Bir İç Kararması Olarak Günah

Günah bir iç yöneliş, bir sakınca, bir engel ve cezayı gerektiren bir suçtu. İlahî sınırların ihlâliydi günah; haddi aşmak ve hudûdullahı çiğnemekti.                                                              

Maruf olan bir ameli terk etme ve bir münkeri işleme eylemleriyle açığa çıkan bir zaafiyetti günah. Amele geçmezden evvel, aklımızı ve kalbimizi bir kuruntuyla meşgul eder; hayâ duygusundan, hesap endişesinden ve ihsan derecesindeki ilâhi murakabe hissinden yoksun kalmış isek, imanımızdan kaynaklanan bir iç sıkıntı bizi rahatsız edecek olsa da, günaha düşme tehlikesiyle yüz yüze gelirdik. Günah,  iç çöküşün, fıtrata aykırı düşmenin ve iman zaafiyetinin dışa vurumuydu. İlkin kalbin meyli ile hoş gözükür, sonra merak ve şehvet hisleriyle iradeyi alt eder, sonra da amele dönüşürdü. Geride kalan ise sadece bir pişmanlık ve bir ‘Âh!’  olurdu.                                                                              

“Âh keşke yapmasaydım!..” 

 Aslında bu hayıflanma dahi, imana bir delil sayılırdı; zira Rasûl-ü Ekrem (s.a.s)’in bir hadisinde zikrettiği gibi:

”Mü’min, günah işlediğinde kalbinde sıkıntı duyan, sevap işlediğinde ise kalbinde huzur duyan insandır.”

Kalbe sıkıntı veren bir şeydi günah; batan, yakan, titreten bir şey. Aslında vicdan dediğimiz, fıtratımızda daima hazır bulunan o iç ses, dinin yasakları bilinmese de bize haber verirdi yapılan işin çirkinliğini.

Günahsızlık gibi bir hâl, insan olmaya aykırı bir durumdu. Hiç günah işlemeyen bir insan olmazdı çünkü, peygamberler müstesna. İsmet sıfatına sahip olan, günah lekelerinden arındırılmış, süzülüp saf hale getirilmiş o mükemmel örneklerde dahi bir meyil olmuş ve bu zelle olarak geçmiş literatüre. Kontrol altına alınmış onlardaki meyil, öylece korunmuşlar ve günahlara karşı nasıl korunulacağının örnekliğini bize göstermişler.

Hz. Adem, dalından meyveyi kopardığında, Hz. Yunus balığın karnında aynı yakarışta bulunmuş: “Nefsimize zulmettik.” deyip çabucak toparlanmanın yolunu göstermişler. Öğrendik ki her günah, meyveyi dalından koparmakmış ya da karanlıklar içinde kalmak.

Efendimiz günde yüz defa istiğfar ile sığındığında Rabbine, günah ve tevbe duyarlığı ile yaşamayı öğretmiş bize.

Evet, günahsızlığa öykünmemeli insan. Zira O (s.a.s) buyurdu:

“Eğer siz hiç günah işlemeyen bir toplum olsaydınız Allah sizi helak eder, yerinize günah işleyip ardından tevbe eden bir toplum yaratırdı.”

Günah, var olmanın ve insan olmanın bir gereğiydi, eşya zıddıyla kaimdi çünkü. Sevap varsa günah da olacak; cennet cehennem, melek şeytan, iyi kötü, suç ve ceza...

Günahlarla biliniyor Rabbimizin isimlerinin pek çoğu. Rahîm, Gafûr, Gaffâr, Tevvâb, Settâr, Halîm, Kahhâr, Cebbâr, Müntakim… cellecelâlüh

Günahın fırsata dönüştürülmesi söz konusuydu. Günah sonrası toparlanmalar bir sıçrama eşiği olabilirdi, esfel-i safilinden eşref-i mahlukata yükseliş mümkündü. Olmasa ne derekeden ne dereceden haberimiz olacaktı.

İç içe yaşanacak bu hayat, değil mi ki mühlet verilmiş İblis’e, imtihanın sırrı olarak; günah ve tevbe dengesi kurulacak. Önemli olan, tevbeyle günahları ya da içimizdeki günaha olan meyli kontrol altında tutmaktı. Gerçek tevbe de günahın yönetilebilmesi değil miydi?

Her günahtan sonra, “Keşke yapmasaydım!” ile kendimizi kınamaya yol bulabilmişsek buna da şükretmek gerekirdi. Ancak her günah, Mü’min gönülde açılan bir gedikti ve şeytanî kuruntular bu gedikten girerek kalbi işgale yol bulurdu.

Alışkanlık, insanın öncelikle terk etmesi gereken zaafıydı. Salih amellere karşı olan ünsiyete/alışkanlığa dahi engel olmak gerekirdi ki bu hal, ibadetlerin ruhunu, özünü yitirmenin eşiğiydi. Bu da ancak tefekkür ve muhasebe ile aşılabilirdi. Hele bir de günaha alışılmış ise bu, büsbütün bir esaret ve tutku idi. Bu doğrultuda nefsin hoşuna giden şüpheli alandaki unsurlara karşı dahi muhalif olmak gerekirdi. Bu muhalefet de ancak takva ile kılı kırk yararcasına bir titizlikle ve edeple yapılabilirdi.

Günah, bir yönüyle insanın kendine taktığı bir kuyruktu. Arapçadaki “zenb/günah “ kelimesinin temel anlamı olan kuyruk kelimesi, işlendikçe insana takılan ve süreklilik kazandıkça uzayan ve sahibini açığa vuran bir karakterdeydi. Günahkâr biri, insanlara farklı bir yüz gösterse de ardındaki kuyruk (günahlar sebebiyle yayılan negatif enerji) onu ele verirdi. Zira içini is kaplamış olandan çevresine yayılacak olan da onun kokusu olurdu. Sûretsîretin aynasıydı ve insanın sîretinde ne varsa sûretine o yansırdı.

Ve günah ( fücur) yırtmaktı kalbin örtülerini. İman, hayâ, takva, merhamet gibi kalbi koruyan ve süsleyen örtüler günahla bir bir yırtılıyor ve kalbin bir anlamda çıplaklığı, günaha zemin hazırlıyordu. Hani Hz. Adem (a.s)’ın yasak meyveye el uzattığında örtüsünü yitirmesi gibi bir çıplaklıkla yüz yüze gelirdi insan ve işte bu yüzden takva elbisesi kalbin süsü olarak bizi korurdu.

Günahlarla arası açık olmalıydı Mü’minin. Her türden günaha karşı muhalif bir duruş sergilenmeliydi.

 Önce bakış açısında bunu gerçekleştirmek gerekiyordu; çünkü günahlara tavır koyabilmek ve hâyır diyebilmek; o günahın zihnimizde nasıl bir konuma sahip olduğuyla yakından ilgiliydi. Günah, küçük görülüyor, hafife alınıyorsa amele dönüşmesi an meselesiydi.

Yine Habîb-i Ekrem  (s.a.s):

“Mü’min, günâhını, altında oturduğu ve sanki her ân üzerine düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi, diye korkar durur. Fâcir/Münafık ise, günahını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” (Buhârî, Deavât, 4)buyurmakla, günahla insan arasındaki ilişkinin zihinsel algılayışın niteliği/netliği ile doğru orantılı olduğunu işaret etmekteydi.

Zihnî istikamet olmalıydı evvelâ, ilkeli olmalıydı Mü’min; zamana ve zemine göre, makama ve mevkiye göre değişmeyecek doğruları olmalıydı. Bunun için de aklı ve kalbi,Kur’ân ikliminde ve Rasûl örnekliğinde beslemek şarttı. Hakikat mesajını dinleme ya da okuma amelinden uzak düşmemek, ruhun gıdasını vermede gevşeklik göstermemek gerekiyordu ki günahlara karşı direnç yitirilmesin.

Büyük günahların işlenmesinden tutun da, küçük gibi görülen günahlara kadar; bir namazın geciktirilmesi/geçiştirilmesi, Kur’ân okumayı ihmal, salih amellerde ciddiyetsizlik, söz disiplininden uzaklaşmak, laubalilik, nemelazımcılık ya da her nevi sorumluluğu en iyi şekilde yapmayı terk etmek… imanî hassasiyetimizi zedeler ve bunun sonucu olarak da başka büyük günahlara yakınlaşma riski artardı. Bireysel plandaki bu duyarsızlıklar, sosyal alanda da kendini hissettirir ve dışa dönük halimizle sergileyeceğimiz her işte bereketsizlik ve verimsizlik görülürdü. Nitekim Müslümanların ekonomik, sosyal ve siyasi hayatlarında yaşadıkları krizler; iç dünyalarındaki işgalin bir uzantısı değil miydi?..

 “Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun için hayat darlığı vardır.”(Taha,124) buyuran Rabbimiz, hayatımızdaki tüm sıkıntıların kaynağının Kur’an’dan ve Allah’ı hatırlatan her şeyden yüz çevirme günahı olduğunu belirtiyordu.

Keza:“ Kişi, günahı sebebiyle rızıktan mahrum olur.” (İbnMace, Mukaddime 10) “Zina, fakirliği getirir.” (Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I/141)hadisleriyle de Efendimiz (s.a.s) ekonomik sıkıntılarımızın ya da geçim/hayat darlığının gerçek sebebinin, kendi günahlarımız olduğunu beyan ediyordu.

 “Hakk bela yazmaz kul azmadıkça” sözü gereğince başımıza gelen her çeşit bela/imtihan şüphesiz, kendi işlediğimiz günahların dünyadaki karşılığıydı.

 “İnsanın kendi elleriyle işledikleri sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı.”(Rûm, 41)emr-i ilâhîsi,  “Siz içinizde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplum hakkındaki hükmünü değiştirmez.”(Ra’d,11)fermanıyla birleştirildiğinde, dış sorunların çözümünün kalbimizde başlatılacak bir inkılâp ile olacağı gerçeği, kolaylıkla anlaşılabilirdi.

Bireysel ya da toplumsal tüm günahların kontrol altına alınıp amele dönüşmediği yürek coğrafyamızda, batılın karartan etkisi azalacak, hak ve hakikatin nurlu mesajı insanlığın kalbini yeniden aydınlatacaktır.

 

Yazar: