Seferimiz Kutlu Ola

 

İnsan yalın bir varlık olarak gelirdi dünyaya. Yalnız ve tek başına vereceği imtihanı yaşamak sorumluluğunda sürdürürdü hayatını hemcinsleri arasında. Birlikte gibiydi; ama tek başına başlar ve biterdi hayat denilen yolculuk yine tek başına. Sonra ebedi bir âlemin başlangıcında yaşadıklarının hesabını verecekti, yine yalnız olacaktı mahşeri kalabalıklar arasında.

Yalnız doğan, yalnız ölen ve yalnız verilecek bir hesabın baş aktörü olan insan, bu yalnızlığını paylaşmak ihtiyacındaydı. Kimi zaman dertlerini ve sırlarını paylaşır adına halvet denirdi; kimi zaman fikirlerini ve kaygılarını paylaşır adına sohbet denirdi. Çoğu zaman uzlet halinde, kendisiyle baş başa kalır, kendini dinler, Rabbiyle konuşur ve yalnızlıktan yine Rabbine sığınırdı.

İç Yürüyüşün Adı: Uzlet

Uzlet bir derinlikti, bir içe bakış, bir iç yürüyüştü. Uzlet, yalnız olmadığı bilincini, Yaratıcıyla kurulan yakınlık sayesinde kazanmanın bir ön adımıydı. İnziva ve itikâf boyutunda bir ibadet aşısıyla korurdu insanı, vesvese tehdidine ve her türlü şeytanî taarruza karşı.

Hayatın sığ akışından, monotonluktan ve kendi olmaktan uzaklaştıracak her tür tuzaktan uzlet sayesinde korunurdu insan. Nebevî bir yöntem olarak uzlet, kalabalıklar arasından sıyrılıp özüne dönmenin, fıtratta var olanı aramanın bir boyutuydu. Fiziki âlemde yaşanan metafizik bir yolculuktu. Peygamberce bir arayışa, bir iç hicrete koyulmadan kendini bulmak imkân dışıydı; zira Hira’ya çekilmeden, karanlık ortamları mesken edinmeden, aydınlık bir ufka ulaşılamazdı.

Her mü’minin bir Hira’sı olmalıydı.

Ne aradığını bilerek, bulduğunu anlayarak, kalben ve zihnen arınarak bir iç aydınlığa ulaşmak için Hiralarımız olmalıydı. Zamanı anlamlandıracak olan da, bu özel vakit ayırma şuuruydu.

Uzlet, yalnızlığı tercih değildi sadece, kalabalıkta kaybolmaya karşı bir duruştu. Bir yenilenme, durulma, bir rektefeye çekilmeydi. Bu geri çekilme, daha ileri atılmak için gerilmek demekti. Yılın birkaç haftasında, ayın birkaç gününde veya günün birkaç saatinde yaşanacak bu uzlet hali, hayatı yalın ve katıksız yaşamak için bir gıdalanmaydı; aç olan ruhunu ibadet ve zikirle doyurmaktı

Bir tefekkür imkânı için ortam oluşturmaktı uzlet.

“Bugün Allah için ne yaptın?” sorusunu Ömerce bir disiplin içerisinde her günün akşamında sormak ve muhasebeye çekmekti kendi nefsini. Yapılması gerekirken yapılmayan ya da yapılmaması gerekirken yapılanlar, hepsinin hesabı sorulmalıydı. Ölümden sonraki hesabın provası yapılırdı uzlette. Hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek ve ölmeden önce ölmek, ancak bu teyakkuz haliyle mümkün olabilirdi.

Kendinin sorgu meleği olmaktı, uzleti anlamlı kılan.

Tüm zamanların rabbi olan Allah’ın o gün için karşımıza çıkardığı fırsatları değerlendirmenin ölçümü yapılırdı. Şahit olunanlar karşısında verilen tepki, marufu kabul, münkeri ret, kılınan namaz, okunan Kur’an,  yapılan iyilik, uzatılan el, okşanan baş, yumulan göz, dökülen ter, dilde selam, yüzde tebessüm, ilişkilerdeki tavır ve denge… her biri bu tefekkür ikliminde gözden geçirilirdi.

Bin yıllık nafile ibadetten daha çok katkı sağlayacak ve imanı bileyleme imkânı bakımından geçirilecek bir saat; her günün arınma saati ya da günün zekâtı olmak bakımından ele alınmalı ve bir disiplin halinde programlanmalıydı.

 

Dost İle Hemhal Olmanın Adıydı Halvet

Bilinçli bir özel zaman tahsisi demek olan uzleti yaşayan insan, halvet ikliminde bir paylaşımı da yaşamalıydı. Hayatın yükünü tek başına taşımakta yetersiz kalan insan, bu yükü hafifletmek için bir dosta ihtiyaç duyardı. Hayırlı bir dost, hayatın sırrı ve sırların teminatıydı. Acılar, dertler onunla hafiflerdi. Varlığı huzur veren, muhabbetinden müebbet bir sevgi devşirilen dostlar eliyle, hakiki dost olan Mevlâ’nın(c.c) muhabbetine mülaki olunabilirdi.

Her Mü’minin bir Sevr’i olmalıydı.

Bir ikinci kişiyle hemhal olmalıydı gönül. Üçüncüleri Allah (c.c) olan bu birliktelikte; zorluklardan, sıkıntılardan, şeytanî tehdit ve taarruzlardan bunalan insana, dostun varlığı güven verir, onun “La tahzen!..” deyişi kalbe sekinet inmesine vesile olurdu. Dost hayatın fırtınalarından korunmak için bir liman olurdu.

Gerçek dostluğu nimetlerin en büyüğü saymak gerekti.

Sadakatin insana bakan yönüydü halvet. Sadıklarla beraber olmanın, kendi sadakatini muhafaza etmek olduğunu bilirdi Mü’min. Sadık olmak kadar sadık kalmanın da yolu bir sadık arkadaşla birlikte olmaktı.

Peki, kim olmalıydı bu arkadaş?

Mükemmeli arama yanlışlığına düşmeden, ahlakına ve takvasına güvenilen sadık ve salih insanları aramak esastı. Dertleri, zaafları ve sorunları paylaşıp beraberce çözümler bulma makamında hasbî birlikteliklere talip olmak hamlıktan olgunluğa erdirirdi.

En hayırlı arkadaşın nitelik şartlarını Efendimiz (s.a.s) açıklamıştı:

“Görüldüğünde Allah’ı hatırlatan, ibadetleriyle ahireti hatırlatan ve ilmiyle senin ilmini artırandır.” (İbn Mâce, Zuhd, 4, 4119)

Her haliyle Hakk’ın ve hakikatin şahidi olan dostlardı, sadık ve hayırlı olanlar. Onlarla geçirilen zamanın katma değeri yüksek olurdu. Hep hayır üretirlerdi çünkü. Evet, tüketen değil üreten bir ilişkiydi söz konusu olan. Hayalleriyle, söz ve fiilleriyle, onay ve retleriyle, istişareleriyle hayrın adresini gösteren ve hayatı anlamlandıran bir dosta sahip olmak korunmanın sigortasıydı.

Bulmak zor değildi böylesi dostları; ancak elbette bulmanın ön şartı biraz da olmaktı. Böyle olmaya niyetlenmeden hayırlı arkadaşları bulmak da zor olurdu. Yeri gelmişken söylenmeliydi o güzel söz:

“Onu aramakla bulamazsın; ama bulanlar arayanlardır.”

Salih insanlarla birliktelik, cennet nimetlerinden bir nimet olarak dünyada yaşanan bir güzellikti. Zira itmi’nana ermiş ve cennete girmeye hak kazanmış olan nefse verilen mükâfat “Gir salih kullarımın arasına, gir cennettime.”(Fecr 89/29-30) şeklinde olacaktı. Anlaşılan şu ki salih kullar arasında yer almak, cennete bir giriş vizesi olmaktaydı. Belli ki dünyada salih bir daire içerisinde yer almayanlar, ahirette cennete girmeye layık kıvamda olamayacaklardı.  İnsanın özellikle gençlikte en büyük bahtiyarlığı, hayırlı arkadaşlara ve güzel dostlara sahip olmasıydı. Anne babaların evlatları için yaptığı en güzel dua da: “Allah hayırlı insanlarla karşılaştırsın.” duasıydı.

İnsanı iyiliğe davet eden, kötülükten men eden, gündemi/söylemi hep hayır olan sadık dostlarının olması, kabul olmuş bir dua gibiydi. Onlar, koruyucu melekler gibi yanlış ve çirkin olandan korurlardı. Evet, dünyadaki en büyük nimet, böyle arkadaşlara sahip olmak ve onlarla birlikte bir derdi yaşamak, çoğaltmak ve yaygınlaştırmaktı.

 

İlim ve Zikir Meclisidir Sohbet Halkaları

Bir amacı olmalıydı Mü’min’in, topluma bakan yönüyle. İman etmek; bir dert, sevda ve dava ile yaşamaya talip olmak demekti. Bu dava, tek başına güdülecek bir dava değildi, birlikten güç alarak toplumu kuşatacak ve dönüştürecek nitelikte bir davaydı. Ortak bir havuza akmalıydı tüm fikirler. Aynı hedefe kilitlenmiş insanların sohbet meclisleri, birliğe güç katmalıydı.

Her mü’minin bir Daru’l-Erkam’ı olmalıydı.

Bir mektepti sohbet halkaları, ilim meclisiydi. Muhabbetten öte bir birliktelikti aslolan. Besmeleyle başlanan, bazen bir ayet, bazen bir hadisle taçlanan ya da gündeme dair Müslümanca bir bakışın dillendirildiği bir ortam, mektep olur ve yetiştirirdi Allah erlerini. Sultanu’l-Enbiyâ (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivayet edilmişti:                       “Ya âlim ol, ya öğrenen, ya dinleyen ol ya da bunları seven. Beşincisi olma, helak olursun!”(Dârimî, Sünen, İlim, 254)

Bir evde ya da mescitte fikirler demlenmeli; sohbetle dirilmeli ve diriltmeliydi gönülleri. Sohbetle sahabeleşmenin yolları aranmalıydı. Öğrenmeli, öğretmeli, dinlemeli, sevmeli ve birlikte yaşanacak amellerle kolektif bir enerjiye ve sinerjiye sahip olunmalıydı.

Böylesi meclisleri tebşir eden Rasûlullah Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştu:

“Bir topluluk, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında anar.” (Müslim, Zikr 38)

Bedenlerin değil sadece, ruhların cem olmasıyla inerdi sekinet, nurdan halkanın görünmez katılımcılarıyla birlikte. Bu Kur’an sofrasında yer alanlar, yücelerden daha yüce bir makamda anılmayı hak ederdi; zira anmak, anılmaya layık hale gelmek demekti.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştu:

“Bir topluluk Allah’ı anmak üzere toplanırsa, dağıldıklarında onlara: Günahlarınız bağışlanmış olarak kalkınız, denilir.”(Câmiü’s-Sağîr, 4/1465)

Sohbet iklimi bir zikir meclisiydi aynı zamanda. Allah’ın isminin anıldığı, zikrinin paylaşıldığı, meleklerin eşlik ettiği, görünenle görünmeyenin aynı iklimde buluştuğu manevi bir ortamdı.

Kur’an en büyük zikirdi, hatırlatmaydı. Ayetler okunduğu, anlaşıldığı ve yaşandığı; gönüller Kitapla ve Peygamberle buluştuğu oranda insan vicdanında saklı duran hakikatin sesini duyacaktı.

Zikir, anmaktı; gafletle unutuşun farkına varmaktı. Anmak aramaktı; aradıkça bulmak, buldukça aramaktı.

Zikir, unutmamak ve unutulmamaktı.

Zikir, bir arınmaydı; arınırken arıtmak,  arıtırken arınmaktı. Hem kâl hem haldi. Gönülde, dilde ve davranışta, daim O’nunla olmaktı.

Zikir, bir burhandı. Gönülde tasdik, dilde ikrar, amelde ispattı. Nefsin fısıltılarına dilce bir karşı koyuş ve gönül gözüyle hakikati kavrayıştı.

Zikir bir kalkandı; sapmalara, eğilmelere karşı koruyan bir kalkan. Gönülden dile, dilden gönle sürekli bir uyanıklıkla münker karşısında sağlam bir duruş ve Hakk yolunda sağlam bir yürüyüştü.

Zikir, ‘Ben’likten Biz olmaya yükselişti. Damla iken deryaya karışmak, evrensel bir koroya katılmaktı. Bütünden kopmadan, halkın içinde Hakk’ı yaşamaktı. ‘Halvet der encümen’ bunun bir ifadesiydi.

Mutluluk ve huzur ancak zikirle kazanılabilirdi, öyle buyurdu Rabbimiz:

“Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13/28)

En az haftada bir kez şarj olmalıydı boşalan gönüller.

Günahsız diller aranırdı bu meclislerde; karşılıklı dualara “âmin” diyen günahsız dillerle sunulan arzuhaller, kabul kapısını aralardı.

İman mayasıyla yoğrulan bu gönül harmanından nice lütuflar devşirilirdi.

Kulluk yolculuğundaki bu istasyonlar; insanı amaçsızlıktan kurtaracak, hayatın yükünü hafifletecek ve kulluk sorumluluğunu yerine getirme konusunda Allah’ın rızasına ulaştıracak duraklardı.

Ölünceye kadar kul olma niyetiyle yol aldığımız bir istikamette bu istasyonlara işaret eden dostlardan yoksun kalırsak eğer, boşluğu dolduran birileri mutlaka çıkar, kendimizden ve Rabbimizden uzaklaştıracak farklı mecralara bizi sürüklerdi Allah korusun.

Yol kadar, yolculuk kadar önemli olan, yolculukta bize rehberlik edecek olan yol arkadaşlarıydı. Ne güzel söylenmişti hani:

“Evvel refik, ba’det tarik.”

Önce yol arkadaşı lazım vesselam, sonra da yol.

 

 

Yazar: