığını vuranlar, vurulanlar, Rabbin bilinmesine müsaade etmediği gaybı kurcalasa da hakikate vakıf olamayıp yeni cinayet sebepleri uyduranlar vardı. Bir padişah mektubuyla kellesi gidenler ya da başka bir mektubun iadesiyle hain başını yıllarca vücudunun üzerinde gezdirenler; hapsedilen masumlar, sahte haber yüzünden hepten zulme uğrayan mağdurlar olmuştu.

Tam bilgi sahibi olamadan işlenen günahlar, çoğunlukla günahsızların boynuna dolanan veballer, biliyorum ki ilk insandan kıyamete dek sürecek. Ama çağımdaki bu hızlı akış, bu kirlenmiş malumat kaynakları endişelendiriyor beni.

Minibüste, takside, gittiğim herhangi bir mecliste, alışverişte, evde, yolda, işte, sessize de alsam artık cebimde, kısacası yalnız kalamadığım her yerde ‘haber’ var. Dünyalar kurulup dünyalar yıkılıyor, bazen bir kaşık suda fırtına koparılıyor. Bazen hakikaten bir kaşık siyah su için neredeyse devletler birbirine giriyor. Liderler kükrüyor, halklar ürküyor.

Başım dönüyor, her şey önemini yitiriyor, yitiyor tüm önemliler... Boğuluyor bir sonraki haberin gürültülü telaşında en mühimler. Meselenin iç yüzünü anlayamadan tarih oluyor az evvelki taze havadis. Herkesin kişiliğine yerleşmiş gibi görünen bir gazeteci, bir muhabir, yarınki yazısını hazırlarken o an aldığı haberi farkına varmadan çöp kutusuna atıyor, dünkülerle birlikte. Hepsi ayrı renk cümbüşüyle parlayan bir yığın çöp. Hem şaşıyor yaptığını

fark ettiğinde hem gülüp geçiyor. Zira bir sonraki güne konu olacak havadise gebe yarını kurguluyor zihni, bugünü kaçırmayı göze alarak.

Bu delinin ellerini bağlamak, ‘Yeter dur, toplama, topladıysan unut, sus, aktarma bu göz alıcı ama kof, lüzumsuz malumatı!’ diyecek güç ne bende var ne bu halden hoşnut görünen diğer muhabirlerde.

Hepsinden uzaklaşıp bugüne ya da yarının muhtemel felaketine dair hiçbir şey öğrenmeden, henüz tellal eli değmemiş saf, temiz hayallerim, geleceğe dair doğru dürüst ideallerimle işime gücüme bakmak istiyorum. Senin her zamanki merhem uzatan elin ve yüreğinin işaretiyle yalnız Rabbime rağbet etmeye çalışıyorum. Ondan gelen eskimez, eskitilemez haberlere... Bazen başarıyor, bazen başaramıyorum. Bu mücadeleyi kazandığımı hissettiğim sükûnetli zamanlar, ibadet anları. Ezanı duyabilirsem bu kalabalıkta, her dakika yüksek tonajda haber dinleyenlerden uzaklaşabilirsem, o an başlıyor huzur mevsimi.

Camiye giriyorum. Namaz sonrası cemaat dağılırken gerçek dertler, haber saatine başlıyor: Mahallenin açları, açıkta kalanları; dulları, yetimleri; fakir ve muhtaçları konuşuluyor. Uzanabileceğim, tutabileceğim, dokunabileceğim şeylerden söz ediyor imam efendi. Hasta ziyaretinden, yarınki cenazeden, iflas eden … Bey’den konuşuyor cemaat. Diğer menfi haberlerden doğan kasvetin aksine içimde bir hafiflik. Kararlar alarak dönüyorum evime. Ertesi gün yapmaya azimli olduğum hakiki işleri gerçekleştirmeye vesile olan bütün dostların gözlerine gülerek bakıyorum.

Her zaman başaramıyorum dedim ya. Birkaç gün sürüyor etkisi salih niyetin ve amellerin, sonra uğultulu haber ağı tekrar sarıyor etrafımı. Gündüz koşuşturmacasında, hayat meşgalesinde kafası karışmış, mutsuz ama hep o huzur iklimine gözlerini dikmiş, özlemle bekliyorum kavuşmayı.

Yarenim, verdiği haberlere her demde güvendiğim, ahirete mi kalacak bugünlerimizin tefsiri? Kıyamet alameti gördüğüm bu garip akış nereye sürükleyecek bizi?

En doğru haber; bir gün gelip bütün bu çılgınlıkların son bulacağı, lüzumsuz malumat naklinin biteceği, sonsuzlukta, işlerin gerçek yüzünden haberdar olup kullarına da haber verecek olana kavuşacağımız haberi, öyle değil mi?

İşte o güne kadar delirmiş akan bu ırmakta sağlam duranlardan olabilmek niyetiyle, beni ve seni, O’na iman edenlerin cümlesini, yalnızca kendinden haberdar etmesini niyazla seni el-Habîr’e emanet ediyorum.

Yazar: